SANAT PİYASASINI ELE GEÇİREN ALGILAR

YENİ ÇIKANLAR – Genç Ressamlar söyleşimizin bu haftaki konuğu Metin Kalkızoğlu. Kendisini atölyesinde ziyaret edip resimleri ve sanat zevki üzerine konuştuk. Resmin yanı sıra sinema, müzik ve tabii fotoğrafın onun hayatında ayrı bir yeri var. Hiperrealist çalışan Kalkızoğlu’nun büyük bir emeğin ürünü olan portreleri bir yana, sade görünen peyzajları bile ince ve titiz bir çalışma sonucunda ortaya çıkıyor. İzleyiciyi sakin atmosferinin içine çeken ve zamanı durduran bu etkileyici resimler, çok az figürle büyük bir görsel şölen yaşatıyor.  

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

Metin Kalkızoğlu kimdir?

İlkokul ve liseyi Eskişehir’de okudum. 2014 yılında Anadolu Üniversitesi GSF Resim Bölümü’nden mezun oldum. Kendi atölyemde çalışmalarıma devam ediyorum.

Resimlerini nasıl tanımlarsın?

Sinemayı ve edebiyatı severim. Sevdiğim filmlerden ve romanlardan genel olarak hep atmosferleri aklımda kalır. Filmin hikayesini ya da ana düşüncesini hatırlayamasam da verdiği hissi hiç unutmam. Ben de eserlerimde önceliği atmosfer yaratmaya veriyorum. Bir peyzaj ya da bir figür; birçokları bu ikisini ayırsa da verebilecekleri hissiyat açısından benim için bir farkı yok. 

Nasıl bir hissiyat?

Benim çoğu resmimde her şey oldukça sakindir. Figürlerim herhangi bir eylemde bulunmaz, peyzajlarımda zaman durmuş gibidir. Her şey sessizdir. Bu hissiyat dışına çıktığım resimlerim beni hep rahatsız etmiştir. Fazlalık hissi beni biraz utandırıyor. O yüzden sakin sularda yüzmeyi seviyorum.

Çalışmalarında hep aynı figürü kullanmanın özel bir sebebi var mı?

Hayır, yok. Aslında hep aynı figürü de kullanmıyorum. Zaman içinde farklı modellerle de çalıştım ancak en iyi verimi kuşkusuz Eylül’den aldım. Benim çalışma şeklime alıştığı için işler daha kolay işliyor. Nasıl bir poz istediğimi pek konuşmaya bile gerek kalmıyor artık. O yüzden çoğunlukla resimlerimde onu kullanıyorum. İstediğim duyguyu, bakışı alabildikten sonra farklı modellerle çalışmam gerekiyormuş gibi bir duyguya kapılmıyorum.

Genç bir sanatçı olarak Türkiye’deki sanat ortamına bakışın nedir?

Ben bu konuda iyimserim. Tüm insanlık tarihine baktığımız zaman dünya en sakin ve en iyi zamanlarını geçiriyor. Tarihte durmaksızın o kadar büyük yıkımlar olmuş ki, şimdinin şiddeti yanında lafı edilemez. Hele ki insan popülasyonu kontrol edilemeyecek kadar arttığı ve günümüz iletişimi sayesinde her faciayı, her kötü haberi anında aldığımız halde. Halbuki şu an öyle hissetmiyoruz. Hep en kötüsü olacak ya da oluyormuş gibi bir his. Bu insanın doğasında olan bir şey. Bir içgüdü gibi. Kendini hep en kötüye hazırlama hali. Bu algılar sanat piyasasını da ele geçirmiş tabi ki.  Ancak ben bunlardan etkilenmemeye çalışıyorum.

Yine genç bir sanatçı olarak sanat piyasasında yer almanın zorlukları nelerdir?

İyi niyetli yaklaşımlar olsa da, kullanılmaya çok müsait yapınız oluyor. Yaşlı kuşaktan talep edilemeyecek birçok şey sizden talep edilebiliyor. Fikirleriniz göz ardı ediliyor ya da değiştirilmeye, piyasaya uydurulmaya çalışılıyor. Galericilerin bu konudaki yaklaşımını anlayabiliyorum, en nihayetinde ticari bir işletme, kendi alıcısının beğenisini biliyor, ona göre kendisini konumlandırmak istiyor; ancak genç sanatçıların kendi kimliklerini edinmesi ile ilgili nutukların atıldığı ortamda bunun fayda sağlamadığı da aşikâr. Ayrıca üniversitelerde, bir sanatçı adayının mezun olduktan sonra nasıl iş bulabileceğine, nasıl portfolyo hazırlayıp bunu galerilerle, sanatseverle, başka alternatif alanlarla nasıl buluşturacağına ya da sergi kurmadaki zorluklara ve detaylara dair bir eğitim bulunmuyor. Bunu siz mezun olduktan sonra tatsız şekillerde deneyimlemek zorunda kalıyorsunuz. 

Sanatta usta-çırak ilişkisine inanıyor musun?

Sadece sanatta değil, sosyal ve pozitif bilimlerde de aynı yöntemin önemine inanıyorum. Alanında başarılı olmuş çoğu insanın hayatlarındaki kırılma noktaları hep ustalarıyla tanışması ile olmuştur. Üniversitelerin amfilerinde alabileceğiniz bilgi sınırlıdır. Mutlak surette yakın bir usta-çırak ilişkisi kurulmalıdır. Aksi takdirde kalabalık sınıflarda bir sanatçı yetiştirmek çok zor.

Sana ilham veren, beğendiğin, kendine yakın gördüğün sanatçılar kimlerdir?

Pieter Bruegel, Andrew Wyeth, Edwar Hopper, James Ensor, Michael Borremans sevdiğim ressamlardan. Wyeth ve Hopper’ın kompozisyonlarını, Ensor’un ise alaycılığını seviyorum. Sinemada Roger Deakins’in görüntü yönetmenliğini yaptığı filmlerin kadrajlarını hayranlıkla izlerim. Müzikte çok fazla etkilendiğim isim var; Arvo Part, Rachmaninov gibi. Ama çok dinleyemiyorum. Resim yaparken aşırı doz geliyor bana. Düşüncelerim dağılıyor. Direkt içine çekiyor beni. Müzik bu yüzden bana hep resimden daha etkili bir sanat olarak gelmiştir. 

Sanatın geleceğine ilişkin öngörülerin nelerdir?

İçerik olarak nereye yönleneceğini kestirmek çok güç. Güncel ve sosyal olaylara göre çok şekilleniyor ve bu benim ilgi alanıma girmiyor. Ama teknik manada birçok alanda olduğu gibi sanatta da dijital üretim artarak devam edecektir. Kaçınılmaz. Ama ben yine de tuval resminin biteceği ile ilgili kanılara katılmıyorum. Ya da bilmiyorum belki de tuvale ve kâğıda resim yaptığım için iyimser olmaya çalışıyorumdur.

Arda Kıpçak hakkında

1986 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, lise ve üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. 2004 yılında Hukuk Fakültesine başlayıp, 2010 yılında İstanbul Barosu'na avukat olarak kaydoldu. 2011 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa başladı ve J. D. Salinger’ın eserlerini psikanalitik açıdan incelediği bir tez yazdı. 2013 yılından bu yana İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında doktora yapmaktadır. Kitapçı, Kurşun Kalem, Libido, Düşünbil, 221B, Masa, Vapur ve Varlık dergilerinde öykü ve makaleleri yayımlanmıştır.

Arda Kıpçak tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir