Cemal Dindar: Bu coğrafyanın dirliği bile acı dirlik

YENİ ÇIKANLAR – Cemal Dindar, bir psikiyatrist, Türkiye meraklısı bir araştırmacı, bir yazar aynı zamanda. Ve (ona hitap şeklimi garipsemeyin diye söylüyorum) benim arkadaşım. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tıbbiyeyi bitirdikten sonra Bakırköy Akıl Hastanesi’nden psikiyatri uzmanlığını aldı Cemal. Burada çalıştığı doksanlı yıllarda, hastaların edebi ürünlerine yer veren “Aura” dergisini çıkarıyordu. Urfa Devlet Hastanesi’nde çalıştığı dönemde sosyokültürel dinamikler ve ruhsallık ilişkisi üzerine yoğunlaştı. İstanbul’a yerleştikten sonra politik psikoloji, anti-psikiyatri, sinema ve ruhsallık alanlarında yaptığı çalışmalarla dikkat çekti ve “Akıl Defteri” dergisinin editörlüğünü yapmaya başladı. Ruhsallık bilgileri ile diyalektik düşünceyi birlikte inceleyen çalışmalara imza atan Psikodiyalektik Araştırmalar Derneği’nin kurucularındandır.

Doktor Dindar, günümüzün toplumsal sorunlarına ruhsallık alanının birikimiyle bakıyor, o birikimle anlamaya çalışıyor. Toplumsal olanı ruhsal olanla açıklamak ya da toplumsallığı ruhsallığın jargonuna hapsetmek gibi dar bir mesleki ideolojinin değil, ruhsal olanı toplumsal olanla buluşturmanın peşinde. Devraldığı Telos Yayınları’nın omurgasını ve yayıncılık ilkesini de bunun üzerine kuruyor. Eleştirel Freud çevirileri ve kendi yapıtları olan “Bir Akıl Hastanesinin Not Defteri: NAL” ile despotizme karşı yaşamı savunmak için bireyleri direnişe geçiren ruhsal dinamikler üzerine (Gezi Direnişi odaklı) bir incelemeyi içren “#direnlibido” bunun ilk örnekleri.  Bu söyleşide hepsini konuşma fırsatı olmadı. Sadece psikobiyografi türünün Türkçedeki ilk örneklerinden olan “Bi’at ve Öfke”yi konuşabildik. “Bi’at ve Öfke”, bir Recep Tayyip Erdoğan biyografisi. Erdoğan’ın despotizme eğilimini psikanaliz ile çözümleyen bir çalışma. Bu yönüyle, Türkiye’nin güncel sorunlarına -gecikmemiş- bir entelektüel refleks.

Söyleşi: Göksel Aymaz

“Bi’at ve Öfke”yi, despotizme eğilimi “ruhsallık” bilgisiyle, “psikanaliz” ile anlama girişimi olarak tanımlıyorsun; yaşadığımız tarih kesitini diyorsun, ruhsallık alanında birikmiş bilgi ile yeniden okuma ve anlama önerisidir bu. Fakat aynı zamanda hem psikobiyografi türünü hem de politik psikolojiyi de eleştirel biçimde tanımlayıp çalışmanı buna göre konumlandırıyorsun. Böyle bir çaba ve tercih toplumsal meseleleri açıklama gayretine ruhsallık alanından ne gibi zenginlikler getirir?

Türkiye’de özellikle muhalif düşünce ya da karşı düşünce alanında ruhsallık bilgisinin kullanımının eski bir tarihi yok. Dünyada da şöyle bir serüveni var: Avrupa Marksist hareketi büyük hikayeyi Rusya’ya kaptırınca, Sovyetler deneyimini ve Bolşevizm’i kastediyorum, bir kriz yaşandığını sanıyorum. Leninizm ile ve daha sonra evrildiği Stalinizm deneyimi ile arasına mesafe koymada ruhsallık bilgisini çok kullandı, Avrupa solu. Frankfurt Okulu deneyimi de dahil olmak üzere belli düşünce deneyimleri de bunun içinde. Bin dokuz yüz ellilerle, Soğuk Savaş dönemi ile birlikte, siyasal iktisat eleştirisi üzerine siyasal pratik oluşturma ve oradan da dünyayı ve tarihi okumanın karşısına ruhsallık bilgisiyle okuma, özellikle de psikanalizle okuma yerleşti. Sovyetler’in dağılmasından sonra da giderek kavim ilişkileri bile psikanaliz ve ruhsallık bilgisinin kötüye kullanımıyla anlaşılmaya çalışıldı. Hem topluluklar, toplumlar, gruplar arası sorunların inşasında hem de çözüm önerileri konusunda psikanaliz başta olmak üzere ruhsallık bilgisi kötüye kullanıldı.  Bu tutum da neolibralizmin felsefesine çok uygundu. Ne o? Toplumsal sistemlerin bir kabahati yoktur. Sen başaramadınsa senin hatandır. Ya genetiğin bozuktur ya verilen olanakları kullanamamışsındır. Ali bu işi başardığına ve sen başaramadığına göre hata sendedir. Veli’dedir. Böyle karikatürize edebileceğimiz bir şey. Bunun toplumsal düzlemde de uygulanması giderek kavimleri bir bireymiş gibi ezberletmek oldu. Yani Türkler deyince türdeş bir grup, Kürtler deyince türdeş bir grup, Sırplar deyince türdeş bir grup kabulü… Kavimleri biyolojik bir beden gibi algılama ve algılatma tutumu. Sanki iki birey arasında sürtüşmeler, kinler varmış gibi bu ilişkileri kurma ve yorumlama yaygınlaştı. Birey düzleminde toplumsal sistemin etkisini göz ardı ederken, toplumsal düzlemi birey psikolojisine indirgemek gibi bir garabetten söz ediyoruz.

akrebinyazi biat ve ofkeYani aslında bu, sosyal teoride “kimlik” gibi yerelliğe vurgu yapan modernizm karşıtı kavramlar vardır, biraz bununla da ilgili değil mi? Teorinin böyle postmodernist mecraya sapmış, orada yol alıyor oluşuyla da ilgili anladığım kadarıyla.

Bu çok kültürlülük, kimlik siyaseti söylemi neoliberal ideolojinin özü. Yeni sağcılığın özü.  Kimlik kabulleri tamamen boştur anlamında bir yadsıma değil bu. Fakat asli siyasi söylemi oraya yaslandırması yeni sağcılığın özüne yazılmış bir kabuldür.

Bunun şöyle işlevsel bir yanı var. Sağ, bugünkü sağ da, dünkü sağ da, muhtemelen yarınki sağ da ancak bölerek, ayrı tutarak, ayrıştırarak, sen busun ötekiyle farkın bu diyerek kendini kuruyor.  Solun temel farkı; bu ayrılıkları kabul etme becerisi, ama birliğini de kabul etmeye olanak taşıması.  Sağ düşüncelerin, sağ siyasi pratiklerin o ayrılıkları birliğinde kabul etme şansı yok. Kimlik siyasetleri yeni sağın manivelası oldu, mihenk taşı oldu. Ne kadar işlevsel olup olmadığına dair sonuçları bugünün dünyasında görüyoruz. Parçalanan coğrafyalarda görüyoruz. Yükselen milliyetçiliklerde görüyoruz. Hatta tuhaf melezliklerde de görüyoruz. Marksist bir hareket olarak başlayan, adında hala işçi kelimesi geçen, ulusal kurtuluş hareketi olarak devam eden örgütlerin dünyanın en sağcı hareketleriyle işbirliği içine girdiği deneyimlerini yaşıyoruz işte. Bu tür melezliklere, tuhaflıklara da dönüşmüş olan bir süreçten söz ediyoruz. Dediğin doğru. Tüm bu süreçlerde, solun da yazık ki zoka olarak yuttuğu birçok kavramda o yeni sağ düşüncenin nüveleri vardı. Zaten soldan dolayımlanmasaydı, solda temsilcilerini yaratmasaydı bu kadar da güçlü bir hikayeyi yazamazlardı. Özellikle sosyalist eylem ve söylemi, solun omurgasını karasızlaştırdıkları için de mecra bu kadar boşaldı…

Kitabın teorik zemini böyle. Çalışmanın kendisine ait bir şey sormak istiyorum. Sen bir psikiyatristsin. Psikiyatriyle ilgili popüler bir konu vardır hani “çocukluğa inmek” diye. Sen de kitapta çocukluğuna iniyorsun Erdoğan’ın. Ev içinde tam güçlü babanın gölgesinde geçen bir çocukluk var ve önemle bunu vurguluyorsun; babası ile ilişkisinin siyaset yapma biçimine etkide bulunduğunu söylüyorsun. Senin de belirttiğin gibi bu öykü ne denli kişisel ise o denli de anonim aslında. Fakat bu anonim patriarkal ve paternalist öyküde “Anadolu ruhsallığı” diye tanımladığın özel bir şeye de dikkat çekiyorsun. Bu, Gezi sürecini analiz ederken de kullandığın bir şey, bir yönüyle Anadolu ruhsallığına dayandırıyorsun Gezi direnişini. Biraz bundan bahsedelim mi? Nedir Anadolu ruhsallığı ve Tayip Erdoğan biyografisinde ya da Gezi direnişinin açıklamasında bize nasıl bir perspektif sunar?

Ben de belli yerlerde konuşurken veya belli tepkileri, geri dönüşleri alırken fark ediyorum, insanlar mistik bir öykü gibi dinlemeye yatkın, bu tür teorik önerileri. Tam da bu yatkınlık coğrafyanın bilinçsizine dair güçlü bir yerden sözü kurmuş olabileceğimizin işareti olabilir.

Bizim tarihten bildiğimiz ilk emek bölüşümü cinsiyet merkezli. Yani kadın ve erkek ayrımına dayalı. Kadın derleyici. Erkek de avcı. Erkek eli boş döndüğünde toprağı iyi bilen, bölgedeki hangi otun yenileceğini, neyin ne olduğunu bilen bir kadın olması hayat kurtarıcı. Biz her ne kadar kendi serüvenimizi, yaşadığımız dönemleri abartma eğiliminde olsak da bu ilksel karşıtlıklar hala ruhsallığımızda yer ediniyor. Bilinçsiz olarak.  Bunlardan biri de mesela kölecilik. Tarihte köleliğin ortadan kalkma anı çok yeni. İşte Güney Afrika’da köleliğin kaldırılış sürecine biz kendi ömrümüzde tanıklık ettik. Köle- efendi diyalektiğini Hegel’den okuyunca çok spekülatif geliyor, lakin onun da yakaladığı bu geçmişin ne denli güncel de olduğu gerçeği.  Yaşamın içinde tutum alışlarımızda o köleliğin tarihi belirip kayboluyor. Patronumuzla ilişkimizde, arkadaşımızla ilişkimizde, sevgilimize dokunma biçimlerimizde vesaire… Bir şey ortadan kalktı demekle sonraki kuşaklarda izleri olmayacak anlamına gelmiyor.  Özellikle de insanlık tarihinde çok büyük bir mekanı, çok uzun bir süreci almışsa.

diren libidoAnadolu ruhsallığı derken bozkır-göçebe birikimi ve Mezopotamya uygarlığı diye iki belirleyenin varolduğu kabulüyle başlıyorum. Moment olarak yerleşik tarımı ve tarımcıl sıçramayı kabul ettiğim için, bunun sırf Anadolu’ya özgü bir sav olmayacağını da düşünüyorum. Cinsiyete dayalı ilk emek bölüşümünü bu ayrım hem barındırıyor, çünkü kadın her daim türün üreticisidir, hem de onu aşıp daha karmaşık emek bölüşümüne sıçrıyor.

Her ne kadar Batı kendini Eski Yunan ile başlatma eğiliminde olsa da, biz uygarlık ve hoşnutsuzluklarının temeline dört bin yıl öncesinin Sumer şehir devletlerini artık koyabiliyoruz. Bugün dahi, toplumsal sistemlerin ana kurumlarının orada bir bütün oluşturduğunu biliyoruz. Tapınak, okul, yerleşik tarım, ilk çiftçi günlüğü, ataerkinin taşlaşması…  Elbette yazı. Tapınak merkezli ve yer-bağına dayalı yerleşimin Sumer’den başlayıp evrensel bir bütüne ulaştığı ve değişse de aşılmadığı aşikar. Bunu çeperleyen ise göçebenin dünyası. Kan bağına dayalı, anacıl, canlıcılığın ve şamanik yaşam görgüsünün baskın olduğu bir dünya. İnsan-bitki mitoslarına ve bunların taşıyıcısı olduğu ruh birliğine karşı insan-hayvan ruh birliği, mitosları… Anacıl-ataerkil gerilimi, şaman-rahip kimlikleri gerilimi, kan bağı-yer bağı gerilimi… bunlar çoğaltılabilir. Türkülerde bile bu gerilimlerin izlerini buluyoruz. Mezopotamya hattına, Harput-Urfa-Kerkük türkülerine baktığımızda anacıl damarın epeyce silindiğini, türkülerde kadının yittiğini, kadın ağzıyla söylenmiş türküye nerdeyse rastlanmadığını görüyoruz. Toroslar boyunca, Karac’oğlan hattına baktığımızda kadının her türlü derdi kendi dilinden dökülür.

Tekrar söyleyeyim: şu hataya da düşmemek lazım: Bu ikisini keskin bir şekilde ayırdığımızda bir bütünü yok saymış oluruz. Bu iki belirleyen ayrılıklarında birbirine muhtaçtır. Menkibelerde sözün ettiğimiz “insan-hayvan” ruh birliğine uygun bir şekilde güvercin olarak, geyik olarak gelen Anadolu Abdalları gittikleri yerlere, Mezopotamya birikimine uygun olarak ve tapınak kurarak, tekke açarak yerleşiyorlardı. Bu bütünde karşıtına saygı duruşunda bulunmadan kök salmak mümkün değil yani. Boylar nasıl yerleşiyorlar Anadolu’ya? Tapınak kurarak, tekke kurarak, İslam’ın gaza ideolojisini sırtlanarak. Ben Moğolum kılıcımla her yere yerleşirim demekle olmuyor. Ancak öbür tarafın diyalektik geçişine izin verirsen yerleşebiliyorsun. Tarihte bir Türk mucizesi varsa tam da budur bana kalırsa. Burası dünyanın en önemli coğrafyalarından birisi ve gelip imparatorluklar kuruyorsun. Buraya yerleşmek o kadar kolay değil yani. Tersi de doğrudur. Tasavvufu yaratmayan bir İslam, Yeni Platonculuğu kendi içine maya olarak alamamış bir İslam da buralara yerleşemezdi. Bu tür selamlarla yayılabiliyor, yerleşebiliyor Arap olmayan halkların kalbine. Temel dinamik bu.

Tüm bunların ortasında Erdoğan’la ilgili soruna gelirsek… hakikaten tarihsel anlar vardır. Bazı insanlar derin bir bilgi birikimi, Aristo gibi bir hocası olmasa bile güçlenebiliyor. Erdoğan’ın Milli Görüş içinde en büyük başarısı, yukarıda sözünü ettiğim kuramsal çerçeveye uygun olarak, katı bir ataerkil yapı içinde ve o dönemin aksaçlılarının tüm itirazına rağmen kadınları siyasete katabilme becerisidir. Refah Partisi döneminde bir yandan bu becerisi vardır, öte yandan da bunun tamamlayıcısı olarak Erbakan Hoca ile güçlü bir özdeşleşmesi vardır. İktidarının ilk dönemlerinde bile Hoca’nın üslubunun gölgesi Erdoğan üzerinde çok belirgindi.

Tabi AKP’nin kurucu kadrosunun ve liderinin çıkışında 28 Şubat’ın büyük etkisi oldu. Milli Görüş bastırılarak içinden neoliberal siyasetle, dolayısıyla sermaye ile sorunu olmayan bir kadro yaratıldı. Hatırlayalım,  İslami siyaset söylemi nerdeyse suç ile özdeşleştirilmişti. Sonra, bastırılan güçlü bir şekilde ve Milli Görüş gömleğini çıkartmış şekilde döndü. Bu kadrolar, Gezi Direnişi öncesi süreçte bozkır-göçebe dinamiği bastırmak istediler. Keyif alanlarının yasaklanması, kadın bedeninin özellikle üreme aracı olarak nesneleştirilmesi, köprüye Yavuz adı verilmesi… örnekler çoğaltılabilir. Gezi tam da o bastırılmış olanın da dönüşlüydü. Dilek ağacıyla, obasıyla, ‘kutsal dağ’ temsili parkıyla, şamanik ritleriyle…

Tüm otoriter liderler için söylenebilecek “ruhsallık” ve özel bir durum olarak da “Anadolu ruhsallığı” yanında şundan da söz edebilir miyiz: Kitlelerin liderlerine bi’atı hususunda, muhafazakâr liberalizmin vatandaşlık haklarını geriye itip, yardımlaşma çizgisini öne çıkarmış olması, AKP muhafazakârlığının ise bunu İslamcı renklerle hayırseverliğe dönüştürmüş olması vs. gibi iktisadi açıklamalar veya başta Adorno olmak üzere Frankfurt Okulu’nun “otoriteryen kişilik” üzerine yaptığı (otoriter liderlerin toplumların özel bir anında birden bire ortaya çıkan bir şey değil de, hayatın olağan yaşanma ve algılanma biçiminin bunu hazırladığını ortaya koyan) çalışmalar da bize bir şeyler söylüyor. Bunları düşündüğümüzde, Türkiye toplumunun otoriter eğilimlerini, milletinin Erdoğan’a bi’atını nasıl açıklayabiliriz?

Franfurkt okulunda otoriter kişilik üzerine çok düşünülmüş olmasına vesile olan süreçle ile bizim şu dönemimiz arasında epey benzerlik var. Örselenmemiş toplumlarda despotizme bu türden hazır topraklar çok az oluyor. Hitleri yaratan koşullara bakarsak; 1. Dünya Savaşı yenilgisi çok temeldir. Ayrıca tüm dünyayı saran 1929’daki büyük depresyon var. Bizde de 12 Eylül 1980 çok önemli bir tarih. Kardeşler arasında başka bir dünya hayaline dair mücadele vardı. 12 Eylül geldi; on kişiden birini işkenceden geçirdi.  Toplum ruh sağlığıyla ilgili bir laf edeceksek bu ülkede öncelikle şununla başlamak lazım: ‘fena dayak yemiş bir halkın çocuklarıyız’. Bunun akabinde Sovyetler dağıldı. İkinci büyük travma da buydu. Sonrasında bu ülkeyi mahkum eden söylem, ‘aman bir daha kardeş kavga olmasın’ oldu. Güçlü lider arzusu o kadar kışkırtıldı ki … Sonucu Tayyip Erdoğan’dır.

nalEvrensel bir şey aslında her buhrandan sonra ‘güçlü lider’ arayışı…

Ama sınıfsal bir şeydir de. O tür buhranlardan sonra üretim ilişkilerinin ve emek sömürüsünü devam ettirebilmenin biricik yolu eli sopalı lider ve bununla buluşan kültürel dinamikler. Velhasıl o güçlü lider arzusu bu ülkeyi sağa mahkum etmenin, sağ dışında hiçbir seçenek bırakmamanın önemli manevralarından biri oldu. Ayrıca koalisyonlardan bile korkulur oldu. Birkaç yıl öncesinden bir Milliyet haberi hatırlıyorum;  ortada bir soba yanıyor. Üstünde çaydanlık. Sobanın etrafına minderler dizilmiş. Bir yoksul evi. Tayip bey, eşi, kızı ve bir de aile bakanı birlikte oturuyorlar. Resmin altında ‘bu aileye sihirli değnek dokundu’ yazıyordu. Lidere ‘sihirli değnek’ bahşetmek ne demek? Bu şu demek; artık lider keyfiyetine göre yaşayacağız. Toplumsal sözleşme falan mühim değil. O lider o eve üç paket makarna götürdüğünde, bizim vergilerimizden çıkmış olması da mühim değil. Liderin  o evde olmasıydı mühim olan. İyilik seremonileri ya da öfke patlamaları kitlesel hipnozun birer anı olarak tanzim ediliyor. Bu ‘iyiliği’ sorgulamama, barındırdığı kötülüğü merak etmeme üzerine de bir kültür biçimleniyor.

Milletinin şefe itaatinden, bi’atından bahsediyoruz. Ama çalışmanda Erdoğan’ın kendisinin de bi’at kültüründen geldiğini ve aslında öfkesinin de ceberutluğunun da bundan kaynaklandığına dair şeyler söylüyorsun. Bu bi’atın yolu nedir, uğrakları nereler olmuştur? Şu noktadan sonraki yeni biat uğrakları neler olabilir?

Psikobiyografisinde iki nokta tamamlanmış görünüyor. Bunlardan birisi, kendisinin de anlattığı şu hikaye; mahallede bir kadın çocuk Tayyip’e küfretmesini söylüyor. Çocuk küfredince de kadın gülüyor. Bu aslında bizim çok iyi tanıdığımız bir sahne. Baba bir şekilde bunu duyuyor ve tavana asıyor cezalandırmak için. Simgesel bir oğul katliyle başlıyor hikaye. Bu bana çok enteresan geliyor. Toplumsal duyarlılığımızı çok yukarı taşıyan kayıplarımız oldu. Berkin’in ve Burakcan’ın ölümü mesela. Başka bir süreçte yaşansaydı bu ölümler, o iki mahalle birbirine girerdi. Bu coğrafya çok acılı bir coğrafya. Cemal Süreya’nın dediği gibi dirliği bile “acı dirlik.” Dolayısıyla halkın şunu gördüğünü söyleyebiliriz; halk başına şef değil, toplumsal sözleşme istiyor. O toplumsal sözleşmeyi tanıyan, ve dolayısıyla halkı tanıyan bir lider istiyor. Gezi’de de temel bildiri buydu ve şefin tepkisi şu oldu; sizi Habil ve Kabil’lere böldüm. ‘Yüzde elliyi zor tutuyorum’un başka bir izahı yok. Bu oyuna gelmek istemiyor insanlar. Şu günlerde en sevindirici olan şeylerden biri de bu.

2010 tarihini, referandum sürecini ayrıca anmak lazım. Güya demokratikleşme adına despotizmi fazlasıyla besleyen bir dönüşüm yapıldı. Buradan babası tarafından tavana asılan çocuğun, tavana asma yetkisini kazanan lidere dönüşmesi gerçekleşti. ‘Ben artık sizin kardeşiniz değilim. Hatta başbakanınız bile değilim. Başkan olacağım, şef olacağım’ bildirileri ard arda geldi. Şu an bu aşamaya gelmiş bir kişinin olağan bir toplumsal sözleşmede bir güç kaybına tahammülü olmaz. Bunu istese de yapamaz, geriye dönüşsüz bir süreçtir bu. ‘Twitter’ın kökünü kazıyacağız’ diyor mesela. Burada twitter teknolojik bir araç. Aslında bu cümlede yatan arzu twitter kullanıcılarına yöneliyor…

Buna yönelik kitabına da aldığın bir anekdot var: Tayyip Bey’e soruyorlar “İsviçre bankalarında kaç adet hesabınız var?” diye. O da “Bunu iddia eden kişi şu anda Ergenekon davasından tutuklu” diyerek cevap veriyor.

Öyle. Tüm bunlarla ilgili 60’lara-70’lere baktığımızda çok güzel çocuklar diyoruz. Denizleri hatırlıyoruz, Mahirleri, Sinanları… Cumhuriyet tarihine baktığımızda o halk çocuklarının bu ülkeye başbakan olabileceği anlaşılıyordu. Bir halkı belli bir süre seçkinlerin gölgesine bastırırsınız. Bir yerden sonra halk ‘bu hikaye benim hikayem’ der. Onları o kadar gaddarca kırdılar. Yine bir halk çocuğu başbakan oldu, ama Tayip Erdoğan oldu bu. Elimizdeki bu örnek hikayemizin çalındığını gösterir.

Yakın zamanda tabipler odası Erdoğan’ın ruh sağlığından endişe ediyoruz diye bir açıklama yaptı. Bir psikiyatrist hekim olarak Erdoğan’ın ruh sağlığından endişe ediyor musun?

Benim halk olarak yarın başımıza ne geleceği, ne olacağı ile ilgili bir endişem var. İktidarlarını korumak için savaştan başka bir seçeneklerinin kalmamış olabileceği ve bunu göze aldıklarının işaretini hep vermeleriyle ilgili endişem var.  Tayyip Erdoğan’ın siyasi yaşamıyla ilgili bir derdim var, yoksa kaç yıl yaşarsa yaşasın 12 Eylül hesaplaşmasının Kenan Evren’in yargılanmasına endekslenmesine de karşıydım. Siyasi ömrü bitmiş biriyle değil, o anlayışın yeni temsilcileriyle mücadeleyi sürdürmek lazım. Baskı aygıtıyla hesaplaşılmalı, lakin asıl yıkım ideolojik aygıtlarla geldi, Özal’la geldi, mesela. Erdoğan’ın ruh sağlığına gelince… Toplumsal bir sorunu ruhsal patoloji alanıyla konuşmak, buna indirgemek, bir kişinin arazlarıyla gerekçelendirmek egemenin işine gelir. Bunlar oluyor çünkü Tayyip Erdoğan’da şu problem var dediğimizde büyük hikayeyi kaçırmış oluruz. Bir kişiyle açıklanabilecek bir mevzu değil bu…

Son bir soru: Kitabın önsözünde gelecek zamanı  “öğrenilmiş çaresizlikle kol kola melankolik zamanlara…” diye bir cümleyle işaret ediyorsun. Böyle mi görüyorsun geleceği?

Melankoli kötü bir şey değildir, çünkü onarmak için kendine dönebilme cesaretini de içerir.  Galiba ikinci baskının önsözündeydi bu. Yeni baskıda çember tamamlandı artık dedim. Melanie Klein gelişimi, paronoid-şizoid durum ve depresif durum diye bir gelişim çizgisiyle kuramsallaştırır. Toplumda paranoya çok yüksek. Yakın zamanda yoğun bir şekilde maruz kaldık bunlara… Hala da devam eden bir şey var. O sözde şimdi anlıyorum ki bir arzu da varmış. Şu paranoid zamanları aşalım da başımıza ne geldiğini görüp, üzüntü ve kederiyle baş başa kalıp onaralım arzusu. Melankolik zamanlar derken kastettiğim belki bu arzuydu. Evet şimdi tam da umarız bu hava dağılacak. Sürekli düşman üretme, ayırma tavrı ortadan kalkacak ve biz de ne yapacağız, ne yaptık 20-30  yıldır, nasıl daha güzel bir yaşamı yeni bir sözleşme ile kurarız… Bunları dert edeceğiz.

“Büyük hipnozcu” diye bir ifaden var…

Evet. Büyük hipnozcunun etkisi üzerimizden kalksın, biz kendi derdimizle baş başa kalalım. Çünkü sadece yeni sağ söylemde değil solu da inşa eden bir dil var orda. Gazete köşelerine, çok okunanlara bakıyoruz. Travma söylemi bir numara. Yarası olan telkiniyete açıktır. Sol adına  söz alanlar örselenmiş olanlara sesleniyorlar, hep kimlikler üzerinden bir söylem kuruluyor ve şöyle sesleniyorlar: “bana bak, ben senin acını senden daha iyi tanıyorum, acınla tanışacaksan beni okumalısın…” Bakışı talep etmek hipnozun ilk hamlesi. Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarının da geçiş cümleciği: Bakınız…

Travmatik çekirdek üzerinden solculuk yapmak da başka bir hipnoid süreç.  Bunun da bir işlevi vardı. Fakat artık o dili aşalım. Bizim temel meselelerimizden biri de bu. Bir sosyalist söylem, kültür, eylem yaratmanın önünde tıkaç haline gelmiş, belli rolleri işgal eden kişiliklerle Tayyip Erdoğan’ın toplumu işgal etme biçimi arasındaki bağları görüp çözümlemek,  aşikar kılmak… Önce bu hipnoid bağın çözülmesi lazım.

Kaynak: Evrensel Kültür dergisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir