YAZA KAFA TUTAN SERGİLER

YENİ ÇIKANLAR –  Yazın gelişi sanat camiasında usulca güneyin kuytu tenhalıklarına doğru gözlerin dalmasına sebep olsa da İstanbul’da sanatseverlerin ilgisini diri tutabilecek birçok sergi açılışlarını yapmaya hazırlanıyor. Bu kapsamda birbirini bütünleyecek üç sergiden bahsetmeyi düşünüyorum: Yanık Saraylar (Pilot Galeri), Her Bir Ben (Martch Art Project) ve Karşının Taksisi (Üç Günlük Dünya).

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Bu üç serginin çevresinde dolaştığı birbirine bağlayan temanın kişilik olduğunu söylemek çok şaşırtıcı olmayacaktır. Asıl şaşırtıcı olan her gün yeniden ve yeniden inşa edilen mobilize kişilikler yaratabilme becerimizin yanında esasında ayırt edici bir niteliğimiz olarak kimliklerimizin benzerlikleridir.  Arzunun ve umudun ister yeni yıldızların keşfinde istenirse de toplumsal, siyasal ve duygusal birlikteliklerde formülleşebilmesi, esasında arzu ve duygunun beslenmediğine işaret ediyor. Bu bağlamda mobil kişilikler, esasında bu doymamış arzunun ve duygunun farklı alanlarda farklı boyutlarda doyurulmasının sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Dengeli beslenmenin göz ardı edildiği ama sürekli bastırılmış bir açlığın kriz olarak öne sürüldüğü kişiliklerle karşılaşıyoruz. Bu kişiliklerin, toplumsal alanlarda tekil kaldığını düşünürsek ortada bir sorundan bahsetmemiz zorlaşabilir. Ancak, toplum ve onun ideolojik aygıtları kendimizi dinlememize, kendimizi dinleyecek içedönüklüğümüze saldırıyor.

Pilot Galeri Yanık Saraylar (12.05-16.06.2018) sergisinde Hale Arslan, Can Küçük ve Gökhan Gökseven ile, Martch Art Project Firdevs Kayhan ve Mustafa Boğa küratörlüğünde Her Bir Ben / Every Me (25.05-29.06.2018) sergisinde Alice Kemp, Eva Wilkinson, Lena Heubusch, Yuichiro Kikuma, Matt Siwerski, Mustafa Boğa, Subash Thebe ve Stephanie Wong ile ve Üç Günlük Dünya Karşının Taksisi (25.05-01.06.2018) sergisinde Kerem Ağralı, Beyza Boynudelik, Aydın Büyüktaş, Mahmut Celayir, HORASAN, Burçin Erdi, Cihan Ferah, Gamze Zorlu, Görkem Dikel, Nur Gürel, Seydi  Murat Koç, Ekin Su  Koç, İpek Yeğinsu, Demet Yalçınkaya ve Günay Demir ile farklı bağlamlar ve kahramanlarla aslında kişisel ama aynı zamanda toplumsal kişiliklerin seyrini yansıtıyor.

Yanık Saraylar adı, sadık takipçileri için elbette akla Sevim Burak’ı (2012,25-39) getirecektir. Onun kitabıyla aynı taşıyan öyküsünü okuduğumuzda serginin sanatseverleri derin ve incelikli bir hüzün ile beklediği tahmin edilebilir.

“ “On yaşın anıları bunlar, MESELA YİRMİ YAŞIN ANILARI BAŞKADIR.”  Bu yaşta insan, KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ KEŞFETMEK İÇİN uğraşır. “[1]

Sevim Burak’ın tüm kitap boyunca ortaya koyduğu  ‘kendi düşüncelerini keşfetme’ eylemi aslında kişinin kendisini ve kendi benliğinin de keşfidir.  Bir keşiftir, çünkü kişi aslında hergün aynada, sohbetlerde ve mobil kişiliklerinde gördüğü, ölçülerini, düzenini ve işleyişini bildiği yüzün, bedenin varlığının farkındadır. Farkında olmadığı, onu bütünsel ve biricik kılan tanımlamalardır esasen.  Mevcutta olmayan bir düşünce veya yüz değildir keşfedilen, aksine, mevcutta olan ama bir kıymet atfedilmeyen, estetik bir bütünsellik duyulmayan keşfedilmektedir. Yanık Saraylar sergisinde sanatçıların yalın olarak üzerine eğildi temalardan biri bu bakımdan aslında kişinin kendisini keşfetmesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yanıklar, alevler, çatlaklar ve bütünlüğü bozulmuş nesneler asıl olarak yaşamın kabul edilebilir seyirde ilerlemediğine tanıklık etmektedir. Sergideki çalışmaları incelediğimizde günümüz Türkiye’nin yansımalarını görmek mümkünleşiyor. Geçmişin bugün adına yeniden yazılıyor olması, kişinin kimliği üzerindeki iradi gücün sakatlanmasına yorumlanabilir. Kişinin korkularının,  kaygılarının, travmalarının yorumladığı eserde okuyucunun buluştuğu tema ile Yanık Saraylar sergisinin sorunsalı ortaklaşıyor: İnsanın kırılma noktası neresiydi?

Yapımlarına milyar dolarlar harcanarak inşa edilen görkemli kuleler hemen yanında ansızın bitiveren alışveriş merkezleri kent dokusundan uzakta şehrin boşluklarını doldurmakla şehir planlamasının temel bilgilerinin zıddı şekilde eklemlenerek büyüyen şehirlerin ana aktörleri durumundadır. Kent içinde yaratılan siteler, kentsel dönüşüm alanları, şehrin tarihi semtleri esasında toplumsal ötekileştirmenin mekânsal yansımalarını sunuyor. Nostaljinin, geçmiş yaşantıya duyulan bir özlem olarak okuduğumuzda geçmişin kentsel, toplumsal ve kişisel belleklerden giderek siliniyor olması derin bir travmanın ipuçları veriyor.  Karşının Taksisi, bu bağlamda Yanık Saraylar’ın izleğini kent ölçeğinde gerçekleşen dönüşümün aynı zamanda hemşerilerin, yurttaşların, misafirlerin kenti kullanma ve kent üzerinden geliştirilen iletişim araçlarını, dilini ve derinliğini de dönüştürdüğünü belirtmektedir. Dünyada ve Türkiye’de artan muhafazakâr söylemin getirdiği mikro milliyetçiliğe karşın, ‘mahallelerimizden dünyaya gösterilecek güzel değerler yaratmayı ihmal ettiğimizi’ tartışıyor. İhmaller, toplumsal ve bireysel olarak giderek düşen insani ilişkilerin yerine teknolojik yardımlarla giderilmeye çalışılsa da insanın ‘her sabah tanımadığı bir şehre uyanır olmasını’ engellemiyor. Aynı şehirde yaşayan insanların gündelik yaşamlarında hemşerilik duygusunun çok uzağında birbirlerini görmeden sürdükleri yaşamları, sanatçılar, kabul edilmemiş sorumluluklar olarak değerlendiriyor. Kent mekânsal olarak değişiyor olabilir, asıl dönüşenin kentin önemli bileşeni olan insanın kişiliği olduğunu unutmamak gerekiyor.

Martch Art Project, Her Bir Ben sergisiyle kenti ve kent insanlarını birer imge olarak kullanan sanatçılarıyla sanatseverleri, ‘bilmedikleri bir kentte bir imgeden diğerine geçiş’ düşüncesini ve deneyimini aktarıyor. Her Bir Ben,  Mustafa Boğa’nın dünyanın farklı yerlerinden Adana’da konuk ettiği sanatçıları ‘Art Residence’ sürecinde ve sonrasında sanatçıların izlenimleri doğrultusunda üretilen işlerden oluşuyor. Mustafa Boğa küratörlüğünde daha önce Adana’da ve Londra’da gerçekleştirdiği sergi, Firdevs Kayhan’ın Martch Art Project mekânına özgün olarak yeniden yorumlayarak sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Kentsel mekânın bilinirliği kişinin davranışlarını, duygularını, kriz anlarındaki arayışlarını, sevincin boyutlarını etkilemektedir. Sanatçıların, tanımadıkları bir kültürde değişen davranış kalıpları, aynı zamanda, küresel boyutta önemli bir olgu haline gelen ‘yersiz yerleşikleri’ [2] anımsatmaktadır. Artık ister bilerek, isterse zorla, tehditle gerçekleşmiş olsun, kişi göç öncesinde tarif edilen kişi olmanın ötesindedir.  Mekânların, zamanların ve kişilerin dönüşümleri sanatçıların müdahaleleriyle kesintisiz bir akış içinde izleyicilere sunuluyor.

Bu üç serginin odağında duran modern insan, kent mekânı ve teknolojik araçlarla dönüşen iletişimi, çoklanan kimliklerin yüzeyselliğinde sunuyor. İnsanların, parçalanmış personalarını bir arada tutmak için geliştirdikleri stratejiler öz benliğin ontolojisini sorgulamaktadır. Ancak sırt sırta verildiğinde, insanlık sadeleşebilecektir.


[1] Sevim Burak, Yanık Saraylar, Yapı Kredi Yayınları, 2012

[2] Yersiz Yerleşikler; göçmenleri, mültecileri, sığınmacıları ve esasından doğup büyüdükleri coğrafyalarından sökülen tüm insanları, canlıları kapsayacak şekilde kullanılmaktadır.

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir