ANIL MERT ÖZSOY: “NE DESEM EKSİK KALIR…”

YENİ ÇIKANLAR – “Korku Yokuş Aşağıydı” adlı ilk kitabı Doğan Kitap’tan yayımlanan Anıl Mert Özsoy ile hem arka sokakları konu edinen öykülerini, hem de bir gazeteci bakışıyla sokaklardaki toplumsal değişimi konuştuk.

 Ata Tuncer    sedat.ata.tuncer@gmail.com

Fotoğraf: Deniz Mete

“SOKAK VE VAR OLMA SANCISI…”

İlk öykü kitabınız “Korku Yokuş Aşağıydı” yayımlandı. Kitabın birbirine eklemlenebilir bölüm adları, karakterlerin yer yer başka öykülerde de anılmaları farklı bir bütünlük oluşturuyor. Öykülerin bir araya geliş ve bağlanma süreci nasıl işledi?

İlk öykülerimi 2014 yılında kaleme almaya başladım. Kafamda anlatmak istediğim, etrafında dönüp durduğum bir dünya vardı. Bu noktadan yola çıkarak birbirini bilen, tanıyan ve dokunan öyküler yazmak istedim. Buradaki bağlamım sokak ve var olma sancısıydı. Karakterlerin temel izleği bireysel ve toplumsal dertleri olmasıydı. Bir süre sonra, benim dışımda öyküler, karakterler birbirine dokundu, eklemlendi.

Kitabın giriş öyküsü olan “Aklımda Nalan”da yılların taksicisi Arap Kadri “Raconu, sigara paketi gibi gömlek cebimize koyduk.” diyor. Racon, sokak jargonu yıllar geçtikçe kendi bütünlüğünü kaybedip nostaljik bir unsur, geçerliliğini kaybeden bir suç bahanesi haline mi geldi yoksa sokağın disiplinini sağlayan büyükten küçüğe aktarılan bir “adalet geleneği” mi hâlâ? Ağır Roman’daki “Âlem göt oldu.” repliğinden yola çıkarak, o “âlem” sizin öykülerinizde ne âlemde?

Öncelikle, Ağır Roman’daki “Âlem göt oldu” repliği çok yerinde bir tespit… Metin Kaçan’ın ruhu şad olsun. Bahsi geçen öyküde, alıntı yapılan cümlede raconu en merkeze, kalbine koyuyor karakter. Jargonun yıllar içerisinde kaybolup nostaljik bir unsur olduğunu düşünmüyorum. Belki biraz makyaj değiştirmiş olabilir, ruhuyla oynanmış olabilir ama kati surette kaybolmadı. Sokaklarda, bir gelenek olarak devam ediyor. Ağır Roman’daki Arap Sado’nun sesiyle söylemek gerekirse benim kurgu dünyamda âlem henüz göt olmadı. Anlatmak istediklerimde bir adalet arayışı yerine bir duygu peşinde sürüklenme derdi var. Kendini arayan, devletle, toplumsal normlarla karşı karşıya gelmiş ve sindirilmiş karakterlerdi. Bu noktada racona uygun davranmak öykülere ve karakterlere saygı duymayı gerektirecekti.

Sokak hayatı, koğuş kahramanları, LGBT bireyler, Kürt, “Alamancı”, Alevi karakterler… Renkli bir karakter çeşitliliği var öykülerinizde. Öte yandan bu karakterlerin yer aldığı hikâyelerin derininde bir politik damar da seziliyor. Karakterlerinizi oluşturma sürecinizden bahseder misiniz?

Hayata baktığımız bir pencere var. Bu pencerenin gördüğü manzara politik bir bahçe… İçinde solmuş, kurumuş çiçekler barındırıyor. Bazı yabanıl otlar çiçeklerin güneşini kesmiş. Suyunu içmiş, toprağını parsellemiş. Pencereden dışarı baktığımda o çiçekleri görmeye çalıştım. Sokakları, koğuşları, LGBTİ bireyleri, Kürtleri, Alevileri, “Alamancı”ları.

Kitapta Ankara’nın da belirgin bir ağırlığı olmasına rağmen İstanbul’da geçen pek çok öykü, şehri anıştıran pek çok unsur da var. Kitaptaki Ankara-İstanbul sentezinden yola çıkarak bu iki şehrin, arka sokaklarının hayatınızdaki izleri neler?

Ankara doğduğum, İstanbul yaşlandığım şehir oldu. Bir de gelenek mefhumu var. Ankara’nın Türkçe edebiyata bıraktığı çok değerli bir birikmişlik var. Bu duruma olan saygımdan dolayı öykülerimdeki atmosferlerin büyük çoğunluğunda Ankara’ya yer verdim. Bir de mistik yanı var durumun. Ankara’nın “Baba” figürü var. Kendi içimde ve edebiyattaki en kritik çatışmalarımdan birisini çok iyi tamamladığını düşünüyorum. Bunun dışında uzun zamandır İstanbul’da yaşıyorum. Üniversite eğitimi için gelip, okula gitmek dışında her şeyi yaptığım şehir oldu. Birçok evde yaşamış olmam, köksüzlük ve evsizlik kavramlarıyla tanıştırdı beni. Bu biraz da sokakla tanışmak demek. Karakterlerin doğduğu yerler olan sokakları İstanbul ile tanıdım.

Öykülerinizden bazıları sosyal adaletsizlik, toplumsal ve aile içi şiddet gibi temalar ekseninde gelişiyor. Gazeteciliğinizden de yola çıkarak güncel meseleler metinlerinize ne kadar yansıyor?

Hayata karşı dert edindiğim durumlar bunlar. Sosyal adaletsizlik, toplumsal ve aile içi şiddet… Bu temaları kanırtmak, bunların üzerinden “çirkin” diye tabir edilen, görünmek istenmeyen hayatların üzerine gitmek istedim. Kitabın ilk yazım süreci bittikten sonra gazeteciliğe başladım. Meslek olarak, ilk kitap nezdinde, bir katkısı olmadı. Ne var ki, bu coğrafyada yaşayıp da haberlere, toplumsal dertlere kafa yormamak çok zor bir durum. Bu noktada haberin kendisi öykülerin oluşumunda etkili oldu.

“HER ŞEY SERMAYE İÇİN SEVGİLİM…”

Toplumsal değişimin izleri ilk olarak sokaklarda, mahallelerde, şehirlerde görülüyor. İstanbul sokaklarının, Beyoğlu ve diğer semt kültürlerinin, esnafının, kapanan küçük dükkânların, sona eren zanaatlar ve şehrin yaşam biçiminden koparılmalarıyla ilgili röportajlar da gerçekleştiriyorsunuz. Şehrin bu dönüşümünün bireylere ne gibi yansımaları olduğunu düşünüyorsunuz?

Alevi bir aileden geliyorum. Sazın, sözün içinde büyüdüm ve gördüğüm bir durum var: Korumadıkça kültürel erime yaşıyoruz. Bu durumu aşmanın yollarından birisinin de kayıt altına almak olduğunu düşünüyorum. Temel olarak bu dertle yapıyorum röportajları. Şehrin dönüşümü meselesinin içinde bulunduğumuz zamanda içselleştirelebileceğini düşünmüyorum. Bu gibi durumlar için zamana ihtiyaç var. Kişilerin özümseyip kaybolan veya değişen değerlerin farkına varmaları gerekiyor. Bir alışkanlığın kırılıp, yerini başka bir şeyin alması durumu söz konusu. Maalesef, hızlı yaşantılarımızda bu değişimi görmüyoruz ya da üzerine yeterince kafa yormuyoruz.

Bir dönem Özgür Akkaya ile birlikte hazırladığınız “Bodrum Kat” adlı derginin sloganı Cenk Taner’in bir Kesmeşeker şarkısından yola çıkarak, “Her şey sermaye için sevgilim.” idi. “Bodrum Kat” niye bitti? Cumhuriyet sonrası edebiyat 90’lara kadar dergilerde boy verdi, bu durum 90’ların ikinci yarısında değişti gibi… Bunun nedeni popüler kültür etkisi mi, edebiyat dergilerinde nitelik ve sermaye arasındaki balans neden tutturulamıyor?

Bodrum Kat acemilikten bitti. Dergiciliğin damarlarını bilseydik kör topal yürürdük o yolu. Beceremedik. Öküz, Hayvan, Sokak gibi çok iyi dergiler var oldu bir dönem. Günümüzde de buna benzer dergiler var fakat Bodrum Kat’tan sonra dergilerin öğreticiliğine ve gücüne olan inancımı kaybettim. O yüzden ne desem eksik kalır.

Ata Tuncer hakkında

1988 yılında, İzmir'de doğdu. Lisans eğitimini Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde tamamlayıp yönetmen yardımcılığı yaptı. Şiir, öykü ve inceleme yazıları çeşitli edebiyat dergileri ve fanzinlerde yayımlanıyor. 2017 yılında 10. AltKitap Öykü Yarışması’nı kazandı. Aynı yıl yazdığı “Kraliçe Gece” adlı oyun, Nilüfer Belediyesi-Mitos Boyut Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda birincilik elde etti ve dereceye giren diğer eserlerle birlikte yayımlandı. "İlk Cinayeti Şiir İşledi" adında bir şiir kitabı var. Şimdi bir müzede çalışırken sinema ve edebiyat alanındaki çalışmalarını İstanbul'da sürdürmeye devam ediyor.

Ata Tuncer tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir