NETFLIX BİZİMLE OYUN MU OYNUYOR?

YENİ ÇIKANLAR – Netflix’in merakla beklenen interaktif filmi ya da başka bir ifadeyle, bir Black Mirror single’ı Bandersnatch, geçtiğimiz hafta yayınlandı. Bu hafta ise filmin, “adventure” oyunlarına aşina gamer’ları, “choose your own adventure” romanı okurlarını ve katmanlı, karmaşık yapılı filmleri seven izleyicileri tatmin edip etmediği tartışılıyor.

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

İnteraktif yani izleyici etkileşimli bir film olan Bandersnatch’te film boyunca izleyiciye seçenekler sunuluyor ve teoride her izleyicinin yaptığı seçimlere göre farklı bir deneyim yaşaması hedefleniyor. Peki, durum pratikte böyle oldu mu?

Black Mirror’dan biraz bahsedecek olursak, dizinin tam olarak bilimkurgu türüne girdiğini söyleyemeyiz. Black Mirror, her bölümünde farklı oyuncuların oynadığı, birbirinden bağımsız ve neredeyse her bölümü bir film olan dizilerden. Bazı bölümlerinde diğer bölümlere göndermeler yapıldığını biliyoruz. Hatta bu göndermelerin artmasıyla Black Mirror ileride kendi evrenini bile kurabilir. Örneğin, Bandersnatch’te de Matelhead isimli bölüme gönderme yapan bir oyun posteri ilk göze çarpan detaylardandı. İnternette tüm göndermelerin derlendiği siteler var. Çoğunlukla distopik bir düzen sunan, günümüz teknolojisinin çarpık yanlarını daha da abartarak eleştiren; kitle iletişim teknolojileri, sosyal medya ağları, simülasyon, yapay zeka ve ülkemizde de gittikçe popülerleşen artırılmış gerçeklik (VR) teknolojisi gibi konularda etik ve ahlaki boyutları da işin içine katarak izleyiciyi düşündüren, gerilim dozunun yüksek olduğu türler arası bir dizi, Black Mirror. Bandersnatch de bu açıdan dizinin genel tavrı ve atmosferiyle uyumlu bir bölüm olmuş.

1984 yılında geçen film, oyun programcısı olan Stefan Butler’ın Tuckersoft firması için okurun seçimleriyle ilerleyen, hayali bir yazarın (Jerome F. Davies) romanı olan Bandersnatch’ı oyun konsollarının atası olarak kabul edilen, 80’lerin popüler oyun bilgisayarı Commodore’a uyarlaması hikâyesini konu ediniyor. Film, esinlendiği kitap ve oyun türünü konuya dahil edilerek hem 8-bit’ten günümüz teknolojisine yolculuk, hem de filmin kendi yapım sürecini ortaya koyarak bir, hatta birkaç üstkurmaca yaratıyor. Gerçeklik ve kurmaca çatışması, Stefan’ın oyunu tasarlama sürecinde yaşadıkları üzerinden veriliyor. Bandersnatch aslında Stefan’ın annesinden ona kalan bir kitap. Genç programcının kitabın interaktif yapısını oyuna uyarlamak gibi yenilikçi bir fikri var. Filmin kendi yapım sürecini anlatmasından kast ettiğim de tam olarak bu. Bandersnatch kitabının oyuna uyarlanması aslında bir nevi interaktif filme uyarlanmasının paraleli. Bir yandan anne, baba problemi ile senaryoya psikolojik bir derinlik katılırken bir yandan da sistem eleştirisi yapmaktan kaçınılmamış. Annenin yokluğu, babayı öldürme ile Oedipus kompleksi ve kastrasyon korkusu gibi temel meseleler seçilmiş olsa da çok göze batmıyor.

Yeri gelmişken bir komplo teorisine de değineyim. İnteraktif filmlerin izleyicilerin kişiliklerini analiz etmekte kullanılabileceği iddia ediliyor. İzlerken yaptığınız seçimlerden, seçimi yapmak için harcadığınız süre gibi faktörlerden psikolojik profiller çıkarılabileceği fikri oldukça mantıklı. Kişisel verilerimizi koruma konusunda, sağ olsunlar, son derece hassas olan firmaların topladıkları bu verileri ne amaçla kullanacakları, kimlere satacakları ise şimdilik bir muamma. Kısacası Cem Yılmaz’ın Vizontele’deki unutulmaz repliği “Zeki Müren de bizi görecek mi?” gerçek oluyor. Zeki Müren görmeyecek ama Netflix’in gözü üzerimizde.

Yapımcıların daha çok çalışması gerek

Biraz geçmişe gidersek, choose your own adventure kitaplarının filmin geçtiği 80’li yıllarda oldukça popüler olduklarını söyleyebiliriz. Bu kurgu tekniği, aslında basit çocuk kitaplarından tutun cheap fiction’lara, dahası Borges (Yolları Çatallanan Bahçe) Cortazar (Sek Sek) gibi usta yazarlara kadar denenmiş. Çocukluğunda/gençliğinde denk gelenler Edward Packard’ın yazdığı Macera Tüneli ismiyle Türkçeye çevrilen seriyi de hatırlayacaktır. R. A. Montgomery imzalı seri ise halen satışta. Daha sonra, 90’lı yıllarda “adventure book” ve “you decide on the adventure” adı altında, ünlü oyun şirketi Nintendo tarafından Mario Bros ve The Legend of Zelda gibi oyunları ya da karakterlerini temel alan kitap serileri yapıldı. Bu kitaplarda ve 90’lardan itibaren çıkan adventure oyunlarında başkarakterle özdeşleşen okur veya oyuncu, yaptığı seçimlerle kitabın/oyunun gidişatında ve finalinde etkin bir rol üstlenmeye başladı. Bilgisayar ve daha çok oyun konsollarında dizidekine benzer geçişler yapılırken kitaplardaki geçişler sayfalar arası atlamalar, gezinmeler ile sağlandı. Yine 80’lerden itibaren ve özellikle 90’larda Lucasfilm Games, Cyan, Sierra, Activision gibi pek çok şirket Atari, Amiga, Sega daha sonra PC ve Mac gibi platformlarda adventure oyunları üretmeye başladı. Bunlardan bazıları problem çözümleri ve belli bir senaryolar üzerinden ilerlerken bazıları da interaktif özellik taşıyordu. Bandersnatch’te her ne kadar seçimler ve geçişlerde akıcılık sağlanmış olsa da son yirmi, otuz yılda gelişen oyun teknolojisi yanında filmin bu tür oyunlara aşina izleyiciyi tatmin etmesi pek mümkün görünmüyor. Oyun piyasasının hem görsellik hem de senaryo bakımından sinemayı çoktan solladığı düşünüldüğünde, film yapımcılarının daha çok çalışması gerektiği açık. Örneğin, yakın tarihte piyasaya çıkan Detroit: Become Human’ın oyuncunun seçimleriyle gerçekten dallanıp budaklanan bir senaryosu olan, türünün en iyi oyunlarından biri olduğu konuşuluyor.

Netflix, Bandersnatch’te işin kolayına kaçmış

Tamam, filmde oyuna uyarlanmaya çalışılan ve Bandersnatch benzeri “choose your own adventure” kitapları müthiş şeyler değil ama Netflix, Bandersnatch’te işin kolayına kaçmış. Sonuçta bir tarafta çok daha gelişmiş bir oyun piyasası var. Tabii, Netflix, hedef kitlesi olarak mouse kullanmayı biraz öğrenmiş anneanne ve dedelerimizi seçtiyse başka. Ya da oyun oynamayı karmaşık bulan ve daha basit bir şekilde Tv’den seyretmeyi tercih edecek bir kitleyi. Siz oyun oynarken yanınızda oturup film seyreder gibi ekrana bakan kardeşleriniz, küçük çocuklar mutlaka olmuştur. İşte öyle bir şey. İşin ilginci, filmin birden fazla sonu olduğundan, gizli, belki de kimsenin bulamayacağı sahnelerinin olduğundan falan bahsediliyor. Akış şemaları filan çıkarılıyor. Benimse filmi izlerken kafamın içinden geçenler ve zaman zaman da kurduğum cümleler şunlardı: Nasıl yani? Hani interaktifti film. E ben bunu seçtim, niye başa dönüyorum ki? Benim seçtiğim yönde de akması lazım senaryonun. Seçimimi önemsemiyor ki bu.

Truman Show’umsu kesitler

Evet, eğer filmin ana fikri, özgür irademizin olmadığı ve sistemin kontrolü/yönlendirmesi altında olduğumuzsa –ki bu Stefan Butler üzerinden çok güzel anlatılıyor, kendisi seçimleri başka birinin yani bizim yaptığımızın farkına varıyor, hatta yer yer bize karşı geliyor– Netflix, aslında bizim de seçim yapmamıza izin vermeyerek bunu bize anlatmayı ya da göstermeyi değil, yaşatmayı başarıyor. Oyunlarda da olduğu gibi yanlış seçim yaptın, öldün, hapse düştün diyerek bizi filmin/oyunun en son “save edilmiş” bölümüne geri gönderiyor. Eğer inatçıysanız ve ille seçtiğiniz şeyin yapılmasında diretirseniz de ufak değişikliklerle sürpriz yapmakla birlikte, çoğunlukla yahu şimdi bunu tekrar mı seyredeceğim, diye neredeyse Stefan kadar çıldıracak boyuta getiriyor. Yollar çatallanmıyor ama kısırdöngülerle insanı resmen delirtiyor. Bu gibi durumlarla bazen gerçek hayatta karşılaşmıyor değiliz. Stefan’ın aslında film setinde olduğu Truman Show’umsu kesitler de bu bakımdan manidar. Bu kısırdöngünün içinde izleyicinin ısrarla aynı seçimi yapmasına göre tasarlanmış en azında birkaç değişken sahne olması, geri dönmelerde karakterlerin deja vu duygusu yaşaması bende olumlu bir izlenim bıraktı. Asıl hissettiğimse sistemin yani Netflix’in elinde olduğumuzdu. Netflix adeta bizimle oyun oynuyordu.

Netflix tarafından doğru seçimi yapmaya zorlanıyoruz

Filme bir de bu açıdan yaklaşırsak, cool ve gizemli yazılımcı Colin’in, Pac-Man oyunu metaforunun filmin ana fikrini oluşturduğunu söyleyebiliriz. “Pac”in açılımının “Program And Control” olduğunu iddia eden Colin, hayatın aslında bir video oyun gibi olduğunu düşünüyor. Tüketici haline gelmiş modern bireyler olarak gündelik hayatlarımızda sistem tarafından programlanıp kontrol altında tutulduğumuz ve aynı Pac Man gibi bir labirente hapsedilmiş sürekli tüketerek yaşadığımızı anlatıyor. Aslında film boyunca Stefan gibi biz de özgür irademizle hareket edemiyoruz. Yanlış seçim yaptığımızda Netflix tarafından doğru seçimi yapmaya zorlanıyoruz. Tek eksik mouse’umuzdan verilen elektrik akımı. İnteraktif filmler Black Mirror üzerinden gelişecekse yakın bir gelecekte o günleri görmemiz de muhtemel. Filme başladıktan sonra izleyiciye sunulan ilk seçimin olayların akışına hiç etkisi olmayan mısır gevreği ve müzik tercihi olması tüketimle ilgili bu meseleyi baştan ortaya koyuyor. Bir de bunlardan daha önce yaptığımız ilk seçim var ki, sanki seçimin anlamsız olduğunu ve sonucun aynı olacağını bas bas bağırıyor. Stefan’ın oyunu firmaya ilk tanıttığı gün patronun seçiminin sonuçsuz kalması çünkü Stefan’ın o bölümü henüz yapmadığını söylemesi, Bazı sahnelerde sadece tek bir seçeneğin çıkması, bilgisayarı kır ya da üzerine çay dök gibi aynı sona çıkan seçenekler hep aslında film tarafından yönlendirildiğimize işaret ediyor.

Netflix’in umrunda değiliz!

Bandersnatch’in en kötü yanı, başlangıç filmi olduğu düşünülerek başlangıç seviyesinde yapılmış olması. Filmin beş saate kadar uzayabildiği iddia ediliyor. Ancak ortada en fazla kırk, elli dakikalık bir çekim olduğu açık. Aynı sahneleri tekrar tekrar izlemekten bıkmazsanız tabii buyurun beş saat izleyin. Beş farklı son olduğu doğru olabilir. Peki, ama ben tek izleyişte nasıl bu sonların hepsini görmeyi başardım? Farklı sonları görebilmek için farklı seçimler yaparak filmi en az beş kez izlemem gerekmez miydi? Sunulan seçenekler, bir çatallanma mekanizmasındansa doğru/yanlış seçimi ortaya koyuyor. Bunu ikinci izleyişte “doğru” tercihleri yaparak çok hızlı ilerlenebildiğinden de anlayabilirsiniz. Böylece teorimizin sağlamasını da yapmış oluyoruz. Bu doğru/yanlış tercihi de yukarıda değindiğim her şeyin sistemin ya da Netflix’in elinde olduğunu, yaptığımız seçimlerin hiçbir öneminin olmadığını gösteriyor.

İyi bir başlangıç olup olmadığı tartışılabilir ama Bandersnatch bir başlangıç ve anlaşılan o ki interaktif filmlerin geleceği de iyi bir bütçe ayrılmasına bağlı. Çekim yerine animasyon bir tercih olabilir fakat bu tercih filmi filmden çok oyuna yaklaştıracaktır. Sonra, dön başa olmasın. Gerçekten çatallanan ve farklı yönlerde ilerleyen bir senaryo ise daha çok sahne çekilmesini gerektiriyor, ki bu sayede farklı seçimlerle başa dönülmeden farklı yönlerde ilerlenebilsin. Eğer amaç izleyiciyi kontrol etmek değilse.

Black Mirror’ın en iyi bölümleri listesine girer mi?

Bunun dışında izleyici seçimi için kurulmuş teknik altyapı oyunlarda olduğu kadar iyi görünüyor. Mouse’la tıklıyorsunuz işte. Kötü yapmak için özellikle uğraşmak gerekir. İnteraktif film yapmaktan çok senaryodaki çatallanma ve hikâyenin farklı yönlerde ilerleyebilmesini sağlamak gerekiyor ve bu oldukça güç bir iş. Öncelikle daha fazla emek gerektiriyor. Stefan’ın yaşadıklarından bunu açıkça görebiliyoruz. Kitabın yazarı Jerome F. Davies’in de delirdiği anlatılıyor. Gerçekten insanı delirtebilecek bir iş. Bu bakımdan film kendi yapım sürecini anlatmakla kalmıyor, bir bakıma kendisini de eleştiriyor. Mükemmel bir tasarım olduğunu vurgulamıyor. Eleştirilerini ve gelebilecek eleştirileri film boyunca oyunu değerlendiren televizyon programı üzerinden yanıtlıyor.

Sonuç olarak Netflix, Bandersnatch’le interaktif film özelliğini izleyiciye filmdeki özgür iradenin kısıtlanması hissini gerçekten yaşatmak için kullandıysa oldukça başarılı bir film ortaya koymuş. Ancak yetkililerin bu yönde bir açıklamasına rastlamadım. Herkes aşağı yukarı aynı şeyleri izlemiş olsa da, farklı deneyimler yaşandığı, filmden farklı anlamalar çıkarıldı kesin. Önemli olan da bu ve sırf bu yüzden bile kötü bir film olduğu kesinlikle söylenemez. Hatta Black Mirror’ın en iyi bölümleri listesine de girer. Kısa süre içinde interaktif filmlerin yenileriyle karşılaşacağımız da kesin gibi görünüyor. Aylar önce FOX da benzer bir projesi olduğunu açıklamıştı. Şu an görünen, bu teknolojinin sinemaya uyarlanmaya pek elverişli olmadığı. Topluma yansımasının nasıl olacağı düşünüldüğündeyse günden güne sanal dünyaya bağımlı hale gelen ve yalnızlaşan insanı daha da yalnızlaştıracağı kesin. Alın size bir Black Mirror bölümü daha.

Arda Kıpçak hakkında

1986 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, lise ve üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. 2004 yılında Hukuk Fakültesine başlayıp, 2010 yılında İstanbul Barosu'na avukat olarak kaydoldu. 2011 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa başladı ve J. D. Salinger’ın eserlerini psikanalitik açıdan incelediği bir tez yazdı. 2013 yılından bu yana İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında doktora yapmaktadır. Kitapçı, Kurşun Kalem, Libido, Düşünbil, 221B, Masa, Vapur ve Varlık dergilerinde öykü ve makaleleri yayımlanmıştır.

Arda Kıpçak tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir