Tarih: 22 Kasım 1976… ‘Hoş Geldin Ölüm’

YENİ ÇIKANLAR – Tarih: 22 Kasım 1976… Cemal Süreya’nın dediği gibi ”Her ölüm erken ölümdür”… Bu dize, kuşkusuz edebiyatımızın usta isimlerinden Sevgi Soysal için de yinelenecek bir dize… 30 Eylül 1936’da doğan Soysal, hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı… Sevgi Soysal’ı, ‘Sevgi Soysal / Yaşasaydı Aşık Olurdum’un son bölümüyle anmak istedik…

Erdal Doğan  erdal.dogan@gmail.com

“HOŞ GELDİN ÖLÜM”

“Şimdi ortalık iyiden iyiye karanlık.

Nehrin üzerinde son bir pırıltı.

Artık gitme zamanı, diye düşünüyorlar.

Daha sonrasını biliyoruz.”(Christa Wolf)

Her iki mektupta da Londra’dayken Ankara’yı merak eden, orada olup bitenlere ilişkin muhakkak bir sözü olan, ‘ümitsiz’ dediği halde sağlık sorunlarına rağmen yeni projeler tasarlayan bir Sevgi görülür. Ülkesinde nasılsa, Londra’da da özenle seçilmiş eşyalarla döşediği bir evi vardır. Çalışma masası, daktilosu, koltuğu…

Tedavi için geldiği şehirde öğrenme ve keşfetme sevinciyle soluk alır Sevgi. Öte yandan son romanını tamamlamaya çalışır. Ankara’yı anlatarak başladığı üçüncü kitabıdır Hoş Geldin Ölüm. Bu kez kahramanı, “sıkılmak ve bunalmak sözcüklerini dilinden bir makas gibi kesip atan”, ancak yine de hayatından memnun olmayan Sema’dır.

Kitabın başında “Niye hep Yenişehir’deyim? Yenişehir’deyiz?” sorularını soran, Piknik’in önünde dağıttığı bildirileri arkadaşına bırakıp eski kocasına giden, aklı hâlâ yaşayamadığı aşkta olan Sema… Sevgi’nin yanında Londra’ya götürdüğü, sorularla dolu ve bu soruları Yenişehir’le birlikte yanıtlamaya çalıştığı son kahramanıdır.

Yenişehir, yaşayanlarıyla hep büyük bir soru olmuştur onun için.

Bir başka şehirdeyken de, aslında oradan ayrı kalmamıştır. Arkadaşına yazdıkları, kısmen bu şehre yazılmış mektuplardır.

Sevgi, Londra’ya Ankara’yı taşımıştır. Sema’yla, Attila İlhan’la, Aliye Hanım’la…

Annesine yazdığı mektuplar, onun bu şehirde, kendisi orada değilken bile bir hayatı olduğunu gösterir. Devam eden bir şeyler vardır. Sevgi’ye ait, bir parçası olan…

Çocuklarına dair her bilginin biricik kaynağıdır Aliye Hanım. O Londra’dayken Defne ve Funda’yla ilgilenmesi için bir bakıcı tutulur, ama anneanneleri ne torunlarının yanından ne de bakıcının başından ayrılır. Kızının “aklı Ankara’da olmamalı, bir tek tedavisini düşünmeli”dir ona göre. Bu yüzden evde olup biten her şeyi Sevgi’ye yazar. Neredeyse günlük raporlar gönderir. Ve bu raporlardan çıkan sonuç, “Burada işler yolunda gidiyor,” yönündedir.

Ne var ki 1976 Kasım ayının ilk günlerinde, Londra’da her şeyin yolunda gitmediği öğrenilir.

O tarihe kadar yazdığı mektuplarda ya da telefon görüşmelerinde herkese ‘iyi tablo’ çizen Sevgi’nin durumu giderek ağırlaşmıştır. Yemek yemek, uyumak gibi gündelik ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Yanında bir tek kocası vardır ve o da, muhtemelen enerjisinin tükendiği noktaya kadar ailesini telaşlandırmamayı, bir şekilde eşinin düzeleceğini düşünür. Ama her şey düşünülenin aksine gelişir. Hastalık, son bir hafta içinde aniden şiddetini artırmıştır. Bundan sonrasında Mümtaz’ın tek başına Sevgi’nin bakımını sürdürmesi mümkün değildir. Yanında birilerinin olmasını ister. Bu isteğini Ankara’dakilere telefonla iletir.

“Kız kardeşleri gelsin.”

Bir alarmdır bu Yenen ailesi için. Çünkü telefon açan ve “Gelsinler,” diyen Sevgi değil, Mümtaz’dır. Öyleyse Sevgi’nin durumu ne onun anlattığı, dolayısıyla ne de kendilerinin düşündüğü gibidir. Ciddidir!

Londra’ya ilk giden, yıllar sonra ablasıyla benzer bir rahatsızlığı yaşayacak olan Duygu Aykal’dır. Gittiğinde karşılaştığıysa, yatağından kıpırdayamayan Sevgi ve onun yanı başından bir an olsun ayrılmayan, son iki günü uykusuz geçiren Mümtaz.

Duygu, en küçükleri Mine ve eşi Adnan Kazmaoğlu gelene kadar her ikisinin de can simididir artık. Ablasına banyosunu yaptırır, onunla konuşur, düzeleceğini söyler, moral verir, seveceği yemekleri hazırlayıp kendi eliyle yedirir.

Sevgi, kardeşine, “Başımı kaşısana,” der.

Hani hep rahatlamak istediğinde söylediği gibi. Duygu saatlerce ablasının saçlarını okşar. Onu daha da rahatlamak için neler yapabileceğini düşünür. Bale eğitimi almıştır, bir bedenin nasıl daha iyi hareket edeceğini iyi bilir. Nefes almakta zorlanan ablasını, derin derin nefes aldırmaya çalışır.

O, her derin nefes alışında. Duygu soluğunu tutar. Çünkü karşısında ablasını, uzaklardaki sevdiklerini soluğuyla kucaklarken görür.

“Bu, Annem için!”

“Bu, Defne için!”

“Bu, Funda için!”

….

Birkaç gün sonrasında doktorları, Sevgi’nin hastaneye yatırılması gerektiğini söylerler. Artık tedavinin bitip, yalnızca ağrı kesicilerin kullanıldığı süreç başlamıştır. Tek ilacı vardır, o da morfin.

Hastalığın bu noktaya geleceğini hiç kimse tahmin etmemiştir. En azından doktorların açıklamaları o günlere kadar ümit vericidir. Dolayısıyla bir yerde hata mı yapıldı düşüncesini, belki de en çok Mümtaz taşır. Ve bu düşünceyle doktorlarla tartıştığı da olur.

Duygu’ysa, ara sıra kendine gelip ihtiyaçlarını söyleyen ablasının başucundadır.

“Canım çilek çekti, Duygu…”

Kasım ayının ortası… Londra… Duygu Aykal, ablası için ne yapıp edip o çileği bulur. Rahat yiyebileceği hale getirir, kremalı çilek yapar ve kendi eliyle yedirir.

Bir isteği daha vardır kardeşinden. Kolundaki ince gümüş bilezikleri çıkarmasını söyler.

“Bunları hastabakıcılara ver. Çok sevmişlerdi.”

Muhtemelen Duygu’nun da artık ‘koptuğu andır’ bu. Ama ablasının isteğini yerine getirir, bileziklerini hastabakıcılara dağıtır.

Bir iki gün sonra en küçük kız kardeşi Mine de Londra’ya gelir. Yanında eşi Adnan Kazmaoğlu. Ama onların gelişleriyle, hep birlikte İstanbul’a dönüş kararı, neredeyse aynı günlerde alınır.

Çünkü Mümtaz, artık Londra’dan ümidi kesmiştir. Morfin, İstanbul’da da verilebilirdi… Hiç değilse ülkesinde, çocuklarının yanında…

Bu ani dönüş kararının ardından uçakta beş kişilik yer ayırtmak, üstelik Sevgi’nin yolculuğunu sedyede yapacağı düşünüldüğünde hayli zordur. Fakat o sıralar Londra’da bulunan Milliyet gazetesinin yayın yönetmeni Abdi İpekçi bu sorunu çözümler. Ve gri bir 21 Kasım günü, hep birlikte İstanbul’a gelirler. Onları havalimanında karşılayan Mümtaz’ın kardeşi Yılmaz Soysal’dır.

Sevgi, sedyeyle indirildiği uçaktan bir ambulansla Özel Mecidiyeköy Hastanesi’ne götürülür. Âdeta komadadır. Hiç kimsenin yapabileceği bir şey kalmamıştır. Güçlükle nefes alır.

Bir gün sonra, 22 Kasım 1976 günü öğleüstü saatlerinde getirilen ‘oksijen tüpü’yse, hastane koridorlarındaki çığlıkları durduramaz artık, Sevgi, nefes almayı bırakmıştır.

Mathes eve geldi. Külleri içten gelen bir üzüntüyle büfenin üstüne koydu. Sonra demişler ki, sözde bir gün, Mathes’e Rosa’dan kalan tek miras olan Siyam kedilerinden biri vazoyu devirmiş, diğer kedi bunu fırsat bilerek küllerin üstüne çişini etmiş ve birisi de büfenin üstündeki, Rosa’dan artakalan tek şey olan, çiş – kül karışımıyla “Tante Rosa the end” yazmış, bir kalp yapmış, çocuklar gibi ortasından bir ok geçirmiş, üç damla akıtmış altından.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir