GÜNEBAKAN ÇİÇEĞİ 91 YAŞINDA

YENİ ÇIKANLAR – Bir başkasının “Tanrı aşkına gitme” diye çevireceği cümleyi “Allasen gitme” diye çeviren Can Yücel yüreğine ağır gelmeden ‘piç etmeden’ geçirdi her gününü…

Attilâ Taş  attilatas@yahoo.co.uk

bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli

haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim

”İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdım” diyen “çirkin, haydan gelip huya giden bir huysuz, ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan”, baş eğmez bir anarşist, tepeden tırnağa aşk adamı, sözünü esirgemez bir dobra, modern şiirimizin Can Babası,  1926 yılının 21 Ağustos’unda “buluşmak üzere” diyerek palamar çözdü kainatın sahillerinden yeryüzü denilen ‘göğe bakma durağı’na.

1926 Ağustos’undan 1999’un Ağustos’una dek insandan, doğadan, siyasi tavırdan, aşktan, kısaca hayattan ibaret şiirden çeviriye yüzlerce ekmek kırıntısı, fasulye tanesi bıraktı önümüze; bırakmaya meylettikleri yüzünden hapislikler, işsizlikler çekse de.

Köylükler uykusunda döndü dönüyor sola
Güne bakıyor bebek büyüyen yumruğuyla
Başaklar gövderdi bak başkoydular bu yola
Şaltere uzanıyor Allaha açılmış el
Hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel

Kişisel ve toplumsal yaşamı kimi zaman öfkeli, kimi zaman alaycı, boyun eğmeyen bir dille capcanlı, coşkulu serdi önümüze; şiirin hayattan çıktığına inanarak. Hayatı şekillendiren insandır şiirinin kozası; içinden ne çıkarsa çıksın, neye meyletmiş görünürse görünsün hep insani, hep insana dair olacaktır.

Kan yasası bu insanın:  
Üzümden şarap yapacaksın 
Çakmak taşından ateş 
Ve öpücüklerden insan! 

‘BUNU SÖYLESE SÖYLESE CAN BABA SÖYLER’

Seveni de oldu, nefretten mezar taşını parçalayanı; şarap içiliyor gerekçesi ile ölüm yıldönümleri yaptırmayan, mezarı yakınında bulunan “Can Evi” isimli alanı yıkan belediye başkanı da. O’nun insan aşığı, aşk insanı olması nicedir beladan beslenen bu civarda ‘prim yapan’ bir şey değildi çünkü. Sevda ayrı gayrı değil ‘bir’ ediyor,  ‘bir’den ‘biz’i doğuruyordu. ‘Biz’ ise egemenler için hayati derecede sakınılası kutsal su, bir diş sarımsak demekti. Belki de bu yüzden sevgi duvarını aşmayı öğütledi ısrarla.

Egemenle olan sancılı ilişkisi hiç değişmedi; “Biz hep damgalı adam olduk. Ben hayatım boyunca muhalif yaşadım. Devlet ve herkes beni menfi diye belledi. Onun için kan grubum rh negatif. Onun için düzenle birbirimize kan alıp veremiyoruz

Bu muhalif tavır ve onu perçinleyen sözünü esirgememezlik Can Yücel’i şahsına münhasır bir kişi yaptığına düşüncesine şöyle karşılık verecektir: “Yerini buldum mu lâfı yapıştırıyorum. O konuda bir eksikliğim yok. Hatta şimdi bu tükürük bezleri ağzımı kuruttuğundan dolayı iyice sıkıntı çekiyorum. Karşıma yüzüne tükürülmesi gereken herifler çıktığı zaman tüküremiyorum. Böyle eksikliklerim var.”

Bu ‘hakkı teslim etme’ kararlılığı ve yüreklilik kolay görülen bir durum olmadığından Can Yücel’le ilişkisi olmayan birçok yaşanmış ve kim bilir belki de bir ukde olarak kalmış, hayalden öteye gidememiş “ayağa kalkma” eylemine dair ‘hikaye’yi pay eder Can Yücel’e. Kenarda kalmış, egemene sesini çıkaramayanların sesi olan bir “esasoğlan”dır O bir yanıyla da.  Biraz daha ileri giderek söylersek; duyulduğunda “bunu söylese söylese Can Baba söyler” yaklaşımı efsanelerin doğuşu süreçlerinden biri değildir de nedir?

KÜFÜR ETME ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİP ÇIKMAK

Küfürlü konuşmasına dair eleştirilerini de ‘dilinin tersiyle’ şöyle savuşturacaktır: “Biz evde rahat konuşurduk, babamın arkadaşları gelirdi onlar da öyle konuşurdu. Benim dostlarım, şairler de, ressamlar da öyle. Hepsi küfür eder, düşündüklerini harbi harbi söyler. E, onlarla konuşa konuşa ben de kaptım bir şeyler tabii. Türkiye’de insanlara tanınan özgürlüklerden kala kala bir küfür etme özgürlüğü kaldı. Onu da elden kaptırdın mı geriye bir şey kalmaz. Küfür etme özgürlüğüne sahip çıkmak lâzım.”

Sevda Tepesinde geçen gün 
Karşıki masanın altında 
İki tane tavuk gördüm 
Toprakla yıkanıyorlardı 
Eşeledikleri çukurda 
İnsanlar için de belki ölüm 
Toprakla bi tür 
Yıkanmaktır diye düşündüm 

‘KİMSENİN AKLINA GETİRMEDİĞİ…’

Bir filozof ağrısıyla bakar hayata, her şair gibi ölüm imgesine kendi ışığını bulması için ruhunda bir yer arar. Can Yücel’e göre ölümün farkına varmak hayata sarılmaya ve onu zenginleştirmeye çalışmanın en elzem yoludur; “Fazıl Hüsnü’nün bir şiiri vardır: ‘Kimse getirmiyor aklına ölümü’ diye. Bence ölüme de temas etmeli, insan yaşarken her zaman hatırlamalı ölümü. Çünkü ölümü unutmaman, yaşama, yaşadığın ana daha fazla sahip çıkışını getiriyor peşi sıra. Bundan ötürü, ölümle beraber yaşamanın verimli bir hayat tarzı olduğuna inanıyor ve öyle yaşamamanın yarım yaşamak olduğunu iddia ediyorum. İnsan ölümle bitişik yaşarsa, bu ölüm korkusu daha fazla yaşama sahip çıkmaya yol açar. Daha ‘tam’ yaşamayı sağlar.”

Oysa ben yalnız bir ıslık sanırdım şairi;

O, saklı sesiyle koskoca bir orkestra olduğunu iliştirdi künyesinin kenarına şiirin, bir kez daha. Bir kez daha şiirin, o büyük, efsunlu söz dağının sahiplerinin umudu ayakta tutan kerametine inandırdı bizi harf harf. Aşk olsun!

Bir başkasının “Tanrı aşkına gitme” diye çevireceği cümleyi “Allasen gitme” diye çeviren Can Yücel yüreğine ağır gelmeden ‘piç etmeden’ geçirdi her gününü. Yaşamı da şiiri gibi samimi, umursamaz bir o kadar ciddi O sevda ve kavga adamı “ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” diyerek savdı sırasını gibi görünse de; yıllar yıllar sonra bile kapkara bir sağanak altında dahi yılmayıp çarpıp durmak niyetindedir günebakan yüreğini insanlığın sahiline…

Üşüyor mu deniz 
üstüne boşandıkça yağmur? 
Ondan mı dersin 
tüyleri böyle ürperiyor? 
Ben de gidersem bi gün
bu biçim bi sağnakta 
Alı al moru mor bir sandal gibi acaba 
Yıllar sonra yılmayıp yine 
Çarpar mı yüreğim yurdumun sahillerine?                                        

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün 
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek 
Öbür yanda güneş kendi keyfinde 
Ne de olsa yaz yağmuru 
Pırıl pırıl düşüyor damlalar 
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın 
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına 
İşte o evin kapısında bulacaksın beni 

Diyelim için çekti bir sabah vakti 
Erkenceden denize gireyim dedin 
Kulaç attıkça sen 
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan 
Ege denizi bu efendi deniz 

Seslenmiyor 
Derken bi de dibe dalayım diyorsun 
İçine doğdu belki de 
İşte çil çil koşuşan balıklar 
Lapinalar gümüşler var ya 
Eylim eylim salınan yosunlar 
Onların arasında bulacaksın beni 

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya 
Çakmak çakmak gözleri 
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı 
Herkes orda sen de ordasın 
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından 
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim 
Özgürlüğe mutluluğa doğru 
Her işin başında sevgi diyor 
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili 
Bi de başını çeviriyorsun ki 
Yanında ben varım 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir