İKİ NEHİR ARASI: VİCDANİ RET OKUMASI

YENİ ÇIKANLAR – Okunmamış her kitap kişisel kitaplığımdaki ‘yeni çıkanlar’ köşesinde durmaya devam ediyor. Bu kitaplar arasında kimi zaman bir klasik kimi zaman çağdaş bir kitap olabiliyor. Bazen de bir kitabı yine okumak istediğimde bu rafa usulca yerleştiriyorum.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Altar Kaplan’ın Alfa Kitap tarafından 2019 yılında yayımladığı İki Nehir Arası,  bu baharda okuduğum ‘zamanlamasıyla’ da ilginçliğini beraberinden getiren bir kitap oldu. Bir arkadaşımın önerisiyle edindiğim kitabı hızlıca karıştırdığımda arka  kapak yazısında bir savaş öyküsünü barındırdığını anladım:

“Savaşın hikâyesidir bu, hayali bir ideolojinin peşinde birbirlerini, hiç tanımadıkları, belki de normal hayatta  arkadaş olabilecekleri başka insanları öldürmenin hikâyesidir. Herkes, her şey bu hayali ideolojinin kurgusal varlığının insafına kaldığında yaşananların hikâyesi…”[i]

Savaş öyküleri dinlemek, okumak veya izlemek çok da tercih ettiğim konulardan biri  değil. Ancak, savaş hali, benim beğeni tercihimin çok ötesinde ‘insanî değerlerin’ kristalize olduğu  anlara şahit ediyor. Tarihi anlatıların büyük kahramanlardan sıradan kişileri ve nesneleri özne olarak odağa yerleştiren paradigmaya dönüşmeleri bir yandan da savaş anlatılarının çoğalmasına, insancıllaşmasına neden oldu.  Ama aynı zamanda büyük resimdeki, savaşın nedenini sorgulamayı da güçleştirdi. Kimse, insanları savaştıran kararları alan politikacıları, asker bürokrasiyi filmin veya kitabın sonunda anımsanmıyor. Çünkü savaş kararı vermek her zaman politik ancak gayri insanı bir karardır.

“Özellikle geniş ölçüde bir savaşa hazırlanmak, yöneticilerin kaçınılmaz olarak kaynaklara müdahalesini gerektiriyordu. Bu durum vergilendirme, iaşe ve  kendi kurduğu yapıyı yönetmenin altyapısını  oluşturuyor ve genellikle hizmetine  girdiği ordu ve donanmadan daha hızlı gelişiyordu. Altyapıyı yönetenler iktidar sahibi olup kendi adlarına çıkarları oluşuyor, bu çıkar ve iktidarları belirli bir devlerin yürütebileceğ savaşın nitelik ve yoğunluğunu belirliyordu.[ii]

İki Nehir Arası’nı okumaya başladığım hafta aynı zamanda yönetmenliğini Mel Gibson’ın yaptığı, başrölünü Andrew Garfield’ın oynadığı Hacksaw Ridge (Savaş Vadisi) filmini de izlemiştim. Filmin ana kahramanı Desmond T. Ross’un,  İkinci Dünya Savaşı’nda Okinawa Muharebesi’nde eline silah almayı reddedmesine karşın onlarca askerin hayatını nasıl kurtardığını izliyoruz. Gerçek bir hikâyeden esinlenen film gerçekçi şiddet sahneleriyle savaş meydanını ‘romantizme’ mahkum etmeden seyirciye aktarıyor. İkinci Dünya Savaşı konvansiyonel savaşın yayıldığı alan, ölen ve zarar gören canlılarıyla geçen yüzyılın en büyük felaketlerinden ve utançlarından biri olarak kendisini pek çok sanat eserinde tekrarlıyor. Altar Kaplan’ın İki Nehir Arası da İkinci Dünya Savaşı’nı kendisine fon edinerek savaşı, mobilize edilmiş bir ‘kötücüllüğün’ komşulukları, insanları, hoşgörüyü ve etik değerleri nasıl yok ettiğini Alman bir ailenin başından geçenleri odağa alarak aktarıyor.

Altar Kaplan’ın hem zaman hem de mekân olarak kendisine mesafeli olan zamanmekânı  romanın fonuna yerleştirmesi pekçok soruyu beraberinde getirmekle birlikte, İki Nehir Arası, romanın kahramanı olan ailenin  tutumlarıyla evrensel bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Toplumsal kötülük anında bireysel reddedişlerin ‘konumu nedir’

“Bu kitap, Yahudi halkının gelmiş geçmiş en büyük felaketiyle ilgili değildi[r]; totalitarizmle ilgili bir anlatı veya Üçüncü Reich zamanındaki Alman halkıyla ilgili bir tarih de değildi[r]; son olarak kesinlikle kötülüğün doğasıyla ilgili teorik bir çalışma da değil[dir].”[iii]

Elbette Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabı etrafında gelişen tartışmalara burada değinmeyeceğim. Oldukça geniş ve zengin bir içeriğe sahip bu tartışmalardan biri Kaplan’ın kitabında da izlerini bulabileceğimiz  bir konuyla örtüşüyor. Kötülük hali, toplumsal olarak marjinalleşmiş – karşıtından nefret eden, sapık, sadist, bağnaz hasta ruhlu ve cani- birinden değil, esasında toplumsal olarak normal kabul edilen  karakterlerlerden gelebileceği yönündedir. Özellikle, büyük ve organize yok etmelerin gerçekleştiği ‘nihai çözümler’ duru, sıradanlaşmış deneyimi gerektirmektedir. Bu bakımdan Kaplan, İki nehir Arasında ile evrensel bir temayı, Türkiye coğrafyasından uzakta ele almaya çalışırak meseleyi tartışmayı daha  sakin sularda yürütmenin imkanlarını bize  sunuyordu. Ancak, kısa bir süre içerisinde  daha önce kulislerde sesledirilen bir gelişme kesinleşti: Türkiye’deki zorunlu askerlik rejimine bedelli askerlik seçeneği daimi olacak şekilde yerleştirildi. Elbette bu seçenek ne pasifist Desmond T. Ross gibiler içindi ne de İki Nehrin Arasında’nın ‘zoraki askeri’ Erwin Hoffmann gibiler için. Tamamiyle devletin ekonomisiyle ilgiliydi.

Oldukça iddialı söylemlerine karşın, Türkiye’deki erkeklerin çok azı askere gitmek istemektedir. Politikacılar bu talebi bildiğinden hem siyasi bir rant hem de ekonomik bir araç olarak bedelli askerliği her zaman rafta tutmuşlardır. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bulunan ve mahkum edildiği onca davaya karşın, Türkiye, askere gitmeyi hiç istemeyenlere dönük hukuki bir karar almamıştır. Vicdani ret ülkede hukuksuz bırakılmıştır. Oysa ki, ‘öldürmeyeceksin!” on emirden biridir. İster kutsal kitaplardaki isterse hukuk kitaplarındaki diğer kurallar, insanın, hayvanın canının nasıl çalınacağının /öldürüleceğinin teorik ve pratik izahatlarını içerir.

Elbette Kapla’ın İki Nehir Arası’nı pekçok bağlamda değerlendirmek mümkün. Ancak kitabı vicdani ret meselesinin odağından bakarak okumak, kanımca kitaba başka bir pencere sunacaktır. Kitabın kahramanlarından biri olan Erwin Hoffmann’ın askere alınma işlemindeki diyaloğunu aynen alıntılıyorum.

“Dolduracağım formu  görevli subaya uzatınca subay kibarca neden geri hizmette çalışmak istediğimi sordu. Ben de tüm samimiyetimle savaşmak istemediğimi, kendi isteğimin dışında askere  çağrıldığımı, ayrıca  yaşımın cephe savaşı için oldukça geçkin olduğunu söyledim.

 

“Subayın tavrı aniden değişti ve bana nefretle bakarak gözlerini devirdi, ardından kızgın bir tavırla Alman ordusundan korkaklara yer olmadığını, aynı yaşlarda olduğumuzu, herkesin isterse bir mazeret bulabileceğini söyledi.

 

“(…) Binadan dışarı hızlı adımlarla çıkıp merdivenlere oturdum, ellerim titreye titreye kâğıdı cebimden çıkarıp açtım ve yavaşça  gözlerimin hizasına doğru yaklaştırdım; 274. Öncü İstihkam Bölüğünde er olarak görev yapmak üzere atanmıştım.[iv]”

Bu diyaloğun yansımalarına  kitabın ilerleyen bölümlerinde denk gelmek mümkün. Hoffmann’ın askeri görevliyle giriştiği diyalog okuyucuya kitaba dair üç temel noktada ipuçları vermektedir. Öncelikle Hoffmann’ın askere gitmek konusundaki gönülsüzlüğünü kendisinden duyuyoruz. Askeri görevlinin sözlerinde militarize edilmiş bir devlet aklının örneğini görüyoruz. Son olarak da dönemin Alman ulusunun iki farklı katmanının karşılaşmasına tanıklık ediyoruz. Bu üç  olgu, kitabın farklı karakterlerinin öyküye müdahalelerini de açımlamaktadır.

Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin toplumsal soruna dair bulduğu çözüm, radikal bir müdahaleyle toplumun ‘tek millet, tek devlet ve tek lider’ etrafında birleştirilmesiydi. Yaşanan toprak kayıpları, ekonomik çöküş hem ülkenin dışına dönük hem de ülke içinde düşmanlar olduğunun benimsenmesini kolaylaştırmıştır. Bilindiği  gibi, bu dönemde saf Alman ırkından hariç herkes düşman ve ‘hastalıklı olarak’ toplumsal düzlemden dıştalanmış son aşamada da öldürülmüştür. Bu noktada tüm devlet memurlarının ve askerlerin sadakay yeminlerini anayasa üzerine değil, Adolf Hitler’in kişiliği üzerine etmelerini yasalaştırarak, kendisi ve devlet hatta insanlar arasındaki duyumsal sınırı yok etmiştir. Thomas Hobbes’ın kurgusal eseri Leviathan,  Hitler ve 1930-1945 Almanya toplumunda somutlaşmaktadır. Hitler bu toplumu ancak ve ancak askeri bir zihinle etkili ve itaatkar kılabilmiştir.  Her şeye karşın, dönemin Alman toplumunun tamamının bu gayriinsani düşünceleri ve tutumları benimsediğini söylemek elbette güç. Bu girişimlerin tek tek ve gizli şekilde gerçekleşmesinden dolayı elbette keşfedilmeyi bekleyen pek çok hikayeyi de barındırıyor.

Kaplan’ın Erwin Hoffmann üzerinden cepheleri ve askeriyeyi anlattığı romanında, eşi ve eşinin yer değiştirmeleriyle dönemin Almanyasının düşünsel, ekonomik, siyasi ve toplumsal dönüşümlerine dair bilgiler ediniyoruz. Kitap modern edebiyatın klasikleşen anlatılarından biri olan mektuplardan ve kartlardan oluşuyor. Erwin Hoffmann’ın eşine, kızına; eşinin Hoffmann’a yazdığı mektuplar romanın ana aksında durmaktadır. Romanın diğer karakterlerinin de mektuplarla olan ilişkisi  romanın anlatıcısını çoklayarak tek düze olmayan bir okumayı olanaklı kılmaktadır. Bu mektuplarda itiraf ve itirazları çok daha net yakalamak mümkün. Ayrıca, çağın teknolojik olanaklarını düşündüğümüzde mektup esasında haberleşmenin de tek yolu olarak karşımıza çıkmaktadır. Mektuplar teknik olarak da kahramanların ‘iç monologlarının’ daraltıcı ve otistik yapısından kurtararak okuyucuya daha geniş mekânlar ve toplumsal dünya sunmaktadır. Böylece hem itiraz ve itirafların hem de mektupların dolaştığı mekânların öyküye yerleştirilmesiyle, roman kahramanlarının iç ve dış çevre dengesinin de mektuplar aracılığıyla kurulduğunu görebiliriz. Kahramanların gündelik meseleri –eskimiş bir haber olarak değerlendirileceğini bilmelerine rağmen- mektuplarla birbirlerine aktarıp  mevcut siyasal aklı ve toplumsal görünümü ifade etme arzularını mektuplarda gözlemleyebiliyoruz. Mektup bir teknik olarak bu imkâna sahip olarak da bilinçli bir seçim olduğunu hissettiriyor.

Klara Hoffmann’ın iki tür mektup yazdığını görürüz. Birinci mektupları eşine postalar. Hem kızıyla kendi durumlarından haberdar olmasını sağlar hem de Erwin’e sorular sorarak ondan haberdar olmayı amaçlar. Gayet resmi ve ölçülerek yazılan bu mektupların aksine diğer mektuplarında daha samimi yer yer itiraf dolu ifadelere yer verir. Çünkü bu mektupları postalamaz, ‘çıldırmamak için yazar’. Diğer mektupların ‘gözden geçirildiğini’ bilen Klara sadece bir kez gönderdiği mektupta ekonomik sıkıntıdan dolayı yakınır ve mektup görünüşte eşine dönük yazılmış gibi görünse de esasında Alman Hükümeti’ne dönüktür. Klara mektubuna beklediği karşılığı da bulur.

Endişe tüm kahramanlara hakim olan temel duygulardan biridir. Yaşamından endişe edenlerin yanında, Kaplan, gelecekten, insanlıktan ve kendi benliğinden endişe eden kahramanlara farklı anlarda ve zamanlarda yer verir.

“Düşüncelerimi toparlayamıyordum. Kendimi bu kadar boş hissetmem çok tuhaftı. Savaşın yarattığı psikoloji beni etkisi altına almıştı. Korkmuyordum, daha çok endişeliydim. Keskin nişancılardan ya da mayınlardan veya askerlerden değil. Endişeliydim, çünkü kendimi artık bir insan olarak görmüyordum. İnsanlıktan giderek uzaklaşıp bir makineye dönüşmüştüm.”[v]

Makine benzeştirmesi de dönemin ruhuna en uygun kavramsallaştırmalardan biri dönemi netlemek adına önemli bir kullanım olarak dikkat çekmektedir. Hoffman’ın yukarıdaki itirafı aynı zamanda romanın başında zorla katıldığı ordunun bir neferi olarak nasıl ‘kişiliksiz’ bırakıldığının da anlatısını içeriyor. Makineleşme 20.yüz yılın başında ekonomik verimliliğin en önemli stratejilerinden biriydi. Pek çok ülkede bu uygulama o denli vermli oldu ki toplumsa alanda da  kullanılmak istendi. Ancak, makineleşme aynı anda teknik bilgiyi, uzmanlaşmayı, alt ve üst denglerini, öznelliğin yok olmasını esasında hiyerarşiyi yaratmaktadır. İster üretim bandında olsun, isterse sanat üretiminde hatta psikolojik alanda olması bile meseleye bakışı özneler arasında değerlendirmeye izin vermeyen bu düzlemde herkes ve her şey ancak muadilinin var olup olmamasına göre kıymetlendirilmektedir. Hoffmann’ın kendisine dönük ‘makineye dönüştüm’ ifadesi, yabancılaşma kavramının roman üzerinden aktarılması olarak okunabilir.

Makineleşmiş bir toplumun veya kişinin duygusal zekası ve düşüncesinden ancak artçı söylemleri üzerinden bahsedilebilir. Bütünlüklü bir söylem hem tutarlılık hem de devamlılık açısından mümkün değildir. Bu bağladam vicdani ret öncelikle kişisel bir farkındalık olarak, kişinin kendisine olank içgörüsünün politik, etik ifadesidir. Bu bağlamda modernite karşıtı bir duruş içinde olduğunu söylemek mümkün. Kaplan’ın kahramnlarının vidani değerlere sahip olduğunu söyleyebilmek ile birlikte vicdani ret içerdiklerini ifade edemeyiz. Ancak kitap vicdani ret söyleminin karşıtı olduğu kurumların ve kişiliklerin yıkıcı etkilerini büyük bir fonun önünde sunmaktadır. Samimiyetsizlik, militarist zihniyet ve insani değerlerin yıkıcılık uğruna dönüşümü.

Vicdani ret, kişisel olduğu kadar toplumsaldır, ancak hiç bir vicdani retçi, kendisini diğer vicdani retçilerin temsilci olarak görmez ve ifadesinde buna yer vermemiştir. Çünkü, temsiliyet ve kurban metaforları baştan aşağıya hiyerarşik toplumsal düzlemin yansımasını içermektedir.  Türkiye’nin ilk vicdani retçilerinden Tayfun Gönül’e kulak vermenin zamanı:

“Biz antimilitaristler, hangi “ kutsal” dava adına olursa olsun insanların, “düşman”ı öldürmek ve yok etmek amaçlı, emir komuta zincirine dayanan, liderlik kültüne yaslanan örgütlenmeler oluşturmasına karşıyız.”[vi]

Her ‘yenik’ kitle bir kahraman doğurma sancısının karşılığını bulduğunda ona kopmaz bağlarla bağlanır. Ancak, doğumdan o kadar yorgun çıkar ki, yavrusunu takip edebilecek gücü ve denetimi yerine getiremez. Böylece bir anda tıpkı Leviathan’ı yaratan sözleşmeci toplum gibi özgürlükleri karşılığında kendi ihtiyaçlarını sunan bir canavar yaratmış olur. Kaplan’ın kitabında elbette bu canavarın yok oluşunu değil bu canavarı yaratan, kahramanını arayan bir toplumun sıradan kötülüğünü okuyoruz.

“Her şey bir an meselesi. Anlaşılan dünya karşısına dikilip bir piçi durdurmuş olsa da farklı bir yerde başka bir fahişe kızışmış. Tüm kahramanlara lanet olsun! Biricik Lotte’m, tüm kahramanlar tarihin zavallı bir kölesi sadece.[vii]”


[i] Altar Kaplan, İki Nehir Arası, Alfa Kitap, 2019. Kitap arka kapak yazısından.

[ii]Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, İmge Kitabevi, 2001, s.49

[iii]Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı Adlof Eichmann Kudüs’te, Çeviren Özge Çelik, Metis Yayınları,2018

[iv]Altar Kaplan, İki Nehrin Arası, Alfa Kitap, 2019, s.14-15

[v]Altar Kaplan, a.ge. s.268-269

[vi]Tayfun Gönül, Vicdani Anarşizm Sözler Yazılar, Kaos Yayınları, 2014,303

[vii]Altar Kaplan, a.ge. s.436

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir