GÜLTEN AKIN: ÜLKEM MİSİN OĞLUM MUSUN SEÇEMİYORUM*

*Darbeci / 12 Eylül Ruhu ya da Halkın Yüce Milletle İmtihanı kitabından alınmıştır (sayfa 123-129)

Cemal DİNDAR

Türkçe şiirin, özellikle de yetmişlerin ve bir nebze seksenlerin ‘toplumcu şiir’inin yaslandığı ana damarın halk şiiri olduğu söylenebilir. Zamandan ve mekandan uzaklık, gurbet duygusu, halk şiirinin bereketli havzalarındandır. Meğerki gurbet türkülerindeki ‘anam anam’ nidaları yüzyıllar katedip gelmiştir bugüne, Ahmet Telli’nin yazdığı gibi, “Çünkü varolduğu her yerde insanın / gurbet mutlaka olacaktır.” Özellikle baba yasasıyla yüzleşmek durumunda kaldığında bu nidanın şiddetlendiği; ana ve çocuk duygu birliğinin belirginleştiği görülür. 12 Eylül Darbesi’nden hemen önce ve sonrasında yazılan şiirler içinde anneyle bu duygu birliğinin arayışı izlenebilmektedir.

“YOK MU SENİN OĞLUN KIZIN…”

Bu izleğin annelerce, görüş günlerinde, mahkeme salonlarında, bekleyişlerde yankılanıyor, üstelik oğulların şiirlerinin, ana sözü olarak da yine şiirle karşılandığını söyleyebiliriz. Gülten Akın’ın iki kitabından burada söz etmemiz gerekiyor: İlahiler kitabının ilk baskısı 1983 yılında yapılmış. 42 Gün’ün ilk basım tarihi ise 1986.

“Kuşağım, deyince bir çiçek / Yoluyor, yoluyor yapraklarını,” diyen, başka bir şiirinde “Sanki fırlayıp çıkmışçasına bir uçurumdan / Aynada bir yüz olmak, dağınık ve bıkkın” mısralarını da dizen Ahmet Erhan’ın kuşağının sözü ve o dağınık yüzü Gülten Akın’ın bu iki kitabında aynalanıyor, bir anne güzelliği olarak yansıyor; “Ülkem misin, oğlum musun seçemiyorum.”

….

Hey tanrım, bu çocuklar çocuklarımız bizim

Bunca yıl hangi taşı oraya kapatsan

Unufak olur

Bunca yıl hangi kuşu

Bize hüzünlü görüşler, tel örgüler

Beton gölgeler bağışlayan

Bunca yıl hangi bir kuşu,

Ölür ölür ölür

 

Anlamıyor musun

Yok mu senin oğlun kızın

(Atriyo ilahi)

Bu mısralarda, haksızlığa uğramış oğulları ve kızlarını göğsüne bastırmış bir ananın Baba-Şef-Tanrı’ya ilenmesi yok mu? Baba despotik Şef’e dönüşüp, gölgesi, cezaevlerinde “Buranın Allah’ı benim…” diye bağırırken, şair sözü soruyor işte: “Yok mu senin oğlun kızın?”

Gülten Akın, yaşanılan o karanlık günlerin yeni bir hayatı biçimlendirdiğini, bu ‘yeni hayat’ın ise suçtan ve kötülükten yoğrulduğunu, oğulları asılmış bir şehrin de kül altında kaldığını, şiirin adıyla, Asılanlar kentine ağıt, şehrin de yok olduğunu yazıyor:

…..

Dinsizdiler ya da dindar

Onlar öyle inandılar öyle inandılar

Ateşe suya havaya kesti bedenleri

Akıp gittiler, esip gittiler

Asıldıkları kentin

Kül örttü toprağını

Sular akmadı

Kirli ve soluğan kaldı havasızlıktan insanlar

 

(Asılanlar kentine ağıt)

“GÖRÜLMÜŞTÜR…”

Görüş günü. Cezaevi.

Ya da duruşma. Mahkeme salonu.

Bu iki mekân, tam da Şef’in bakışları altında anaların ve çocukların birbirlerini görebildikleri yerlerdi.

Ya da yazılmış bir mektup. Bu mektupların birçoğunun ailelere ulaşmadığını, darbenin üzerinden yirmi dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen, idam edilmiş olanların gecikmiş mektuplarının yeni yeni annelerine verildiğini biliyoruz.

“ Mektup bir sayfa veriliyordu… Bizim mektuplarımız da aynı şekilde gönderiliyordu. Yani üç sayfa da yazsak, beş sayfa da yazsak sadece bir sayfası gidiyordu. Dahası o bir sayfanın da pek çok satırı idare tarafından karalanarak sansür ediliyordu. Uzun bir süre sonra biz ziyaretçilerin “Mektubunu aldık, ama ne başı belli ne kıçı. Kafayı mı üşüttün?” tepkilerinden mektubun sadece bir sayfasının gittiğini nihayet anlayabildik…”[1]

Aydın Çubukçu, 12 Eylül cezaevlerindeki mektup trafiği ile ilgili keyfiliği anlatıyor. Mesela üç sayfa mektup yazdınız, o dönem sizi siz yapan dertlerden, özlemlerden, isteklerden, meraklardan söz ediyorsunuz. Üstelik bunları hem mektubu alacakları üzmemek için, hem de kendi direncinizi duyurmak için özenli bir üslupla kaleme alıyorsunuz. Sonra o mektup, şanslıysanız, gönderdiğiniz adrese, zarfın üzerindeki ‘Görülmüştür’ kaydıyla ulaşıyor. Zarfta sadece tek yaprak var. Keyfi olarak diğer yapraklar atılmış. O tek yaprakta da yazılan bazı kelimelerin üzeri karalanmış okunmuyor.

Sonuç: “Kafayı mı üşüttün?”

Cezaevi yönetimi, muhtemel cezaevi koşullarındaki baskıya dair sözleri atarken, kelimelerin üzerini çizerken, bu psikotik dikişsizlikle, parçalanmışlıkla, sizin kelimelerle anlatmak istediğiniz ne varsa onu, en saf haliyle ifade ediyor. Mektubun, mevcut koşulların Gerçek’ine dair içermesi beklenen söz tutuklunun dilinde bile ketlenirken, cezaevinin dışarıdan mektuba soktuklarıyla aşikâr hale geliyor: burada yaşanılanlara ancak delilik diyebiliriz.

Tutuklular mektupta, görüşte, duruşmada yakınlarıyla temasa geçtiklerinde bu psikotik görüngünün yüzeyde bir yere yerleşmesi, ben buradayım demesi de var. Gülten Akın, 42 Gün’de mahkeme salonunu anlatıyor. Mahkemede olanların tasviri yargıç sözüyle, “Sanıklar getirildiler”, başlayıp ancak bir şairin sezgisiyle duyulabilecek Gerçek’in çıplak haliyle bitiyor. Getirilenler, ölüm orucundadır. Geçmiş duruşmalarda görüşlerde yakınlarına gülenler, ölümle aralarındaki bağın güçlenmesiyle birlikte sanki salonda değiller, sanki olup bitenler onların hayatına dair değildir. Onların yargılanmasına dair süreç bir kendiliğindenlik kazanmıştır. Onlarsa, kendiliğinden akıp giden bu süreçten, ölüm orucuyla birlikte, ‘ince, yorgun, solgun’ bedenleriyle var ve görünür biçimde ayrılmışlardır. Ayrıldıklarının işareti, yargılanmalarına bigâne halleri, bir de ölüm orucuna başlamalarına sebep olanlara yönelik suç duyurularıdır.

Aileler ise ölüm orucuna yatmış olanların bedenlerini hayatta tutmanın derdindeler. Yanlarında şeker paketleri getirmişler. Ulaştıranlar, oğlunun kızının hayatını kurtarmış gibi seviniyor. İçlerinde bir ana var. Yıllardır süren duruşmalara gelir. Duruşmaları saygılı bir sessizlik içinde izler ve gider. Onun da kucağında karamelâ paketleri. Önlere oturmuş, çocuğuna ulaştırmak için fırsat kolluyor. Kendisi ulaştıramayınca da, tutukluları getiren “iyi yüzlü, yüreğinde insanca özler taşıdığını belli eden” görevliyi “gözüne kestiriyor.” Duruşma bitişinde adama elindekileri uzatıyor, dileğini anlatıyor. Sonrası mı?

“Doğrudan kendisine başvurulmuş olmasından dehşete düştü görevli. Herkesin gözü önünde. Yargıçlar, avukatlar, herkes ordayken. “Hayır”, dedi. “Olmaz,” dedi. Yüzündeki yumuşak, insancıl anlatım ağzından çıkana öyle aykırı duruyordu ki, ana öfkelendi. Bunca yıl hiçbir şeye öfkelenmeyen, öfkeyi aklına getirmeyen, sabırlı, sessiz ana. Öfkesini yüreğinde gizleyemez oldu. Bağırdı, herkesler ordayken. Savcı, yargıçlar, avukatlar, çocuklar, aileler. Bağırdı. “Vermeyin. Yemesinler. Ölsünler. Ölsünler. Ölüm bir onlara değil ki. Herkes ama herkes ölecek. Niye bilmezsiniz bunu, niye bilmezden gelirsiniz?” Sesi çın çın. Her çınlayışta cesareti arttı. Dönüp söylediklerini, söylemediklerini bir daha söyledi.

O sinek uçsa kanadının sesi duyulan salonda o yargılar dünyasının egemenleri, o kaş çatanlar, o azarlayanlar, o cezalandıranlar, onlar bembeyaz kesilmiş yüzleriyle taş gibi oturdular, kaldılar. Tek söz demediler. Ana anladı ki, çocukların hayatı hiçe sayan davranışlarından yansımış ne varsa, salona, kürsüye, sanık tanık izleyici ilişkilerine egemen olmuştur. Hiç konuşmadığı, hiç karşılaşmadığı, duruşma salonunun dışında görmediği, göremeyeceği yargı güçleriyle arasında gizli bir uzlaşma, antant oluşmuş.

İsteseler esip yağıp gürleyip azarlarlar onu. Isteseler attırırlar kapının dışına. İsteseler tutuklarlar, saygısızlık yaptı diyerek. Hiçbiri olmadı bunların. Ana, yüreğinde birikenleri, bir solukta, kırık dökük boşaltıverince hafifledi. Çıkıp gitti. O kapıları, başka kapıları aşıp giderken, kürsüdekiler sonsuza değin, bembeyaz yüzleriyle ve taş kesilmiş, öylecene kaldılar.

Çünkü ana o duruşu belleğine kazıdı hiç çıkmamacasına.”

Gülten Akın, o mahkemelerin hükmünün bir Şef’in sözüyle, “asmayalım da besleyelim mi?”, bir de işte Gülten Akın’ın “artık tek bağları kalmış, o da ölümle…” dediği ölüm orucuna yatmış tutukluların ölümü zaten göze almışlıklarıyla geçersizleştiğini, gerçeğin dışına çoktan atıldığını, orada taşlaştığını ne güzel anlatıyor.

[1] Ertuğrul Mavioğlu, Asılmayıp Beslenenler, Bir 12 Eylül Hesaplaşması-1, İthaki Yayınları, İkinci Baskı, 2008, İstanbul, syf 205

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir