TİNSEL KUŞATMANIN SEYRİNE DAİR

YENİ ÇIKANLAR – Kare Art Gallery, Rafet Arslan’ın küratörlüğünde gerçekleşen Tinsel Kuşatma kolektif sergisine ev sahipliği yapıyor. Alper T. İnce, Betül Bolat, Canavar, Dilara Göl, Ece Nada, Elif Varol Ergen, Gökhan Çiçek, Gümüş Özdeş, İsmet Doğan, OnstOn, Sadık Arı, Zeynep Beler serginin sanatçılarıdır. Sergi 22 Aralık tarihine kadar sanatseverlerin katılımına açık.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Sergi hem felsefe alanının hem de sanat dünyanın zor kavramlarından, çevirilerde ortaklaşmanın dahi henüz gerçekleşmediği olgularından birine eğilmektedir: Tin. Tin’in öncelikle Türkçe serüvenine baktığımızda Dil Devrimi döneminde sadeleşme ve arı Türkçe politikasının bir ürünü olarak Divanu Lugati-t Türk’ten(1) aktarılarak kullanıma sokulmuştur.(2) Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tinin Görüngübilimi(3) (1806) kendi felsefesinin izlerini takip etmek isteyenler için ilk kitaptır. Tin’in etimolojik ifadelerine bakıldığında Almancada, İngilizcede ve Türkçede yakın anlamlara geldiğini görmek mümkün. Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nin orijinali Phanomenologie des Geistes başlığını taşır ve geist Almanca’da zihin, zekâ ve ruh anlamlarını içerir. Unutulan diğer anlamı ise ‘hayalettir’. Geist ile İngilizce’deki ghost/gast arasındaki anlamsal yakınlık fonetik bağlamda da devam ediyor. Ghost/gast kadim İngilizce de ‘yaşamın kaynağı olan ruh’ olarak çevriliyor.(4)

Elbette sözün evrimi insanlığın evrimidir. ‘Yaşamın kanyağı olan ruhun’ kuşatma altında olduğuna dönük iddiası için ilkin Tinsel Kuşatma’nın tanıtım bültenine bakmakta fayda var.(5)

“Özellikle çağdaş sanatın yaşadığımız çağın git gide kararan, ağır gündemiyle topu sürekli taca attığını; soyuta ve dekoratif olana yaslandığını bir dönem de, tinsel olana geri dönmek için önce et’e çıplak bakmak, bedeni yeniden tartışmaya açmak önemli. Figür olan ve olmayan, etin bedenleşmesi, bedenin iktidarlaşması, tenin tini yiyişi bu tartışmanın menzilindedir. Teknoloji uzam ve sanal yaşamla iç içe geçmiş gündelik yaşamlarımızla, şimdi “etin fenomenolojisini” ameliyat masasına yatırma ve simülasyon evresinde “et imgesine” minör bir bakış atma vakti. 

Ya da “Hayaletin Eti” üzerine yeniden ve yeniden düşünmenin…”

Özellikle Türkiye’deki Çağdaş Sanatın yoğun olarak eleştirelliğini güncel olgular, sorunlar ve kavramlar üzerinden değil de ‘kategorik olarak kabul görmüş’, düşünsel olarak çeviri boyutunda kalan, yöntemsel olarak da kemikleşmiş kavram, düşün ve eylem repertuarlarını kullanarak sürdürmeye çalışmaktadır. Ne yazık ki bu eleştiri biçimi esasında sürdürülebilir olmaktan öte günceli yakalamanın çok uzağındadır.  Bu betimleme elbette çok geniş ve kalabalık bir kitleye sahip sanat camiası için acımasız gelse de Contemporary İstanbul buluşması sanatın çağdaş eleştirideki eylemliliğine dönük yanıtlardan biri olarak aklımızın bir yerinde durmaktadır. Bu bağlamda ‘(…) topun sürekli taca (…) atıldığı iddiası kısmen de olsa geçerli olmakla birlikte, ‘tinsel olana geri dönmek’ bir o kadar muğlâk olarak yerinde durmaktadır. Tinsel olanın muğlâk ifadesi, esasında ilk cümledeki potansiyelin serginin geneline yayılmasını da zayıflatıyor. Dekoratif bir nesne olmaktan çıkmak isteyen sanat yapıtının, tinsel bir kuşatma altında olduğunu kabul edersek, sanat yapıtının var oluşunu devam ettirmek için hangi yaşamsal stratejiyi kullanacak sorusuna serginin bütünde  ortaklaşarak bir yanıt verebildiğini söylemek zor.

Genel olarak evden çıktığımızda en son karşılaştığımız nesne olan ayna Betül Bolat’ın ‘bir Sabah…’ adlı yapıtında İsmet Doğan’ın ‘ET’ çalışmasıyla birlikte sanatseverleri sergide ilk karşılayanlardandır. Et olmayan bir nesneyi ‘ET’ olarak tariflemek ve sanatseverlerin kendi bedenlerini yazılı bir alan olarak görmek zorunda kaldıkları bu eserlerde ‘tin’ esas olarak bedenin kendisince kuşatılmış haldedir. Gökhan Çiçek, ‘Derin Bağlılık’ ve ‘Beni görebiliyor musun?’ ve Gümüş Özdeş ‘Patoloji 1’ ve ‘Patoloji 2’  yapıtlarıyla beden politikasına dair sahip oldukları sorunsalların ipuçlarını veriyorlar. Çiçek yapıtlarında şişman ve yaşlı bir bedeni sırt kompozisyonlarında görselleştirerek görünür kılmaktadır. Özdeş ise bedene dönük cerrahi müdahaleleri konu edinerek modern çağda beden formunun ‘dönüştürülebilirliğine’ yaptığı katkı, sanatseverleri, bedenin kavrayışına dair Çiçek’in yanı sıra Sadık Arı’nın ‘İsimsiz 2’, Alper T. İnce’nin ‘Hubris’ yapıtlarıyla iletişim halinde olmaya zorlamaktadır.  Yapıtların birbiriyle otistik iletişimini yıkan elbette ki sanatseverin kendisidir. Galeride yakın duvarlarda sergilenen bu yapıtlar en nihayetinde tinsel kuşatmanın kendisinden öte bedensel formun biçimlerine dönük farklılıklarıyla birbirini görünür kılmaktadır. Kaosun varlığında, bedenin politik tavrın nesnesi olması yatmaktadır. Bedenin politik bir aktör olması genel olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında etkili olmaya başlayan feminist hareketlerle ilişkilendirilse de bireyin/yurttaşın/cemaatin görünür fizikselliğini temsil eden beden, çok daha kadim bir mücadelenin aktörüdür. Bu nedenle, bedenin en başta çıplaklıkla ilişkilendirilmesi ve görselleştirilmesi kusurludur.  

Toplumsalın kaosundan yani kentin içsel hegemonya ağları ve sürekli ona karşı kendini dayatan ama kentin tinsel yoksunluğunu kendi ikiyüzlü katılığında sürekli inşa eden taşradan, ancak doğaya ve onun usulünde doğal (yaban) olana yaklaştığımızda denetim ve kontrol ağlarından uzaklaşıp; bedeni ya da eti çıplak olarak idrak edecek noktalara varırız. 

Elbette çıplaklık sadece ten ile ilgili değildir. Ten’den Tin’e geçişte bedene dönük ‘kurumsal töre ve yasalardan’, önyargılardan sıyrılarak bir karakter sunmak esasında bedensel forma dair kabullerin reddini gerektirir. Ece Nada’nın  ‘A  Rupture in the Mare’ adlı çalışması, modern yaşamda insanlara biçilen davranış tiplerinin ‘çerçevesine’ dönük imgesel bir öfke olarak okunabilir.  Bu öfke, Sadık Arı’nın ‘İsimsiz 2’ ve Alper T. İnce’nin ‘Hubris’ yapıtlarıyla birlikte bedenlerin biçimi ile birlikte ele alındığında, hem zamanmekânsal olarak hem de düşünsel olarak farklı yanıtlar içerdiğini söylemek mümkün. Kabul edilen, ideal kılınan hatta performans alanına dönen bir bedenden bahsetmeden kişinin yaşamsal kavrayışını anlamak mümkün değildir artık. Bu bedenlerin formları, görünürlüğü üstünde kişinin kendisinin söz hakkını kurabilecek ilkeleri içselleştirmiş durumda mıyız? Samimiyetle ‘bu beden benim ve benim kararım’  diyebiliyor muyuz? Bu iki zamanmekânsal farklılık arasındaki bulanım döneminin dönüşümünü de Canavar’ın  ‘Böcek’, ‘İsimsiz 1’, ‘İsimsiz 2’ ve ‘Kesin Şamatayı’ yapıtlarında görmek mümkün. Bu dönüşüm ister Kafkavari bir biçimde ansızın olduğu iddia edile dursun, serginin başarısının odağını imlemektedir: bedenin modern yaşamdaki dönüşümünü farklı zamanmekânsal bağlamları kullanarak aktarmasında görebiliriz.

Sergilerin kadim sorulara ‘mutlak’ yanıtlar vermesi elbette bir zorunluluk değildir. Ancak bir yanıtlar evreni sunabilmesi hem yapıtların varlık nedenine hem de sanat tarihinin zengin geçmişine kattığı referanslar bağlamında değerlendirilmektedir. Tam da bu bağıntıları sağlayabildiği noktada, sanat yapıtı ‘dekoratif bir nesne’ olmanın dışına doğru meyillenir. Tıpkı sanat yapıtında olduğu gibi insanın yaşamı kavradığı zihni ve maddi evreni görselleştirdiği gözü, ağrısının olduğu yerde donanımlanır. OnstOn’un ‘Fetiş Sakatat’ serisindeki yapıtlarında organlar karakter kazanarak kendisiyle çevresini gözlemlemektedir. Ancak, gözlem altında tutulan ağrı olduğu kadar, tekinsiz öznelerdir de. Öznenin tekinsizliği ağrının varlığından değil, aksine ağrının ‘çözümsüz’ tekrarlarından kaynaklanmaktadır.

Tin, felsefi bir terim olarak evrenin usunu, canlılığını, doğasını anlatmak için kendisine başvurulan fiziksel olmayan töz anlamıyla, sadece bir ‘töz’ değildir. Tin, ‘tözün’ yalnızca fikirlerden oluşan evreninden öte, kişinin benliğini oluşturan duyumsal, etik yetilerin ve eylemlerin yani fiziksel evrenin bütünün bileşkesidir. Bu bağlamda kişinin evreninin tinsellik kazanması, tinin bütünlüğü içindeki kudretinde saklıdır. Bu nedenledir ki tinsellik, zamanmekânda bir nokta an olarak değil süreç ve ağların bütünü olarak okunmak durumundadır. Alper T. İnce’nin ‘Hubris’ eserine yakından bakıldığında sosyal bir varlık olan kişinin içinde olduğu ‘ağ yapılarının’ bütünü olduğunu okumak mümkün oluyor.

Tinsellik, evrenin büyüsüne katılmanın başka bir adıdır.  Tinselliğin bu bağlamda birinci şartı ‘töz’ olarak kulaklara çalınsa da bedenlerimize önemsiz bir et muamelesi yaptığımızda ortada sadece çıldıran ve saçmalayan yığınlar değil, aksine politik bağlamın dışına çıkarak otistik bir evren de yaratmış oluruz. Zeynep Sayın’dan destek alırsak, ‘[a]rtık insan olmayan (…) bedenden arta kalan (kemik / kan), yaşayanların cemaatini oluşturmaya yüz tuttuğu an, ölüm [beden] siyasallaşmaktadır.(6)


1. Kaşgarlı Mahmud, Haz. Ziyat Akkoyunlu, Ahmet B. Ercilasun, TDK Yayınları, 2014
2. Nişanyan Sözlük, Çağdaş Türkçenin Etimolojisi
3.Hegel, Tinin Görüngübilimi, Çevirmen Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, 2016
4.Oxford Dictionaries
5.Metindeki bütünsel alıntılar, Serginin tanıtım bülteninden alınmıştır.
6. Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, Metis Yayınları, 2018

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir