GROTESK BİR İRAN ÖYKÜSÜ: YUT, ÖP, YAN

YENİ ÇIKANLAR – Saghar Daeiri her daim İranlı kadınları kendi sanat yapıtlarında güncelleyerek özneleştirmiştir. 2009’da sergilediği ‘Tahran’ın AVM’leri”  başlıklı sergisinde yalnızca bedenleri üzerinde hak sahibi olan İranlı kadınların estetik ameliyatla bozulmuş yüzlerine odaklanmışken, 2011 yılında başörtülerini çıkararak öznelliklerini özgürce ortaya koyan asi kadınları konu edinmiştir.  Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olan Yut, Öp, Yan ‘da İranlı kadınların etrafından devletin sahte cennetini estetize etmektedir.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Saghar Daeiri, Merkür Gallery’deki kişisel sergisinde renkli ancak grotesk bir İran öyküsü sunuyor. Daeiri’nin işlerini kavramak, eserlerindeki bağıntıları yakalamak için çağdaş İran sanatı kadar İran’ın gündelik yaşamına ve gündelik yaşamını biçimlendiren monarşik iktidarı bilmek gerekiyor. Çünkü kabaca eserlere baktığımızda her yapıtta aslında İranlıların gündelik yaşamından figürler, imgeler, siluetler görüyoruz.

Daeiri’nin, Merkür Gallery’deki Yut, Öp, Yan sergisiyle Türkiyeli sanatseverlerin karşısına yeni serisinden yapıtlarla çıktığını söyleyebiliriz. Kendine özgü grotesk güzellik üslubunda incelikli bir anlatı sunuyor. Eserlerine baktığımızda zıtlıkları birbiriyle sıklıkla kullandığını çıkarabiliriz. İğrenç tatmin edici ile komik ciddiyetle, gizemli açıkta olan ile uyumsuz doğalla, itici cezp edici ile ve itaatkârı asilik ile birlikte kullanılıyor. Bu basitçe sanatseverleri eserler önünde düalist dünyanın ortasında kendi ikiliğini bulmaya çalışmaktan çok esasında gündelik sorunlarına düşünsel olarak yaklaşma çabası olarak yorumlanabilir. Sanatseverin basitçe temel ikilikler arasından birinin seçebilmesi onu serginin içinde tutma çabalarından en bilinenidir. Bu stratejinin inceliği ikilikleri güncelleyebilme becerisiyle doğrudan ilişkilidir. İncelikli olmayan bir ikilik bayağı bir düalizm tuzağından öteye gidemez. Daeiri’nin yapıtlarında ikiliklerin yoğun kullanımı öncelikle yöntem olarak ele alındığını ayrıca, ikilikler arasında bir merkez yaratıldığını ortaya koymaktadır.

Sanatçının otobiyografik evreni

Elbette bu denli ikilikleri yoğun kullanması yüzeyde sanatseverlerin yapıtları yorumlamasını kolaylaştırabilir. En nihayetinde sanatsever kendisine yakın bulabileceği ikilikler, figürler içinden birinin veya birkaçının odakta olduğu bir anlatıyla sergiden memnun şekilde ayrılabilir. Ancak, hangi ikiliklerin birlikte kullanıldığına ve yapıtlar arasındaki dağılımlara eğildiğimizde oldukça zorlu bir sürecin içine girdiğimizi söyleyebiliriz. Burada artık sanatsever, sanatçı ve yapıttan farklı öğeleri de devreye almak gerekmektedir. İmge burada devreye giriyor. Daeiri’de görülebileceği gibi ikiliklerin figürler ile temsili doğal olarak tek yapıtta çok sayıda imgenin oluşmasına neden olmaktadır. Aynı yapıtta bir arada duran bu imgeler ne yazık ki konuşamazlar. İmgeler Lacancı bir söylemle imge ile karşılaşan kişinin yansımasıdır. O yüzdendir ki, sanat eserinin hem estetik hem de toplumsal düzlemdeki konumu belirli sınırlar içinde farklılık gösterebilir.  İmgeler, galeri içinde sensiz ve ağır şekilde dolaşan sanatseverlerin müdahalesiyle sanatçının kurgusunun içinde yeniden anlamlandırılır. Yut, Öp, Yan ‘ı oluşturan eserlerde sanatsever havuz kenarında güneşlenen kadını takip ederken bir anda kum döken bir dozere veya dönme dolaba denk geliyoruz. Bizi bu ayrıksı figürlere götüren bağı sanatçının otobiyografik evreninden çıkarmamız gerekiyor.

Kadının her adımını takip eden gözler

Öncelikle yüzeydeki gerçekliği toparlamak gerekirse İran bilindiği gibi İran Devrimi ile 1979 yılında Rıza Pehlevi monarşisinden Ayetullah Humeyni liderliğindeki İslam Cumhuriyeti’ne geçiverdi. İslam Devrimi krallığa karşı farklı muhalefetin bir arada hareket ettiği toplumsal bir hareket olarak toplumun geniş kesimlerinden destek almıştı. Ancak kısa süre sonra liberaller, solcular ve özgürlük yanlıları İslam Cumhuriyeti’nin kurbanları oluvermiştir. Bu sert ve keskin dönüşüm ilerleyen yıllarda adım adım seküler bir toplumu din temellinde düşünen ve hareket eden bir topluma çevirmiştir. Şii teolojisini hukukun esası kılan İran yönetimi öncelikle kadınları ve sonrasında da tüm toplumu dinsel öğretiler odak olacak şekilde dönüştürmüştür. Bu süreçte kadınların kamusal alanda çalışması, giyinmesi, dolaşımı ve eğitim alması çeşitli fetva ve öğretilerle sınırlandırılmıştır. Böylece İran toplumu tarihsel olarak seküler Şah Dönemi ile dinsel İslam Cumhuriyeti kitleleri olarak iki ana dönemde değerlendirilebilir. Bu ayrımın önemi, seküler Şah Dönemi’nde yirmili yaşlarında olan kadınların azalan haklarını artırmak ve artan baskıları azaltmak için her fırsatı kullanmalarında görebiliriz. İslam Cumhuriyeti içine doğan ve ergenlik çağında olan kadınların yoğun kesiminin aşırı dindar olmasında görebiliriz.  Ne yazık ki, dinsel metinlerin pek çoğu kadınların toplumsal ve kamusal alanda nasıl disipline edilebileceğini, ne zaman ve hangi şartlarda evlenebileceği, ev ve eşleriyle olan ilişkisine o denli odaklanmış durumdaki, kadınları cinsiyet bırakmaktadır. Çünkü kadınlar asla kendi cinselliğinde birer özne konumunda değillerdir. Pasif, güvencesiz, kusurlu ve eşit olmayanı temsil etmektedir. Geçen yıldan beri yine kadınların ‘Beyaz Çarşamba’ eylemlerinin gösterdiği bir diğer gerçek toplumun demokratik, ekonomik ve siyasal taleplerinin günden güne artıyor oluşudur. Bir kadının gündelik hayatta eşzamanlı olarak üstüne yüklenen sorumlulukların, her adımını takip eden gözlerin tamamını yapıtlarda görebiliyoruz. Bir adım daha geriye geldiğimizde, bir kadının İnkılâp Meydanı’ndaki tedirginliğinin yüksek duvarlı evlerinde uçup gittiğini görüyoruz. Özellikle kadınları ve cinsiyetsiz karakterleri yapıtlarda takip ettiğimizde örtünme ve çıplaklık arasında zihniyeti yakalamak mümkün. Örtünme esas olarak kadının ‘genel ahlakı’ öncüllemesiyken, Daeiri’nin kadınlarının çıplaklığını doğallığının bir parçası olarak sunmaktadır.

Ne uğruna ve nasıl?

Bu bilgiler bile Saghar Daeiri’nin Yut, Öp, Yan’ı için fikir verebilir ancak, iki kez Tahran’da bulunmuş biri olarak Daeiri bir nostaljiden bahsetmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Daeiri’nin kamusal alan, özel alan ve İslam Cumhuriyeti’nin vaat ettiği ‘cennet ve cehennem’ ikiliğinin peşine düşmektedir. Tüm yapıtlarına baktığımızda esasında İran’ın gündelik yaşamını yansıtmadığını söyleyemeyiz. Doğru soru kimin ve hangi gündelik yaşam olduğudur. Çünkü resimlere konu olan havuz partilerinden, taze ve olgun yemişlerden, çıplak ve karma buluşmalardan herkesin haberi var. Ancak bu ‘marjinalliğe’ ancak toplumun belirli kesimleri ‘ulaşabiliyor”. Ne uğruna ve nasıl? The Handmaid’s Tale izleyicileri ve Damızlık Kızın Öyküsü okuyucuları oldukça düzenli ve sert toplumsal yapısına karşın, ülkenin yönetiminde olan az sayıda insan için bir tür eğlence ve ‘marjinallik’ sağlayan düzenden ayrı ve özel şekilde tutulan ‘eğlence’ sahnesini ve ‘eğlencelerin’ içeriğini anımsayacaklardır.

Daeiri’nin yapıtlarının İran kamusal alandaki gerçekliğiyle olan bağlantılarını düşününce aslında İran İslam Cumhuriyeti’nin günümüz gündelik yaşamının kendisinin bir tür fantazya olduğunu söyleyebiliriz. Sokaklar militarist imgeler, şehit asker portreleri ve dinsel otoritelerle dolu olduğunu bilenler Daeiri’nin kamuflaj desenlerinin her yapıtta görünmesine elbette şaşırmayacaktır.  Militarist imgeler en sonunda toplumun kendisi militer bir güce dönüştürmeyi arzulamaktadır. Ancak bu arzunun ölümle sonuçlanacağını bilen kişiye, fedakarlığına karşı, ödül olarak cennet vaadinin tezatlığını, samimiyetsizliğini havuz içinde secdeye varan karakterleri, deniz veya havuz başında güneşlenen kadınları resmetmesinde görebiliriz.

Saghar Daeiri’nin eserleri olabildiğince renkli, canlı ve aydınlık olması nedeniyle sanatseverlerde ilkin olumlu düşünceleri harekete geçirebilse de esasında sadece İran kadınlarının değil, giderek insancıl değerlerinden tavizler veren tüm toplumların ve cinslerin tehdit altında olduğu bir evreni aktardığını söyleyebiliriz. Serginin başlığının, gizil bir şekilde ütopyayı çağrıştırdığını düşündüğümüzde her zaman akıllarımızda tutmamız gereken soruyu, Yut, Öp, Yan ve Saghar Daeiri aracılığıyla tekrar gündeme getirmek durumundayız? Bu ütopya veya distopya kime ait ve ütopyadan dışlananlar gerçekten nasıl dayanışmacı bir ağ kurabiliriz.

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir