HAYAT ÇUKUR DOLDURUR, BEDEN ÇİLESİNİ TAMAMLAR

YENİ ÇIKANLAR – UNIQ Galeri’de küratörlüğünü Ezgi Yıldız’ın yaptığı Kesik ve Çukur sergisi 13 Aralık 2018’e kadar sanatseverlerin ziyaretine açık. Aynı zamanda serginin sanatçılarından olan Can Akgümüş’ün kaleme aldığı metinden yola çıkan Sergi’nin küratöryel kurgusu üç kavramsal düzleme yerleştirilmiş durumdadır: Hayat, Yüz ve Beden.  Sanatçıların işleri bu bağlamlardan faydalanılarak değerlendirilebilir. Kolektif serginin sanatçıları Osman Dinç, Kemal Seyhan, Erol Eskici, Güneş Terkol, Başak Bugay, Gizem Akkoyunoğlu, Can Akgümüş, Tayfun Gülnar, Bekir Dindar, Sadık Arı, Gökçen Cabadan ve Can Küçük şeklindedir.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Can Akgümüş’ün anlatısına başvurmadan önce sergiye dair birkaç nokta üzerinden genel bir değerlendirmeyi öncelemek gerekir. Sergi kavramsal olarak üç düzlemde sunulmakla birlikte esasında evrenin kavrayışına dönük temel iki fiziksel paradigmaya bölündüğünü söyleyebiliriz. Birinci paradigma esasında insanlık tarihi açısından kronolojik olarak daha erken olan modern çağın doğrusal, ölçülebilir ve öngörülebilir yaşamıdır. Bu çağda edebiyattan siyasete, düşün alanından sanat alanına, bilimden moral dünyalara kadar pek çok başat aktörlere sahiptir. Rousseau, Newton, Descartes,  Da Vinci, Cervantes bu isimlerden yalnızca birkaçıdır. Değişen karakterlere, coğrafyalara ve çağlara karşın, modernizmin en önemli özelliği hangi alanda olunursa olunsun muğlâk bilgilerden kurtularak standardize, öngörülebilir bir ‘yarın’ kurgulamaktır. Herkesin rolünü bildiği bir toplum, bu toplumun var ettiği modern devlet, tekrarlanabilir bilginin kurumları olarak akademiler, doğanın bilgisini estetize etmeye çalışan sanat eylemi ve gündelik yaşam pratikleri vb. düşüncesini, kendisini, evrenini dönüştürebilme cesareti yüklenen bireyi baz almaktadır.

Bu evrenin en önemli repertuar aracı bilgidir. Bilgi, uzun modern çağ boyunca dönüştürücü niteliğini her alanda tekrarlamış, teorik alandan pratik alana oldukça hızlı geçişler sağlanmasına dayanak olmuştur. Bilginin bu denli işlevsel olmasına olanak veren niteliği ‘bilginin saflaştırılmasıdır’. Saf bilgi, o bilgi hangi alanda kullanılacaksa diğer bilgi niteliklerinden arındırılmasını ifade eder. Böylelikle, bilgi, nesnelleşerek tekrarlanabilir hale gelir. Pratikleşen bilginin artan dolaşımı ve güncellenebilirliği bilgiyi mutlaklaştırarak ‘hakikat’ seviyesine çıkartır. Newton’un veya Freud’un yaklaşımlarına yakından bakıldığında nesneleri farklı da olsa bilginin yansımalarının benzerliği dikkat çekicidir. Newton’un kütle çekim yasasını incelediğimizde kimi ‘değişkenleri’ yok saydığını görebiliriz. Benzer şekilde Freud’un tüm yaratıcılığına karşın, kültürel ve sosyal olgulardaki bağıntılarda indirgemeci bir yöntem kullandığını görmek şaşırtıcı değildir.

ŞAHİT OLUNABİLİR BİR HİKAYE

Bu evrende ‘kesikler ve çukurlar’ daha tartışma öncesinde gözden çıkarılmakta hatta itibarsızlaştırılmaktadır. Bu bağlamda modern paradigmanın odağında her türlü düalitenin olduğunu söylemek zorunluluktur. Her söylem beraberinde karşı bir söylemi getirmek zorunda olduğundan, bir düşünce, en nihayetinde kendi karşıtını da doğurmakla kendini sürdürülebilir kılmaktadır. Çünkü rekabet ve zenginleşme bu paradigmanın başarı ölçütlerindendir. Serginin kavramsal ilk bölümünü oluşturan ‘Hayat / Başlangıç ve Bitiş’ bölümünü Can Akgümüş uzunca tarif ediyor:

İki nokta arasında katedilen mesafe, yani ölçülebilir uzam; bize hesaplanabilir, kanıtlanabilir ve hatta şahit olunabilir bir hikaye yazılmasını sağlar. Uzay boşluğunda tek bir nokta şüphesiz biriciktir ancak tam da bu sebeple tek başına “biricikliği” çok anlamlı değildir. Çünkü sonsuz uzayın her bir köşesini bu biricik noktalar kaplamıştır. Ancak iki nokta arasından geçen çizgi sayesinde meydana gelen bu kavuşum, noktayı kendi kapladığı alandan kurtarır, kendi bağlamından koparır ve onu “durumdan” çıkarıp ender bulunur bir “sürece” dönüştürür. Ardından çizginin üzerine ağırlık gibi oturan derinlik, baskı kurarak çizgiyi üçüncü boyuta taşır. Sonsuz noktalardan oluşan uzayda açılan bu kesik artık zamanla büyüyerek bir yarığa dönüşecektir.

Kesiğin üzerinden geçen “zaman” önceleri çukura doğru akar, dip noktasına eriştiğinde derinleşir. Böylece birikerek çukura dolmaya başlar. Yavaş yavaş her yeri kaplar, yokuş yukarı tırmanarak yükselir, hafifler ve nihayet sonuca; yani en başta seçilen her iki noktaya da ulaşarak pürüzsüz bir yüzey oluşturur. Süreç sona ermiş, yarık dolmuş, kesik kapanmış ve döngü tamamlanmıştır. 

Sadık Arı

Modern paradigmanın karakterini yorumlayabileceğimiz pek çok örnek bulabileceğimiz sergide Osman Dinç’in ‘Sistem 3’ (2017) yapıtı kusursuz tekniği, pürüzsüz düzlemi ve kavramsal anlatısıyla başlı başına stereotiptir. Dinç’in yapıtında birbiriyle uyumlu olan tüm parçalarını incelediğimizde pürüzsüzlük, yapıtın göz ardı edilen kesitlerinin ve çukurlarının sonucudur. Burada kesitler yarayı değil aksine düzlemleri imlediğinden, eserdeki mükemmellik inandırıcılığını yitirmektedir. Osman Dinç’in Pi Artworks’ta (10.02–28.03.2018) gerçekleşen Balmumu Arıların Alın Teridir sergisini anımsadığımda Dinç ile Newton arasında oldukça kuvvetli bir bağ olduğunu iddia edebilirim. Özellikle Tayfun Gülnar’ın dağılan evrenine karşın Dinç, öngörülebilir ve sınırları belirgin, tüm fazlalıkları temizlendiği için pürüzsüz ama gerçeklikle bağını kopardığı için simüle edilmiş modern paradigma pratiğini gözlemliyoruz.

HER SINIR YAPAYLIKLAR BOZULARAK SONLANIR

‘Sistem 3’ yarattığı sinerji ile sergideki pek çok işle farklı bağlamlarda diyaloglarını sürdürüyor. Bekir Dindar’ın Ada işine baktığımızda da Dinç ile benzerlik görmek mümkün. Dindar’da eserinin bütününe hâkim olmak isterken bile tümevarım yöntemini kullanmak zorunda kalıyoruz. Tümevarım yönteminde bir yanıyla parçaları tek tek tarif etmemize karşın, sonuçta, bütünün parçaları kendisine dâhil ettiği bir anlatıyla karşılaşırız. Dindar’ın işine baktığımızda, denizde tamamı köpükler içinde bir insanı ve arkasında büyüyen adayı görüyoruz. Dindar’ın işinde insan, deniz ve ada serginin kurgusuna uyumlu şekilde üç bölüme ayrılmış durumdadır. Sınırları muğlâklaştırdığımızda ise insan, deniz ve ada hibrid şekilde bütünleşmiş olarak algılanıyor. Bu evrende insan, ada ve deniz arasında bir köprü niteliğindedir. Birbirlerini besleyen bu aktörler anı anlattığı kadar geçmişi de anımsatmaktadır: Durgun denizi köpürten insan, bir zamanlar dağ olan ada, bir göl olan deniz. Kimlik genel kanının aksine, ‘olmuş’ olandan öte ‘var oluşu’ kapsamaktadır. Ancak, öykü, modern çağın göz ardı edilen bilgisidir. Çünkü her sınır esasında yapay bir kategorileşmenin sonucudur. Denizle çevrilmiş bir kara olarak ada en nihayetinde bir başınadır. Tüm yeteneklerine karşın insan doğa ile çerçevelenmiştir. Oysaki her sınır yapaylıklar bozularak sonlanılır.

 

Serginin ikinci bölümünü Yüz / Ağız ve Göz’ kavramlarını eşliğinde takip ediyoruz. Can Akgümüş’ün belirttiği gibi “Yüz tüm bu hikâyenin tamamının resmidir.” Görmek modern paradigmanın en önemli eylemi olarak sadece bireyin çevresini tanımasını değil, esasında onu değerlendirip kavramasını da içermektedir. Jose Saramago’nun kült eserleri olan Görmek ve Körlük romanlarını ya da John Berger’ın Görme Biçimleri kitabını anımsadığımızda görmek sade duyusal bir eylem olmadığı gibi, göz de sadece bir organ değildir.  Can Akgümüş’ün Saklayıcı Dizisi’ (2018) yeryüzünün gözlerinden olan mağaralardan birini anımsatıyor.  Mağaralar ve kayalıklar yeryüzünün derin, yıkıcı ve dengeleyici evriminin meşakkatli sonuçları olarak karşımızdadır. 1994’te Fransa’da Chauvet Mağarası’nda bulunan at, gergedan, dağ keçisi, mamut, aslan, ayı, bizon, panter, rengeyiği, yaban öküzü ve baykuş resimleri imgeye dönüşen hayalin mekânı olarak zamanı aşarak Akgümüş’ün işinde tekrar karşımıza çıkmaktadır. Mağaranın karanlığında kayaçların öngörülemez etkilerini, bozulmalarını ve yarılmalarını kişisel belleğin oluşumlarıyla özdeşleştirebiliriz.

Bekir Dindar – Ada (2)

Erol Eskici’nin ‘Özneler’ (2014) serisine eğildiğimizde yalın ancak etkileyici bir yorum ile karşılaşıyoruz. Farklı kişilerin portrelerinden oluşan seride, karakterlerin oluşmasının desenlerini izliyoruz. Elbette kişilerin ve toplumların hayatında farklı olay ve olgular farklı şiddetlerde dönüşümlere neden olabilir. Öngörülebilir olmayan bu dönüşüm fazlarında kişi, kendi öyküsünü işleyen özne-nesnedir. İnsanın öyküsü içinde dönüşüm noktaları ne yazık ki genel olarak kayıplarla ilişkilendirilmesine karşın, her kaybın, aynı zamanda yeni bir adımı içerdiğini anımsamak gerekir: Kendi kaybımıza değer verirsek, kaybolduğumuzda bile aslında evimizde olduğumuzu fark edebiliriz. Eskici’nin portrelerinde olduğu gibi ister yeryüzünün ister kişinin moral evreninde olsun her kesit insanda işliyor.

Can Küçük’ün düzlemi kesen ayna işiyle iletişim halinde olan ‘Özneler’ serisinde Erol Eskici, portrelerin farklı yüzeylerini bozarak esasında kişinin yıllar içindeki fiziksel değişimini göstererek dönüşen, dönüşüm anlarındaki kesitlerini, çukurlarını imleyen bir çalışmaya imza atmış. Çağımızın tek tipleşen beden estetiğini anımsadığımızda bedensel kesitler aynı zamanda kişisel tarihin kanıtları olarak bedende karakter kazanıyor.

Serginin üçüncü bölümünü oluşturan ‘Beden / Doğum ve Defin’ bölümüyle kurgu tamamlanmış gözükmesine karşın, aslında soruların yoğun olarak yanıtsız kaldığını görüyoruz. Başak Bugay’ın ‘Tek Dilek’, Gökçen  Cabadan’ın ‘Fountain of the Youth with Adam’s’ ve Sadık Arı’nın ‘İsimsiz’  işini bu bölüm kapsamında değerlendirebiliriz.  Doğum ve ölüm tıpkı yaşamın gerçekliğinde olduğu gibi sergide de modern paradigma ile karmaşıklık paradigmasının arasındaki ‘arafta’ konumlanmaya devam ediyor.

Hem doğum hem de ölüm bedenin başkalaşım yaşayarak yoktan vara, vardan yok’a doğru farklı evrenlere geçişleri temsil ediyor. Bireyin doğumu ölümü kadar toplumun doğumu ve ölümü de halden hale geçişi zorunlu kılmaktadır. Yeniden doğmak ve dirilmek için ‘peygamberin’ kıyamete yolculuğu gerekir: kıyamette çalan kıyam marşı dönüşümün ilanıdır. Ölüm boşluğu çeviren bir an olarak beden ve bedenin kalanlardaki imgesine dönüktür. Başak Bugay’ın ‘Tek Dilek’ (2017) işini anımsadığımızda kapalı bir yerde yatar halde duran karakterin arafta olduğu izlenimine kapılıyoruz. Ölü mü yoksa sadece uyuyor mu? Heisenberg’in Belirsizlik Paradoksu deneyinde olduğu gibi belki de hem ölü hem uyku hali birlikte gerçekleşiyor. Modern Paradigmanın karşıtı olarak,  doğrusal olmayan ve ihtimallerin evreninin yorumsanması. Bugay’ın işinde içerisi aydınlık ve ‘içerde gerçekleşenin’ henüz yeni olduğunu gösteriyor. Her şey olasılıklar halinde örtük öykülerin seyrinde ilerliyor. Zamandan bir kesit alındığında ancak, o anki duruma dair bir fikir edinirken bile aslında bugüne ait olmayan bir gerçeklikten bahsettiğimizi fark ediyoruz.

YENİ BİR DÜNYA FİKRİ NASIL DOĞAR?

Yazının başında serginin iki paradigmaya bölündüğünü belirtmiştim. Ağırlıklı olarak Modern Paradigma’ya referans veren işlere karşın, serginin niteliğini artıran kusurları, bozulmaları, kesikleri kabul eden Karmaşıklık Paradigması’dır. Akgümüş’ün sergiye dair küratöryel metnine eğildiğimizde de kesiklerin ve çukurların göz ardı edilmediğini aksine öne çıkarıldığını görmekteyiz.  Bu kaçınılmaz olanın, hakikatin, kendini duyumsatması olarak da yorumlanabilir, sanat üretiminin yapay kategorik etiketlerle işlemlenmesi olarak da tarif edilebilir. Karmaşıklık Paradigması’nın düşünürleri, biliminsanları, sanatçıları Modern Paradigma’nın bilgi kategorisinin dışına ittiği bilgileri geri kazandırmaya çalışmakla esasında evrenin büyüsünü geri vermeye çabalamaktadır. Gerçeklik, dünyanın, kişinin ve doğanın anlık halidir. Kusurları, yaraları ve eksiklikleriyle kişinin kendisini, evrenini, imkânlarını kabul etmesini içermektedir. Tayfun Gülnar’ın Karanlığa Karışan’ (2018) eserini ve Kemal Seyhan’ın ‘İsimsiz’ (2018) işlerini düşündüğümüzde öngörülebilir bir evrenden çok, tekinsiz ve belirsizliğin hâkim olduğu kozmos ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Osman Dinç’in işinin karşıtı olarak, evrenin merkezinde bu sefer parçalanmış bir insanlığın saçılmalarına tanıklık ediyoruz. Modern Paradigma’da insan bütünlüklü ve yetkin bir varlık olarak evrenin merkezindeyken, karmaşıklık paradigmasında insan tüm aktörlerden biri olarak tanımlanabilir. Ancak onların varlıklarına bağlı olarak ontolojisi bütünlenebilir. Evrenin genişliğine ve ömrüne dair tartışmalar bilim dünyasında farklı taraflarca konuşuladursun, insanın evrenin çukuru olduğu fikri,  insan, gezegen ve bilinmeyen varlıklarla birlikte ilişkisel uzay yaklaşımı için kanımca heyecan verici. Kendinden örgütlenebilir ve rastlantılara meyil vererek çağın gerçekliğini anımsatan bir çalışma. Evrenin kesitleriyle insanlığın kusurlarını anımsatan bir buluşma.

Kesit ve Çukur, sanatseverlere sadece estetize edilmiş yapıtlar değil aksine, önü arkası düşünülmüş, tartışmalarla boğulmuş, doğruların krizlerle dönüştüğü bir alan sunmaktadır.  Son dönemde sanat üretimde yoğunlaşan donuk tartışmalara karşın yaralanabilen, yaralanmış ve kusurları olan evren asıl gerçekliğimiz. Yeni bir dünya fikri, modern paradigmanın otistik evreninden değil, karmaşıklık paradigmasının kusurlarını kabul etme cesaretinden doğacaktır. “Hayat çukur doldurur, beden çilesini tamamlar.”

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir