ERDAL DOĞAN’DAN CHARLES BUKOWSKI BİYOGRAFİSİ

YENİ ÇIKANLAR – Erdal Doğan, Charles Bukowski kimdir, sorusuna Howard Sounes’ın kaleme aldığı, Parantez Yayınları’ndan çıkan ”Charles Bukowski Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Tutsak” üzerinden yanıt veriyor: ”Alkolle arası iyi yazarlardan biri Bukowski. Yanına ateşle yaklaşılmayacak biri. Oysa ateşi, yani sigarayı da hiç eksik etmemiş. Bu özelliğiyle hep Can Yücel’i anımsatır. Aslında birçok yazarın alkolle ve sigarayla arası iyidir. Ama Bukowski, gerçekten bir Bar Kelebeği’dir.”

Erdal Doğan  erdal.dogan@gmail.com

Yazarın yaşamını anlatan Howard Sounes’ın “Charles Bukowski Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Tutsak” kitabından öğreniyoruz; Bukowski biraz da utangaçlığından içen bir adammış. Çekinirmiş kalabalık arasında yazar kimliğiyle yer almaktan; konuşmalar yapmaktan. İnsanlara şiirler okumaktan sıkılırmış ve hep bu tip geceler öncesinde acayip içermiş. Alkol, sıkılganlık derdine devaymış Bukowski için. Ve okkalı küfürlerin anahtarıymış. Yani alkolden bir anahtar yapmış kendine insanlarla gireceği diyaloglar öncesinde. Doğrusu ne iltifata ne de eleştiriye tahammüllü varmış, basarmış küfrü, “o. çocukları”na. Çünkü çevresinde, kendisine hayran züppeler, ukalalar dolaşırmış. “Şu şiiriniz ne güzeldi”nin yanıtı “Sittir lan” olurmuş. Küfür de en az alkol kadar kalkandır Bukowski’de. Aynı zamanda kısa yoldan tepkidir, kestirip atmaktır. O yazmıştır yazacağını ve bu yazma serüveninde övgü ya da yergiyi iplememiştir ya da bu tip şeylerle işi olmamıştır.

AKSATMADAN ÖDER KIZNIN NAFAKASINI

Bukowski, belki de yaşamı boyunca yalnızca aşkı, yazıyı ve hiç aksatmadan ödediği kızının nafakasını iplemiştir. Bunlar az şey değil tabii. Her biri derdi olmuştur yazarın. Bu üçgenin de içinde yer aldığı hayatsa en büyük derdidir. Bukowski, derdi olan yazarlardandır. Öykülerinde de, şiirlerinde de dertsiz bir adamın hallerini göremezsiniz bu nedenle. Yaşama dokunur, yetinmez aktarır. Aktardıkları çoğunlukla başına gelenlerdir. Ama bu yönünden de sıkılır ve Pulp’ta tamamen hayal ürünü olan elli beş yaşındaki bir dedektifi anlatır. Pulp, Bukowski’ye göre kendi itibarını zedeleyecek bir romandır. Çünkü, kitaptaki dedektifin konuşması ve davranışları her ne kadar Bukowski’yi anımsatsa da; o, bu kitabıyla yaşanmış öykülerin anlatıcısı olmaktan çıkacağını bilecek kadar zeki bir yazardır.

MEKTUP KİME YAZILIR Kİ? YA SEVGİLİYE YA DA…

Deyim yerindeyse Howard Sounes de, yazarın yaşamını anlatırken bir dedektif gibi mesai harcamış. Kendisiyle hiç konuşmamış, ama yaşayan dostlarını, yakınlarını bulmuş ve onlara Bukowski’yi anlattırmış, adeta yazarın ölümünden sonra izini sürmüş. Hiçbir yerde yayınlanmamış mektuplarını okumuş ve kitabını büyük ölçüde mektupların ve anlatılanların üstüne kurmuş. Bukowski, mektup yazmaya düşkünmüş. Bence bu yönüyle romantikmiş de. Zaten mektup kime yazılır ki? Ya sevgiliye ya da bir dosta. O da öyle yapmış sevgililerine ve dostlarına sürekli yazmış. Onun çok sayıda mektup yazmasını bir anlamda sevdiklerine ve dostlarına uzaklığına bağlayabiliriz tabii. Peki bu uzaklık bile isteye yapılan bir tercih mi? Sounes’in kitabı ve Bukowski’nin yazdıkları, bu soruyu elbette “evet” şeklinde yanıtlıyor. Yazar, uzaklığı ve dolayısıyla yalnızlığı tercih ediyor. Ve yalnızlığında, Los Angelas Halk Kütüphanesi’nde tanışıyor John Fante’nin kitaplarıyla. Arada kütüphaneye gelen güzel kızları seyrederek Fante külliyatını deviriyor. Kendini Fante’nin Toza Sor adlı romanında buluyor. Öyle ki, bu romanın kahramanı Bukowski’nin tüm yaşamını, dolayısıyla yazın serüvenini etkiliyor. Sounes’in de dediği gibi “Kendini Fante’nin yarattığı dünyanın bir parçası olarak hayal ediyor, bir gün Fante gibi yazar olmayı düşlüyor”.

BİRKAÇ DOLARLA ÜLKENİN TÜM BARLARI

 Bu düşle çıkıyor yollara Bukowski, Amerika’yı ve Amerika’nın en iğrenç barlarını cebindeki birkaç dolarla geziyor. Dergilere, gazetelere yazı ve şiirler gönderiyor; uzunca bir süre geri çevriliyor. Ettiği küfürlerden, kuşkusuz editörler de payını alıyor. Tanınmak istiyor, yazdıklarının bilinmesini istiyor ve bunun için tüm kapıları zorlamayı da ihmal etmiyor Bukowski. 26 yaşında, James Joyce, Henry Miller gibi isimlerin de yazılarıyla yer aldığı Portfolio adlı dergide bir öyküsü çıkıyor. Dergide kendisini tanıtması için ayrılan bölümdeyse “Bir depoda resim çerçevesi zımparalama, macunlama ve paketleme işinde çalıştım. Bu, pek o kadar garip gelmiyor, ama aslında çok garip bir iş” diyor. Fante’nin romanları kadar Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları”nı da yanından ayırmayan yazar, yeraltını ve oradaki yaşamı hayatının merkezine koyuyor, ailesiyle daha çok cenaze törenlerinde yan yana geliyor. Kendine göre bir hayatı, her alanda kendi isteği doğrultusunda sürdürüyor, bedava içki içmenin yollarını bulmakta en az yazarlığı kadar ustalaşıyor. İki buçuk yıl barlarda yaşıyor ve bunu “Saklanıyordum” şeklinde açıklıyor.

 

EN GÜÇLÜ ESİN KAYNAĞI

Howard Sounes, yine bu yıllarda Bukowski’nin “en güçlü eserlerinin esin kaynağıdır” dediği Jane’le tanıştığını yazıyor kitabında. “Jane, onu dikkate alan ilk kadındı, o da onun, erkeklerin suratında bardak kırma alışkanlığını ‘tedavi etmiş’, aslında ne kadar çok ortak yanlarının olduğunu görmüştü.” Sounes, kitabında Jane’li yılara geniş yer ayırırken, ilerleyen sayfalarda Bukowski’nin, ortak yanları olsun olmasın tanıştığı her kadını kitaplarına “malzeme” yapmakta gecikmediğini, seks hayatlarını bütün ayrıntılarıyla okurlarına da açtığını görüyoruz.

Bukowski’ye ilişkin elbette birçok ayrıntıya yer veriyor Sounes ve bu ayrıntılardan yazarın aslında ne kadar mütevazı bir yaşamın peşinde olduğu anlaşılıyor. Yıllar öncesinin bar kelebeğini, yıllar sonra BMW galerisinin önünde beğendiği bir arabayı almak isterken de aynı “kılık kıyafet”le, aynı davranışlarıyla buluyoruz. Velhasıl oturup bira içtiği barı satın almıyor ama o bardan iyi bir yazar olarak çıkıyor Bukowski. Hatta o kadar iyi ki, adama radyo bile kapattırıyor.

*Howard Sounes/“Charles Bukowski Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Tutsak”/Çev: Zeynep Akkuş/Parentez Yayınları/296 sayfa

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir