MEMLEKET DİZİLERİNİN SEVİYESİ NASIL MI ARTAR?

YENİ ÇIKANLAR –  Onur Saylak ile Hakan Günday’ın Daha filminden sonra bir kez daha bir araya geldiler.  İkinci buluşmaları da Türkiyeli seyirci için kült bir esere dönüştü: Şahsiyet. Şahsiyet’te ana karakterlere Haluk Bilginer, Cansu Dere, Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Necip Memili, Müjde Ar gibi deneyimli ve bilinen oyuncular hayat veriyorlar.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Emekli bir memur olan Agâh Beyoğlu, Beyoğlu’nda yalnız, münzevi ve tekdüze yaşamı kendisine konan Alzheimer başlangıcı teşhisiyle altüst olur. Agâh Beyoğlu’nu sarsan şey, er geç bütün anılarını unutacak olmasıdır. Bu durum karşısında bocalar Agâh Beyoğlu. Ancak her kriz, kendi fırsatını da yaratır. Vicdan için belleğe ve anıya ihtiyaç vardır.  Agâh Bey, hastalığından dolayı hiçbir şey anımsamayacağını öğrenince, uzun süredir aklında olan ancak cesaret edemediği planını devreye sokar. Bu plan, sadece Agâh Beyoğlu’nu değil, genç bir kadın komiseri, bir gazeteciyi ve tüm bir kasabanın hikâyesinin yeniden yazılmasına neden olacaktır.

Türkiyeli dizi izleyicisinin önemli bir kısmı, yabancı dizileri farklı platformlarda takip etmeye uzun yıllardır alışkın ve gelişkin bir arşivleri olduğu apaçık bir gerçek.  Bu kitleyi bir Türkiye yapımı diziye adapte etmek oldukça zor elbette. İster konu, mekân ve kimi teknik daha önce izlenilmiş olan (yoğun olarak Anglosakson dizilerle) karşılaştırma da kaçınılmaz hale geliyor. Tüm karşılaştırmaların kendisine haklılık payı bulabileceği bir takım ifadeleri olabilir. Onların bütün için de sadece bir parçayı temsil ettiklerini düşünürsek, Şahsiyet, yönetmen, senarist ve oyuncu birleşimine ancak iyi sinema ve dizi takipçilerinin önemsediği müzik, mekân, sanat yönetmeliği meselelerini de ekleyerek memleket dizilerinin seviyesini ilerlettiğini söyleyebiliriz.

BEN NE OLACAĞIM?

Dizinin teknik ve oyuncular bazındaki değerlendirmeleri için bugüne kadar pek çok yazı yazılmış, dijital ortamlarda videolar çekilmiş durumdadır. Ancak çoğunda dizinin üzerine eğildiği adalet, anımsamak, toplumsal şiddet ile şahsiyet/kişilik arasında kurulan bağa dair bağlantıları bulabilmek zorlama olacaktı. Bu yazı, bu bağıntıları kendi içinde kurmayı amaçlamaktadır ve dizinin kendisinden öte aslında izleyicilerin içinde yaşadığı topluma dair miyopluğunu gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır.  Anımsamak, her zaman sancılı olmuştur insanlar için. Herkes acılarını, kendisini kötü hissettiren duygularını, anılarını, düşüncelerini hatta insanları unutmak için oldukça zorlu yöntemler kullanmaktadır. Bu bakımdan Türkiyeli okurlar için birbirinden farklı yöntemleri içeren Unutmak İçin Dört Kitap yazısında hatırlamak için o kadar çok çaba sarf ediyoruz ki, en sonunda herkes aslında kendini unutuyor, diyerek, unutmanın esasen bir tür kişisel yolculuk içerdiği iddia edilmişti. Gelgelim Agâh Beyoğlu’na… O benim gibi düşünmüyor ki! Doktor ile yaptığı görüşmesinde, “Yirmi yıl yaşamış da ne yaşadığından haberi var mı acaba? Bütün hatıralarım, yaşadıklarım silinip gidecek. Ben ne olacağım? Telefon numaraları bir şey değil de benim şahsiyetim ne olacak?” diye ekranları başındaki herkese sorusunu yöneltir. Böylelikle dizi izleyicisine, üstüne düşünmesi için yoğunluklu ilk cümlesini sunar. Bu cümlenin farklı öğelerini dizinin farklı bölümlerinde öne çıktığını görmek mümkündür. Emekli adli kalem memuru Agâh Beyoğlu’nun şahsiyetindeki çatlağı kapatmak için ancak hafızası kadar süresi vardır ve daha ilk bölümde duvarda görülen plan hikâyenin karmaşasını ele veriyordu.

KİMLİK DEDİĞİN NEDİR Kİ?

Agâh Beyoğlu ile başlayan, Komiser Nevra Elmas ve Gazeteci Ateş Arbay ile devam eden kimlik arayışı psikolojik, sosyolojik ve moral bağlantılarla kahramanların var oluşsal güdülerinin merkezi sorunsalı haline gelmiştir. Kendilerini ‘mevcut –mış gibi’ kimlikleriyle yansıtmak Agâh Beyoğlu’nda münzevi bir yaşama evrilmişken, Ateş Arbay’da ise gece eğlencelerinin en popüler figürlerinden birine dönüşmüştür. Nevra Elmas’ın iyi eğitim görmüş ve iyi bir işe sahipken polis olmasına neden olan tercihlerine kendisinin de ikna olmadığını istifa dilekçesini sunduğunda yakalıyoruz. Kendi kişiliğine bu denli uzak bir kültürel ve toplumsal bir dönemde insanın kendi ‘şahsiyetinin’ peşinde olması ve yaşamı bu bağlamda bu bağlamda algılaması kahramanların yaşamsal sorunsalı haline gelmiştir. Kimlik bunalımı bu bağlamda, kişinin sadece olduğu karakter ile olmak istediği arasındaki uzaklığı değil, kimliğin tüm evrenin açıklayıcı nüvesi olarak görülmesinde yatmaktadır. Bilindiği gibi kimlik, sadece bireyin kendisinin ‘ben buyum’ diyerek tarif ederek herkesin de kabul etmesini bekleyeceği bir ‘şey’ değildir, çok daha fazlasıyla ama aynı anda kişinin dışındakilerin kişiye dönük yaptıkları tanımların bütünüdür. Sorun kişinin kendisinin mevcut kimliğiyle olmak istediği kimlik ve toplumun ona atfettiği kimlik arasındaki üçlü gerilimden kaynaklanır. Oysaki kimliklerin bütün ömür boyunca sadece birer adlandırmadan ibaret olduğu unutulmamalıdır. Adlandırmalar da insanların yaşamı ve kendini değerlendirme biçimlerinin değişimine bağlıdır. Ölçüt değişirse, isim de değişebilir. Dolayısıyla insanın kişiliğinden bahsedildiğinde aslında yalnızca kişisel geçmişinden ve gelecek tasarılarından değil, toplumun belleğini ve gelecek tasarısını hatta tüm insanlık mirasını içerdiği fark edilir.

TOPLUMSAL AMNEZİ NEDİR?

Dizinin karşımıza çıkardığı en önemli tartışma kimliğin toplumsal yansımaları olsa gerek. Agâh Beyoğlu’nun ansızın anımsayıverdiği Kürtçe, hayatının bir dönemini birlikte geçirmiş olmasına karşın unuttuğu bir halkı temsil ediyor. Oysaki alt katındaki kiracıları Kürt’tür. Bu kadar yakınında olup da unutulmuş bir dile indirgediği Kürtçe ile olan bağ sadece Agâh Beyoğlu’na mı ait? Türkiye’de önemli bir nüfusa, geçmişe, tarihe ve kültüre sahip olan Kürtlerin yok sayılması toplumsal amnezinin örneğidir. Dizide roman aile üzerinden anlatılan toplumsal nefret, ırkçılık ve yerinden etme anımsayabilenler için çok uzak bir tarihe denk gelmiyor [1]. Bu nedenledir ki dizideki hayali kasaba olan Kambura aslında gerçek Türkiye’dir.  Son dönemde ülke genelinde yaşanan cinsel istismar ve taciz, tecavüz vakalarını incelediğimizde tüm bu vakaların aslında kitlesel ve örgütsel şekilde gerçekleştirildiğini okuyoruz [2]. Burada dizinin ikinci temasına adalet ve toplumsal şiddet tartışmasına geliyoruz. Suç ve ceza konusunda kültür, sanat dünyamız oldukça zengin içeriklere sahip olmasına karşın, suçun ve cezanın dengesi konusunda kafaların durulmadığını görüyoruz. Adaletin yoksunluğu bu karmaşanın en büyük nedenlerinden biri olmayı sürdürüyor. Kimi davalarda ‘hafifletici sebep’ olarak öne sürülen maddelerin, hukukun kaynakları arasında yer alan kamu vicdanına ağır geldiğini son yıllarda görülen tüm ‘cinsel istismar’, ‘tecavüz’, suikast, ‘ırkçı, dinsel içerikli’ davalarında deneyimledik. Oysa vicdan, dizide de denildiği gibi, ‘bağırsak gibidir, sen uyurken de çalışır’. Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal, psikolojik ve siyasal dönüşüm bireylerin kimliklerini şekillendirdiği gibi adalet düşüncesini de dönüştürmektedir. Çünkü eğer bir suçu yeterli bir kalabalıkla birlikte işlersen o artık suç olmaktan çıkar.

GERÇEKLİĞİN YENİDEN YAZILMASI NEYİ İFADE EDER?

O yeterli kalabalık sorunsalı, gerçekliğin kaybına da işaret elbet de. Modern kurumlaşma ile ‘çeteci’ birliklerin ortak yanlarından biri de gerçekliği, kendi ideolojik aygıtlarını, araçlarını ve kişilerini kullanarak yeniden yeniden yazmasıdır. Gerçekliğin yeniden yazılması genel olarak distopik öykülerde sıklıkla kullanılan bir politik tutum iken, çok güvendiğimiz kimi kurumlar, kişiler hatta benliklerimiz dahi gerçekliği kendimizi iyi tarif edebilecek forma dönüştürmekte ustalaşabiliyoruz. Ancak toplumsal hafıza elbette tüm hafızaların üstünde olmasına karşın, kişisel belleklerimiz doğru zamanda başka türden belki de ezilenlerden yana gerçeği ortaya çıkarabilecektir. Şahsiyet, dizi olarak ele aldığı konuların toplumsal ve siyasal temasları ayrıca yan karakterlerin toplumsal kategorilerini gündelik anlatımlarla aktarması bakımından da incelikli bir iş yaptı. Hiçbir karakter marjinalize edilmeden ancak kendi gerçekliği içinde öyküye dâhil olduğunda özellikle cinsel yönelim, taciz, tecavüz, istismar, ırksal ve mahalle baskısı temalarını tekrar önümüze koyuverdi.

ŞAHSİYET’İ NE ZAMAN İZLEMELİ?

Dizinin bol göndermeli anlatımları arasında sanırım birbirine en yakın olanları, dizi içinde birbirine en uzak kalanlardı: Ceviz AğacıNâzım Hikmet ve Amok Koşucusu Stefan Zweig. Dizi bir de bu şiiri ve bu kitabı okuduktan sonra izleyin. Ya da başka bir zaman.


[1] Bursa İznik 2013; Manisa Selendi, 2016 vd. bunların tamamında ilçedeki roman vatandaşlar, diğer vatandaşlar tarafından kitlesel olarak saldırılara maruz kalmıştır.  

[2] Batman’da 14 yaşında G.’ nin, yanında çalıştığı Yıldız Ç. Tarafından sistematik olarak cinsel istismara maruz bırakıldığı ortaya çıkmıştır.

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir