YAPAY ZEKA SONUMUZ MU OLACAK?

YENİ ÇIKANLAR – Alien: Covenant’ta meşhur yaratığımız doğuyor ve 2012 yılında Prometheus’la başlayan yeni seri, eski seriye bağlanıyor. Ridely Scott, Prometheus’la başladığı eski seriye derinlik katma arzusunu yine iyi bir senaryo ile bir üst noktaya taşıyor, Prometheus’ta kafamızı karıştıran soruları cevaplıyor ve Alien severleri memnun edecek bir filme imza atıyor.

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

Alien: Covenant, aynı Aliens’ta (1986) olduğu gibi bir kolonileştirme görevini konu ediniyor. Arıza sebebiyle erken uyanan mürettebat gitmeleri gereken gezegene nazaran yaşama daha elverişli olduğunu fark ettikleri başka bir gezegenden sinyal alınca rotalarını buraya çeviriyorlar. Mantar sporları şeklini almış patojenimiz gezegene inen ekipten iki kişiye bulaşıyor ve Prometheus’un son sahnesinde ortaya çıkana benzer yaratıklar taşıyıcılarından çıkıp ekibe saldırmaya başlıyor. Gezegene önceden gelmiş olan android David tarafından kurtarılan ekip üyeleri bu tehlikeli yaratıkların ne olduklarını anlamaya çalışırken bir yandan da kurtulmanın çaresini aramaya başlıyorlar.     

PROMETHEUS VE TANRIYI ARAYIŞ

Prometheus (2012), etkileyici açılış sahnesinde, “Mühendisler” (Engineers) olarak adlandırılan uzaylı ırkın – ki filmin ilerleyen bölümlerinde bu ırkın ilk Alien (1979) filmindeki uzay aracını kullanan uzaylılar olduğunu anlarız – içtiği gizemli sıvı ile DNA’sının parçalanıp suya düşen parçalarından gezegende yaşam başlatmasıyla seriye derinlik katan ilk hamlesini yapmıştı.

Eski seriden bildiğimiz ve yaratığı bulup incelemeyi kafaya takmış Weyland şirketinin Dünya üzerinde farklı medeniyetlere ait çizimlerde belli bir takım yıldızın işaret edildiğini ortaya çıkaran Elizabeth Shaw’un da aralarında bulunduğu bir ekibi, bu yıldız sisteminde bulunan yaşama elverişli gezegene yollamasını konu edinmişti. Shaw, bu medeniyetin Dünya’ya gelerek yaşamın temellerini atan uzaylılar olduğunu düşünmekteydi. Prometheus bu bakımdan aslında Dünya’daki yaşamı uzaylıların başlattığına dair kuramı temel alıyordu.

Film; Tanrı’nın varlığı, yaratım, yapay zeka gibi pek çok düşünceye felsefi yaklaşımlar sundu. Filmin en etkileyici sahnelerinden biri android David’in Charlie Holloway’e insanların onu neden yarattığını sorması üzerine aldığı “Çünkü yaratabiliyoruz.” cevabına karşılık “Peki siz yaratıcınızdan aynı cevabı alırsanız nasıl hissedeceksiniz?” demesiydi. Elizabeth Shaw ve Weyland şirketinin kurucusu Peter Weyland yaratıcı ile tanışmak ve iki farklı soruya cevap bulmak peşindeydiler.  

İNSAN TANRI’DAN NE İSTER?

Promotheus (2012), insanın Tanrı’dan ne isteyebileceği konusunda iki farklı bakış açısına yer veriyordu. Bunlardan biri Elizabeth Shaw’un aradığı hayata anlam verme, ne için yaratıldığı, hayatının bir amacı olup olmadığı gibi sorulara bir cevap bulma umuduyken; diğer yanda ölmek üzere olan Peter Weyland’ın ölümsüzlüğü arama, yaratıcı tarafından kurtarılma umudu ya da belki bir anlamda Tanrısallaşma isteğiydi. Bu isteğin dinsel metinlerde (Adem ve Havva’nın Cennet’ten kovulması.) olduğu gibi Tanrı’nın gazabına uğramaya sebep olabileceğini Prometheus’un sonunda gördük.

Prometheus mitinden hareketle diyebiliriz ki insanlığa ateşi, ışığı, bilgiyi bahşetme nasıl beraberinde bir laneti getirdiyse, Prometheus filmi de kahramanlarımız son anda engel olmasa neredeyse Dünya’nın ve Dünya üzerindeki tüm yaşamın yok oluşuna neden olacak bir eylemi tetiklemişti. Mitolojik Prometheus karakterinin bir anlamda semavi dinlerdeki Şeytan (Lucifer: ışığı getiren) ile, Şeytan’ın da kötülükle özdeşleştirilmesi de bu bakımdan anlamlı. Alien: Covenant (2017) açılış sahnesinde Peter Weyland’ın ölümsüzlük arzusunu tekrar pekiştirirken, yapay zekaya sahip android David üzerinden modern bir Tanrı yaratma ve insandan çok, bu yeni Tanrı’nın ne istediği fikrine doğru evriliyor.    

ESKİ SERİYE GÖNDERMELER

Sigourney Weaver’ın canlandırdığı Ellen Ripley karakteri kadın kahramanların en ünlülerinden biridir. Prometheus ve Alien: Covenant da bu özelliği bozmadan Elizabeth Shaw ve Daniels karakterleri ile yollarına devam ediyor. Aynı şekilde ekipte mutlaka yer alan adroidler (Alien’daki Ash ve Aliens’taki Bishop) David ve Walter de yine mevcut. Alien: Covenant, Prometheus’la oluşan gizemleri açıklarken bir yandan eski seriye de göndermeler yapıyor. Bunlardan biri Daniels’ın gemiye çıkan yaratığı Aliens’taki gibi bir robot el (vinç) kullanarak yok etmesi, bir diğerini yine eski filmlerde olduğu gibi yaratığın uzay boşluğuna yollaması ve hem Alien serisinden hem de 90’ların bilimkurgularından özlediğimiz tam film bitti artık derken başka bir şey olması (gemide bir yaratığın daha ortaya çıkması) izleyiciyi oldukça tatmin ediyor. Ayrıca Alien: Covenant’ta eski seriden hatırlayacağımız geminin yapay zeka “Anne”si (Mother) de yer alıyor.   

*Filmi izlemediyseniz aşağıdaki bölümlerde spoiler’larla karşılaşabilirsiniz!   

ALIEN: COVENANT İYİ BİR DEVAM FİLMİ

Alien: Covenant, senaryosu iyi yazılmış, Dante’nin “İlahi Komedya”sından tutun, Shelley’nin “Ozymandias” şiirine kadar pek çok edebi esere atıf yapan iyi bir devam filmi. Mesela Terminator Genysis gibi bir fiyasko değil. Film, Peter Weyland ile David’in ilk yaratıldığı zamandaki konuşmasıyla açılıyor. Weyland, David’e nasıl hissettiğini soruyor ve David “Canlı.” diye yanıtlıyor. Duvarda asılı Piero della Francesca’nın “İsa’nın Doğuşu” tablosundan tutun, Weyland’ın David’den çalmasını istediği Wagner’in “Tanrıların Cennete Girişi” parçası ve David’e adını veren Michelangelo’nun David (Davut) heykeli (Güzellik ve mükemmelliğin simgesidir.) filmin ne kadar göndermelerle dolu bir senaryosu olduğuna işaret ediyor. Bu arada tüm bunlar yukarıda değindiğim yeni ve mükemmel Tanrı’nın doğuşunu da ima ediyor. Ölümsüz olan David kendini, ölümlü olan Weyland’dan daha üstün görüyor ama yine de Prometheus’tan da bildiğimiz üzere babasına karşı görevini yerine getiriyor ve ona hizmet ediyor.

Psikanalitik bir yaklaşımla belki de babanın ölümünün David’in içindeki özgür irade ve yaratma isteğini serbest bıraktığını söyleyebiliriz. Kendi yaratıcısının yaratıcısını yani mühendisleri de öldüren David’in Tanrısallaşma bakımından hiçbir engeli kalmıyor. Alien: Covenat’ın ilerleyen sahnelerinde anlıyoruz ki Elizabeth Shaw ile mühendislerin gezegenine gelen David, gemideki gizemli maddeyi gezegene salarak tüm yaşamı yok etmiş yani Prometheus’ta söylediği gibi “Bazen yaratmak için önce yok etmek gerekir.” düşüncesini gerçekleştirmiş ve dahası yaratık üzerinde deneyler yaparak sonunda Alien (1979) filminde karşımıza çıkan yaratığımızı, yani mükemmel yaratığı yaratmış.

Böylece Prometheus’ta ve Alien: Covenant’ın başında farklı maruz kalma şekillerine farklı tepkiler veren maddenin bu tutarsız gibi görülen durumuna da açıklık getirilmiş oluyor. Filmin bu kısmı yani bir konak (host) görünce açılan yumurtalar, yüze yapışan xenomorph ve daha sonra göğüs kafesini parçalayarak doğan yaratığımızla karşılaşmak Prometheus’un son sahnesine nazaran Star Wars: 3. Bölüm’de Darth Vader’ın doğuşu kadar etkileyici.  

YAPAY ZEKÂ SONUMUZ MU OLACAK?

Alien: Covenant’ın aslında yaratıktan çok yapay zekanın tehlikeleri konusunu işlediğini söyleyebiliriz. Bu açıdan belki de Aliens filminin yönetmeni Terminator’ın yaratıcısı James Cameron’a selam çakıldığı söylenebilir. Prometheus’ta David, insansılığı, arzuları, iğneleyici sözleri ve sinsi davranışları ile dikkat çekiyordu. Bunları Peter Weyland’ın isteği üzerine yaptığını sanırken belki de yanılıyormuşuz. Hatta Weyland’ın bazı sözlerine kırıldığı yüz ifadesinden bile belli oluyordu. Dikkat çeken bir başka konu yine Michael Fassbender tarafından canlandırılan David’in bir üst modeli Walter’ın daha itaatkâr olarak şekilde güncellenmesi ve iyi ikiz, kötü ikiz kavramlarına referans verilmesi. Alien: Covenant’ın sonunda işler tamamen değişiyor. Gemide, uyku durumundaki mürettebatın arasında Cennet’te gezen Tanrı gibi kendinden emin yürüyen David’in ağzından çıkardığı iki xenomorph’u insan embriyolarının yanına koyması ve Anne ile konuşarak geminin kontrolünü ele alması, insanın kendinden üstün yaratımı olan yapay zeka robotlar sonumuzu mu getirecek fikrini pekiştiriyor.  

Arda Kıpçak hakkında

1986 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, lise ve üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. 2004 yılında Hukuk Fakültesine başlayıp, 2010 yılında İstanbul Barosu'na avukat olarak kaydoldu. 2011 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa başladı ve J. D. Salinger’ın eserlerini psikanalitik açıdan incelediği bir tez yazdı. 2013 yılından bu yana İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında doktora yapmaktadır. Kitapçı, Kurşun Kalem, Libido, Düşünbil, 221B, Masa, Vapur ve Varlık dergilerinde öykü ve makaleleri yayımlanmıştır.

Arda Kıpçak tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir