DEĞİŞE DEĞİŞE BOZULMUŞ ÖLÜM BİLE

YENİ ÇIKANLAR – Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi adlı kitabı Metis Yayınları tarafından okurlara sunuldu. Tarihsel, felsefi ve dinsel referanslarıyla incelikli bir çalışmanın izlerini veren kitap, geniş bir evrenden sesleniyor okurlarına.

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Hangi kitapların kimlere nasıl değeceğine ne editörler ne de yayınevleri karar verebiliyor. Bir kitabın okuruyla buluşmasının sektörel yöntemleri bilinmiyor değil.  Ancak, tüm kapalı ve düzenleştirildiği düşünülen sistemlerde olduğu gibi öngörülemeyen bir ‘şey’ sistemin kalbinde gömülüdür. Görünmemesine karşın sistemin asli değerinin bu “gömülü şey” olduğu, ancak onun görünür olmasından sonra anlaşılmaktadır. Bu bağlamda doğum gibi ölüm de kurulu düzeninin ‘dengesini’ sarsacak niteliklere sahiptir.

Ne yazık ki Türkiye’de ölüm, ölenin kişiliğinden bağımsız olarak her zaman politik yankıları etrafında değerlendirilmiştir. Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi adlı kitabı Metis Yayınları tarafından okurlara sunuldu. Tarihsel, felsefi ve dinsel referanslarıyla incelikli bir çalışmanın izlerini veren kitap, geniş bir evrenden sesleniyor okurlarına. Kitabın bütününe yayılan atmosfer toplumların, insanların ve devletlerin ölüm korkusu, öldürme güdüsü geriliminde hakimi oldukları ‘madunları’ terbiye ettikleridir. Bu bağlamda siyaset, din, ekonomi bir tür talim ve terbiye repurtuvarlarının bütünlüğüdür.

EKOSİSTEMİ KURGULANAN ÖLÜM

Ordular modern devletlerin güdümünde küresel boyutlara ulaşan bir ölüm birliklerine evrilmiştir. İnsanlığın yaşamını modern ilkelere göre düzenlemeye başlamasından bu yana yeryüzünün ve gökyüzünün pek çok yerinde gerçekleşen her türlü savaş ve mücadele savaş olgusu bağlamında siyasetin ölüm olgusuna uzak olmadığının kanıtıdır. Bu nedenledir denebilir ki, ölümün kişiliksizleştirilip insanlığın ellerinden alan bir tek tıp dünyası değildir. Siyaset bir yandan ölümün gerçekleşebileceği zamanmekânı, biçimi ve rengini belirlerken aynı zamanda da ölümün ekosistemini kurgular. Bu noktada siyasi iktidar, siyasi iktidar karşıtları ve farklı kümelerle tarif edilenler ölüm ekosistemi üzerinden konumlar edinebilir ve/veya farklı konumlara getirilebilirler. Güncel siyaset içinde konumlar farklılaşabilse de sonuç pek çok örnekte görülebileceği gibi değişmemektedir. Tayfun Gönül’ün sözleriyle,  “Oysa ortada sadece ölü insanlar vardır; onlar artık ne Kürt’tür ne Türk ne sağcı ne solcu, sadece birer ölüdürler”. Ölüm doğrudan insanin yaşamına son verilmesi bakımından ve ölüm ekosisteminin kurgusu düşünüldüğünde şiddeti kendinde barındırır, onu açığa çıkarır ve siyasal bir araç olarak kullanır. Şiddetin siyasal katılım bakımından bir araç olması yeni değildir. Şiddetin kullanılması, sadece ölümlere neden olmasıyla değil, doğrudan kişi ve ölümü arasına ‘cebren’  girerek yaşamı tehdit etmesi sebebiyle, yani herhangi bir ölüme yol açması sebebiyle ölümü kişiliksizleştirmektedir.

Kitabın içeriğini özetleyecek cümle, Sayın’ın kitapta da yer verdiği Sezai Karakoç’ın sesini taşıyor: değişe değişe bozulmuş ölüm bile . Karakoç’un sezdiği, Sayın’ın tarihe düşürdüğü not ölümün ve ölünün yaşayanlar tarafından  yaftalandığı,  ölümler arasında, ölenler arasında ayrımların yapıldığı bir insanlığın bozulmasıdır. Stefan Zweig’ın (1881-1942) İkinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu derin umutsuzluk duygusuyla eşi Lotte ile ölümü seçmesinde olduğu gibi her çağ ölümün organizasyonu konusunda dehşete düşmüştür. Bu tür insanlığın moral, siyasal ve etik değerlerini tekrar gözden geçirmesini salık veren dehşet anlarının son yüzyıl içinde sayıca artmasının kaynakları hakkında düşünmekte fayda var. Zweig ve Lotte’nin ölümünden kısa bir süre sonra iki şehir  insanları, hayvanları, doğası ve tüm canlılarıyla birlikte katledildi. Bu katliamdan kısa bir süre sonra, Almanya halkı, komşularının başlarına gelenlerden hiç haberleri olmadığını öne sürerek  tedirgin edici bir savunmada bulundular. Elli yıl sonrasında Birleşmiş Milletler güvencesindeki Srebrenitsa’da Hollanda Tugayı’nın Sırp ordularının saldırısı sonrasında sivil halkı kaderlerine terk etmesi Avrupa’nın ortasında kara bir leke gibi durmaktadır.

ARENDT’İN İZİNDE YÜRÜYOR

Bu türden örnekler, ne yazık ki,  çoğaltılabilecek durumdadır. İnsanlık tarihinde sayıları artan bu zalimliklerin kaynağında ne yatıyor? Wilhelm Reich (1897-1957) Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı’nda sosyo-psikolojik boyutları üzerine araştırmalarını yaparak insanlığa oldukça kıymetli çıkarımlar bıraktı.  Hannah Arendt (1906-1975) Kötülüğün Sıradanlığı’nda Yahudi soykırımın mimarlarından Adolf Eichmann’ı sadist bir canavar olarak değil, hatta korkutucu derecede normal bir insan olarak sunarken, kötüğün sıradanlaşma sürecine yoğunlaşmaktadır. Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi Reich’ın değilse de Arendt’in çalışmasının izinde yürümektedir. Reich, 1930-1933 yılları arasında Dünya’da ve Almanya’da toplumsal tabanı olan faşizmin  meşruluğunun seyrini aktarıyor. Reich’ın ortaya koyduğu yaklaşımlar nedeniyledir ki, komşusunun boş odasını görüp sorgulamayan Almanların tutumu şüphe götürmektedir. Reich’ın, Arendt’in ve Sayın’ın ortaklaştığı olgu, ölüm konusunda birikmiş geleneklerin, günü ve yarını etkilediğine dair çıkarımlarıdır. Sayın, bu betimlemeyi ince, entelektüel ve tarihsel ilintilerini de ortaya koyarak yapmaktadır.  On dört bölümden oluşan kitap Üsküdar’da kaldırım taşları ile üstü kapatılmış Osmanlı mezarlarından başlar ve  uzay yolunu inşa eden medeniyetin başlarında  baba cinayetlerinin olduğunu belirten Freud ile sonlanmaktadır.

EBUSSUUD EFENDİ’NİN KURUMSALLAŞMIŞ VİCDANI

Anadolu coğrafyası ölümler ve ölümlerin politik bağlarının örgütlenmesinin deneyimleriyle yüklüdür. Resmi tarihlerin anlatılarında yer tutan yurt edinme öykülerinin bütünü aslında savaşlar, yerinden edilme ve tekrar tanzim edilmesi üzerinedir. Sayın bu kitapla toprağın ve gökyüzünün belleğine kazınmış olan tarihsel gerçekleri incelikle sunarak okurda belleklerini canlandırmasını ister. Tarihsel ve milliyetçi değerlerine sıkı sıkıya bağlılıkla gururlanan Türkiyelilerin bir gece televizyonda Kanuni Sultan Süleyman’ın saraydaki iktidar oyunları nedeniyle oğlunu boğdurttuğunu öğrendiğinde yaşadıkları şok, belki de çalışma kamplarını öğrenen Alman halkının şaşkınlığıyla benzerdir. Sayın, bu türden toplumsal amnezinin kaynağını Reich gibi doğrudan çözümlemiyor.  Bir reçete veya siyasal bir kamplaşmanın retorikleri üzerinden sunmuyor. Arendt’in sıradanlık vurgusuna yakın şekilde seyreden anlatısında bu toplumsal amnezinin kaynağında, komşularının kaybolmalarını görüp susmanın politizasyonunu görüyor. Çünkü, Sayın’ın kitabında on dört bölümde anlattığı, suskunluğun hayatta kalma stratejisi olarak politik ve geleneksel bir değer gibi nesilde nesile aktarıldığıdır.  Kötülüğün varlıkbilimsel anlamda mevcut olmadığı bir dünyada her kötülük yapılabilir (Sayın,2017,49) formlara, normlara kavuşur.  Halen ne yazık ki toplumda karşılığı bulunan “kızılbaşların canları malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir,” ve “kızılbaşların kestiği hayvanın eti mundardır, yenmez,” gibi politik fetvaları vererek dini devletin eline veren Ebussuud Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamıdır. Böylece, bugünlerde her ölümlü haber sonrasında, mesela Soma’daki maden katliamında ve ya gösterişli şekilde verilen şehit haberlerinde, bir stat dolusu insanın yuhalamaları arasında ölülerine saygı duruşunda bulunulan Ankara katliamı mağdurlarında yurttaşla yurttaş olmayanın, ölümün haysiyeti ile zilleti arasındaki sınırı çeken Ebussuud Efendi’nin kurumsallaşmış vicdanıdır. Sayın’ın (2017,43) Slavoj Zizek’ten alıntılayarak aktardığı gibi, “bir cemaatin tam üyeliği, sadece onun aleni imgesel geleneğiyle özdeşleşildiği zaman değil, yaşayanlar arasında hortlayan yarı-ölü ruhlarıyla, açılan simgesel düzenin boşlukları ve çarpıtmaları sayesinde sadece satır arasında aktarılan travmatik fantezilerin gizli tarihiyle geleneği taşıyan bütün o görkemli boyut üstlenildiği zaman gerçekleşir.”

ÖLÜM EMRİ…

Kanuni oğlunun ölüm emrini kendisi vermiştir. Ebussuud Efendi kadim bir halkı din dışına iten söylemini topluma kendisi ekmiştir. Bu türden tarihselliklerin kişisel yargıların eseri olduğunu düşünüyorsak soluklanmak gerekir. Kanuni ne kendi soyundan birini öldüren son hükümdar  ne de Ebussuud Efendi dini hükümdarların eline veren ilk kişidir. Ölümler ve katliamlar sadece siyasal ve ekonomik nedenlerle anlatılamayacak denli karmaşık örüntülere sahiptir. Osmanlı ailesini geniş bir coğrafyada imparatorluğa dönüştüren askeri gücünün kaynağı olan Yeniçeri Ocağı hanedanın ayrıcalıklı kıldığı Sunni Türk söyleminin aksine heterodoks bir din anlayışına sahip olan Bektaşi ve çok ırklı bir yapıdır.  Osmanlı İmparatorluğu tarihini aktaran ‘resmi’ söylemlerde yenilikçi padişah olarak geçen II. Mahmut’un emriyle devletin ordusu olan Yeniçeri Ocağı, ‘topa tutularak yakılmış, boğularak kılıçtan geçirilmiştir.’ II. Mahmut, ‘yeniçerilerin top ateşine tutulmasını buyurmadan önce ülkenin camilerinden sala okutmuş, halkı yanında olmaya davet etmiştir.’ Oysa ki Maide Suresi’nin 32. Ayeti ölüme ve var etmeye dairdir: İşte bundan dolayı (Tevrat’ta) İsrailoğullarına şöyle yazdık; Kim ki bir nefsi bir başka nefse ya da yeryüzündeki fesada karşılık olmaksızın, yani haksız yere öldürürse bütün insanları öldürmüş olur. Kim de (bir kişinin yaşamını kurtarmak için) yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.

Tayfun Gönül (1958-2012), Türkiye’deki ilk vicdani retçi olarak  ölümü ölenden ayırmadan, kişisel bütünlüğüne tecavüz etmeden siyaset olgusu haline getiren kişilerdendir. Kendisi aynı zamanda bir doktor ve anarşisttir. Gönül,  hangi kutsal dava adına olursa olsun insanların, düşmanını öldürmek ve yok etmek amacıyla organiza olmuş hiyerarşik yapılara, liderlik kültüne yaslanan örgütlenmelerin karşısında olduğunu belirtmiştir. Çünkü, özgürlüğün sabitlenemeyen varlığı, bireyin bilincinin ve  kişinin kendi ‘özgür iradesi’ aracılığıyla elde edilebilinir.  Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi kitabı, ölümler ve ölümlerin kutsandığı siyaset etme biçiminin reddi adına başucu kaynağı olabilecek potansiyelle doludur.


1.Sezai Karakoç, Taha’nın Kitabı, 2012
2. M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbuş: Enderun Kitabevi, 1972, s.109-117.
3. Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, Metis Yayınları, 2017, 50.
4. Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, Metis Yayınları, 2017, 43.

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir