İNSAN KENDİ YARATTIĞI ŞİDDETİN ESİRİDİR

YENİ ÇIKANLAR – ARTER’in kapısına vardığımda cama yapıştırılmış afişi okumam uzun sürmedi:  JAKE & DINOS CHAPMAN ANLAMSIZLIK ÂLEMİNDE. Elimdeki çantanın ağırlığını tartıyorum onu bir kaç saat taşıyabileceğime ikna olunca yokuştan aşağıya doğru kendimi salıp içeri giriyorum.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Mesel I

Servis durduğunda ben de kısa uykudan uyanmıştım. Tüm günün ardından servislerde biriktirilen bu kestirmeler birer ödül gibiler. Tam bir uyku değil elbette, sadece bir mola. Çünkü gözlerimin önünde halen bir monitor ve akan sayılardan oluşmuş metinleri görüyorum. sayılar dijital dünyanın atomları. Artık herkes ve her değer bir sayıyla temsil edilir durumda.  Okuma oranınn düşük ama ticaretle uğraşanların bol olduğu Türkiye’de  sayıların sözcüklerin yerine geçmesi gayet açık. Sayılar bu evrenin performans göstergelerini işaret ediyor. Metroya doğru ışıklarda bekliyoruz. Kırmızı ışık yansı diye butona basıyorum. Aralıklarla ‘lütfen bekleyin’ diyor. İkinci tekrara ulaşmadan koşup arabaların aralarından karşıya geçenler var. Bekleyenler fırsatı bulduğunda karşıya geçiyor. Temiz havaya çıkmış bir köpek gibi uslu duruyorum henüz. Türkiye’li öğrencilerin PISA testinde 72 ülke içinde 50. Sırada olduğunu anımsıyorum. Oysa az önce yanımdaki insanlar çok bilinmezli fizik probleminde herkesi karşıya geçirecek çözümü bulmuştu. İstanbul’da metro durağını görüp metroya ulaşmak için kat edilen mesafenin gidilecek mesafeden daha uzun olduğu duraklar olduğunu biliyorum.  Metronun Şişhane durağından İstiklal Caddesi’ne çıkmaya çalıştığınızda beni anlayacaksınız. Tek askıda laptopu taşıyan omzumdan elime alırken son merdivenleri çıkıyorum.  Telefondan haber yapan radyolardan birini dinliyorum.  Günün özetlerini dinliyorum.

KHK ile üniversitelerden uzaklaştırılan ve uzaklaştırılan akademisyenlerle dayanışma için  Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Yerleşkesi’nde bir araya gelen kitleye polis müdahale etmiş.
Müdahalede kimi akademisyenler yaralanmış ve gözaltına alınmışlar.
Polis müdahalesi sonrasında Cebeci Yerleşkesi’ne gelenlerden biri  de 82 yaşındaki Korkut Boratav’dır. Korkut Boratav’ın Cebeci Yerleşkesi’nde olması hem kişisel bir vicdanın hem de toplumsal tarihin dökümüdür.
Babasının Pertev Naili Boratav 1948 yılında, kendisinin1980 yılındaki kıyımda, 686 nolu KHK ile son asistanında akademiden uzaklaştırılmış olduğunu dile getirmiş Boratav.
KHK ile akademisyenlerin üniversiteden ihraçlar sonrasında  Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nün öğretim üyesi eksikliği nedeniyle kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış.
El Bab’ta ölen askerden Adana’nın yüreğin ilçesindeki ailesine şehit haberini vermek için askeri yetkililer ailenin kapısını çalmıştır.
Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Beyoğlu’ndaki şubesi  kimliği belirsiz kişilerce saldırıya uğrmaıştır.
İstiklal Caddesi üzerindeki kaız çalışmalarında 50.Yıl  Cumhuriyet Anıtı kepçelerin darbeleri sonrasında hasar görmüştür.

 

Mesel II

Radyoyu kapatıp kulaklığımı çıkarıyorum. Kalabalıktan  ve üstüme yürüyenlerden kaçınarak ilerliyorum. Bu kısa ve çaprıcı örnekler pek çok kişi için yaşamın anlamsızlığına işaret sayılmasına karşın aynı zamanda direnişin ve ortak mücadelenin de örneklerini sunuyor diye düşünürken, Narmanlı Han’ın reklam panosuna dönüşmüş cephesini farkediyorum. Huzur’un yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu Han’ın bir odasında yaşadığını umursamamak ama ilk Avrupa seyahatinde kentin ünlü yazarının heykeliyle birlikte fotoğraflar çektirmek var fıtratımızda. Anlamsızlık hali, çoğu kez mevcut dünyanın fiziken ve zihinsel olarak değişmesini ifade ediyor. Ne yazık ki bu değişiklik, aynı zamanda başka bir durumu da beraberinde getiriyor. Kendinin farkında olmak. Bu basit yargının yirmibirinci yüzyılda halen bir bunalıma yol açıyor olması şaşkınlık yaratmasın. İnsanlar varlığını sürdürülebilir kılmak, kendisini var edebilmek ve kendisine bir dünya kurabilmek için içinde bulunduğu evreni, evrendeki kendisini tanımak istiyor. İnsanın kendisini tanımadığını düşünmesi kulağa garip geliyor. Kalabalığa bakıyorum, caddeleri doldurmalarına karşın şehre ne kadar temas ediyorlar acaba? Şehir onların ne kadar farkında ve onlara göre inşa edilmiştir ki? İnsanlar kim olduklarına kendi başına erişemediğinde kendisinin kim olduğunun söylenmesine ihtiyaç duyuyor.  Wilhelm Reich Faşizmin Kitle  Ruhu Anlayışı’nda keşfettiği betimlemelerden biri faşizmin kitlesel ve bilinçli oluşu kadar, bu kitlenin yönlendirilmeye hazır, insan derisiyle kaplı olduklarıdır. Bu kadim ‘kendini bil’ şiarının insanlık tarihi boyunca süreglen yolculuğu kimi zaman hayatın anlamına ilişkin çok da olumlu referanslar sunmamaktadır. Bu referans noktalarına ilişkin pek çok tarih ve olguya her çağda denk gelinmektedir ne yazık ki. Temel sorunsal, bu anlamsızlık haline karşın nasıl bir yanıtı değil, aksine nasıl bir yöntemi önerdiğimiz olacaktır.

ARTER’in kapısına vardığımda cama yapıştırılmış afişi okumam uzun sürmedi:  JAKE & DINOS CHAPMAN ANLAMSIZLIK ÂLEMİNDE. Elimdeki çantanın ağırlığını tartıyorum onu bir kaç saat taşıyabileceğime ikna olunca yokuştan aşağıya doğru kendimi salıp içeri giriyorum. İçeri kalabalık değil ama, kalabalıklaşacak belli ki, herkesin gözü kapıda. Çantam xray makinasından geçerken ben de montumu çıkarıyorum. Beklediklerinin ben olmadığımı anlayanlar tekrar telefonlarına dönüverdiler. Sergi broşürünü alıp kalabalığı arkamda bırakarak merdivenlere doğru harekete geçtim. Sergi üç kata yayılmış durumda. Zemin Kat’a varmak için merdivenlerin başına geldiğimde duvarda gülümseyen üç yüz ile karşılaştım[1]. Gülen yüzlerin etkisi kattaki diğer eserleri görünce dağılıp gitti. Zemin kattaki hava o denli ağır ve eserler yorucuydu ki bir süre sonra çantadan kurtulmak istedim. Bir kenara bırakıp Chapman Kardeşler’in eserlerini seyre daldım.  Özellikle Tüm Kötülüğün Toplamı ve Neşesiz Ayaklar insanlığın belleğindeki zalimliğin ve dehşetin tarihsel sergilenmesi gibi. Tüm Kötülüğün Toplamı’nda  Nazilerin toplama kamplarından birinin yansımasını görmekteyiz. İlk bakışta oldukça renkli, çoşkulu ve kalabalık bir kompozisyon sunan çalışmaya yakından bakıldığında kulelerin ölen insanlardan oluştuğu, yollara dikilmiş haçlara insanların çivilendiği görülüyor.  Kompozisyondaki, ölümün dehşetliğiyle onun renkli ve canlı sunumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor sanırım.  Camekanın etrafını dolaşırken, devriye atan Nazi aracının halen çalışır vaziyette olduğunu fark ettim. Subay bu ölüm kampının büyüklüğünden, işleyişinden memnun şekilde ‘sakatlanmış ve parçalanmış bedenlerin çekiciliğini’[2] gözlemliyor  Yirminci yüzyıl şiddetin doruğa çıktığı  yüzyıl olarak  tarihe geçerken, hem şiddetin etki alanın büyümesini hem de şiddetin konusu olan nesnelerin çeşitlendiği gözlemlenmektedir.  Tüm Kötülüğün Toplamı savaşın genişlemesini imlerken, Neşesiz Ayaklar ise şiddetin mağduru olanların çeşitliliğine vurgu yapmaktadır. Neşesiz Ayaklar’da tıpkı Tüm Kötülüğün Toplamı’nda olduğu gibi görünürde olan şiddete rağmen  şiddetin varlığını yok sayanlar toplumda hep var olmuştur. Şiddetin, terörün sıradanlaşmasına en büyük katkı yaşamın bürokratikleşmesidir. Militanlaşan kişilikler en olası değişimle daha çok şiddet içeren bir dünya doğurmaktadır.

Birinci katta sergiyi biricikleştiren çalışmalardan birini görmek mümkün: Retrosboktif. Çalışmalara bakıldığında bir neslin resim dersinde kullandığı mukavvaların malzeme olarak kullanıldığını görüyoruz.  Elbette malzemenin sanat eserlerinde kullanılmasına ilişkin tartışmalar çok geçmişte kaldı. Ancak bu eserlerdeki malzeme kullanımına şüphe ile yaklaşmakta fayda var. Mukavvadan oluşan bu eserler aslında, sanatçılarıni belli başlı yapıtlarının yeniden üretimleridir. Chapman Kardeşler’in deyişiyle ‘kültürel değeri sıfır olan’ işler  üreterek, sanat eserlerindeki ‘içeriğin anlamdan boşaltılmasına’  sağlamaktadır.  Peki neden? Şu an galeri içinde her eserine dakikalarını ayıran, kendi değer dünyalarıyla eser arasında görünmez köprüler kuran bu insanlar tek tek her esere birer anlam yüklemiyorlar mı? Sanatseverler bunca  değeri, işlevi sanat eserlerine yüklerken, Chapman Kardeşler’in eylemi sanata dair nasıl bir yöntemi önermektedir, acaba? Sadece kendi işlerinin ‘tekrar üretimlerinden’ değil, sanata dair bakış açılarının yansımasını görmekteyiz. Aynısı Hatta Daha İyisi çalışmasında Tracy Emin’in bilinen yapıtlarından olan ‘Bugüne Kadar Beraber Olduğum Herkes’ini yeniden üretirler. Tracy Emin, bir yangında eserlerinin kül olmasının ardından işlerinin tekrar edilemez olduğunu öne sürerek ‘aynı yapıtı üretmeyeceğini’ dile getirmiştir. Chapman Kardeşler için bu yanıtın yeterli olmadığı ortada.

Son kata geldiğimizde karşımızda Mc Donald’s’ın palyaçosunu bir uçağın kokpitinde New York’a doğru giderken görürüz. Yanındaki Grimace’e ve izleyicilere manzaradaki altı farkı bulmamızı söyleyen eseriyle[3] karşılaşıyoruz. Sorunun Mc Donald’s’ın palyaçosundan gelmesi, dünyanın giderek McDonaldlaştırıldığını iddia eden sosyologların[4] da gündeminde. Artık, İstiklal Caddesi’nde olmakla Praca de Comercio’da olmak arasında bir fark kalmamaktadır. Bu benzerliğe ve barbarlığa dikkat çekercesine salonun ortasında  Afrika kabile sanatının ikonografisinin yüklü olduğu bir eser bulunmaktadır.  Tam karşısında da bütünlüğü bozulmuş bir bedenin mekanize şekilde tekrar yorumlandığı bir eser, Batı Uygarlığı’nın teknolojik temelli kavrayışını yakalamak mümkün. Bu algının en yoğunlaştığı alanlardan biri de bedenin politik bir alanda değerlendirilmesinde görülebilir.

Dünyada kadın hareketlerinin en önemli sloganlarından birinin ‘benim bedenim benim kararım’ olması şaşırtıcı değildir. Ancak beden politikası sadece kadın hatta sadece toplumsal cinsiyet tartışmalarına sığdırılamayacak denli genişliğe sahiptir. Chapmanların işinde ortadaki mekanize yapının ortaya çıkardığı sömürüyü, yabancılaşmayı görmezden gelenleri anlatırcasına, mankenlerin gözleri oyulmuş ve ellerinde durmaktadır. Böylece zemin katta, toplama kampındaki veya buzul adasında yaşanan vahşetin varlığına sebep olan göz ardı etme arasında bir bağ kurmak kolaylaşmış oluyor.

Görevliler sürekli kenara koyduğum çantamı yanımdan ayırmamamı söylüyorlar. Haftaiçi bir sanat galerisindeyim. Biraz yorgun ve keyifsiz olsam da eserlere bakarken bari o sayılarla dolu bilgisayardan uzak tutmuyorlar beni. Neyse gözler üzerimde, daha da yoruyor bu beni. Sokakta, internette, iş yerinde gözler üzerimizde. Herkesin bir diğerini izlediği ve bunda herhangi bir anlamsızlık hali bulmadığı bir dönemdeyiz. Korkum daha da artıyor. Merdivenlere koyuluyorum.  Nick Hackworth’un küratörlüğü yaptığı ARTER’de sergilenmekte olan  ANLAMSIZLIK ÂLEMİNDE sergiside, kendini bilmeye ilişkin bir yanıt değil yöntem önerdiğini söylemek beni  memnun edecektir. Yanıt, mutlaklığın getirdiği körleşmeye neden olurken, yöntem  ise her daim güncellenebilir bir görme biçimini ifade eder.

Sergi 7 Mayıs 2017 tarihine kadar ARTER’de gezilebilir. Belki şehre bir film gelir, iklim değişir Akdeniz olur.

Notlar:

[1] Dünyaya Hükmetmek Suretiyle Dünya Barışı II, III, IV (2013)

[2] Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak,Türkçesi Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2005

[3] Kötülüğün  Axminster Kilimi (2008)

[4] George Ritzer, Toplumun McDonaldlaştırılması,Çeviren Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yayınları,2012

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir