SANATIN CİNSİYETİ OLMAZ!

YENİ ÇIKANLAR – Genç sanatçı Selda Eren’le sanat serüvenini, Türkiye’deki sanat ortamına bakışını, sanatta usta çırak ilişkisini ve kadınların sanat alanında karşılaştıkları zorlukları konuştuk.

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

Selda Eren kimdir?

1988’de Eskişehir’de doğdum. 2006 yılında Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun oldum. Takiben Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde lisans eğitimine başladım ve 2011 yılında mezun oldum. Beş yıllık aranın ardından aynı üniversite ve bölümde yüksek lisans eğitimine başladım, öğrencilik hayatıma da şu an devam etmekteyim. Sanatla tanıştığım süreçten bu yana çeşitli yurt içi, yurtdışı, kişisel ve karma olmak üzere birçok projeye dahil oldum ve bu alanda çalışmalara devam etmekteyim.

Resimlerini nasıl tanımlarsın?

Resimlerimi bir inşa süreci ve yok oluş anı olarak tanımlıyorum. İnsan, benliğinin farkında olarak hayatını tasarlayan ve inşa etmeye koyularak kendisini meşgul eden bir varlıktır. Dünyadaki küçük tanrı olarak hayatını kurgular, değiştirir. Bütün bu uğraşların sonucunda da bitkin düşer ve boşluk hissiyatına kapılır. İnsanın varoluş hikayesine baktığımda; insanın, bir hayata değil de, hayatın insana sahip olduğunu düşünüyorum. Ben de bu yaşam sürecini ve oyununu plastik olarak sahnelemeye çalışıyorum.

Sahneleme kavramını biraz daha açar mısın?

Sahne tasarımını bazen raslantıyı kullanarak, bazen de tamamen kurguyla anlatmaya çalışmaktayım. Bunları yaparken en çok mekanlardan yararlanıyorum çünkü mekanları, insanların toplumsal inşası olarak görüyorum. İnsan hayatının süresiz olmayışını vurgulamak için de kemikleri kullanıyorum. Özellikle şuanda varlığını sürdüremeyen canlı türünün kalıntıları olan ‘dinozor kemikleri’ resimlerimdeki anlamı güçlendirmektedir.

Genç bir sanatçı olarak Türkiye’deki sanat ortamına bakışın nedir?

Türkiye’deki sanat ortamının çok sınırlı alanlarda kaldığını düşünüyorum. Hâlâ birkaç kentte aktif olarak sanat faaliyetleri yürütülüyor. Tabii işin toplumsal boyutu var, halkın küçük bir kısmı sanatla ilgileniyor ve bu yüzden birçok yetenekli insan keşfedilemeden kaybediliyor. Biraz karamsar ve sıradan bir yaklaşımmış gibi görünebilir ama çözümü geniş kapsamlı çalışma ve yetkinlik gerektiren bir durum olduğu için dikkat çekmekte yarar var. Bütün bunların Türkiye’deki genç sanatçıları, sanatın yaşam biçimi hâline geldiği diğer ülkelerdeki sanatçılara oranla daha fazla zora soktuğunu göz önünde bulundurmak gerek.

Yine genç bir sanatçı olarak sanat piyasasında yer almanın zorlukları nelerdir?

Öncelikle sanat eğitimi almış olmakla, sanatçı olmak aynı şey değildir. Yeni mezun olmuş birisinin yüzleştiği ağır bir durumdur bu. İsim yapmış sanatçıların arasında yer alabilecek özgünlüğe sahip olmak zorundasınız ve yeni mezun biri bu yeterliliğe sahip olup olmadığını bilmiyor, piyasayla yeni tanışıyor. Bu piyasa sahiplerince kötü kullanılmaya açık bir durum. Onlar açısından bakınca da, genç sanatçıya yatırım yapılması bir nevi kumar, sanatçının başarılı olacağı garanti olmadığı için büyük destekler sağlanamıyor.

Kadın olmanın getirdiği zorluklar da vardır, değil mi?

Aslında esas konuşmak istediğim konu ‘genç bir kadın sanatçı olmanın zorluğu’. Kadınların sanat alanında daha çok zorlandığını düşünüyorum. ‘Yarın evlenince resim yapmayı bırakırsa!’, ‘Ya çocuk olunca resim yapmayı bırakırsa!’ gibi söylemlerle karşılaşmaktan rahatsızlık duyuyorum. Sanata yatırım yapılmasını ve yatırımcıların kaygılarını bir noktaya kadar anlayabiliyorum ama bu tarz cinsiyetçi söylemleri doğru bulmuyorum. Sanat, tutkuyla yapılan bir iştir ve bunun cinsiyeti olmaz.

Sanatta usta-çırak ilişkisine inanıyor musun?

Sanatta usta-çırak ilişkisine olumlu bakıyorum. Ustanın çırakla deneyimlerini paylaşması, çırak açısından taklide dönüştürülmediği takdirde gelişimin ve başarının hızlandırılması anlamı taşımaktadır. Türkiye’de ihtiyaç duyulan bir ilişki biçimi olduğuna inanmaktayım.

Sana ilham veren, beğendiğin, kendine yakın gördüğün sanatçılar kimlerdir?

Sanat tarihinde, kırılma noktaları yaratmış olan pek çok sanatçıdan etkileniyorum ama teknik olarak Cezanne’ın konstrüktif boyama biçiminden etkilendiğimi söyleyebilirim. Çağın olanaklarını ve düşünce yapısını düşündüğümde, ben de Picasso gibi ‘Cezanne’ı bir deha’ olarak görüyorum. Ayrıca son birkaç yıldır Uzak Doğu kültürlerine merak saldım. Özellikle I Ching Değişimler (Raslantılar) kitabı ilgimi çekiyor, hakkında çalışmalar yapmakta ve üzerinde daha önce çalışmış olan John Cage gibi isimleri araştırmaktayım. Bunların dışında yine bir kadın olarak Guerrilla Girls gibi grupların kadın sanatçılarla ilgili hareketlerini çok önemsemekte ve takip etmekteyim.

Sanatın geleceğine ilişkin öngörülerin nelerdir?

Sanat, aklın var olduğu her yerde evrimine devam edecektir. Sanatın geleceğine dair değişiminin teknolojik gelişmeler olacağına inanmaktayım. Ancak teknolojik gelişmelerin, geleneksel sanat anlayışına darbe vuracağına inanmıyorum. Bu duruma, sanat anlayışı çeşitlenecek gözüyle bakıyorum.

Arda Kıpçak hakkında

1986 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, lise ve üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. 2004 yılında Hukuk Fakültesine başlayıp, 2010 yılında İstanbul Barosu'na avukat olarak kaydoldu. 2011 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa başladı ve J. D. Salinger’ın eserlerini psikanalitik açıdan incelediği bir tez yazdı. 2013 yılından bu yana İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında doktora yapmaktadır. Kitapçı, Kurşun Kalem, Libido, Düşünbil, 221B, Masa, Vapur ve Varlık dergilerinde öykü ve makaleleri yayımlanmıştır.

Arda Kıpçak tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir