YAZAR İÇİN BAŞKA BİR DÜNYA DAHA VAR

Ata Tuncer 14 Kasım 2017 0
YAZAR İÇİN BAŞKA BİR DÜNYA DAHA VAR

YENİ ÇIKANLAR – Öyle Güzel Bir Yer Ki adlı yeni romanı okuyucuyla buluşan Murat Gülsoy ile hem güzel ve yıkıcı o yerleri hem de çeşitli yazma hallerini konuştuk.

Ata Tuncer  sedat.ata.tuncer@gmail.com

Fotoğraflar: Süreyya Ada Gülsoy

Yeni romanınız Öyle Güzel Bir Yer Ki için, “Başlangıçta aklımda geç yaşanan bir aşk hikâyesi anlatmak vardı” diyorsunuz, sakin bir roman hayal ediyorsunuz. Yazım sürecindeyse yıkımla birlikte iç içe geçen intikam, mutluluk, arzu ve kıskançlık hisleri romanı daha katmanlı hale getiriyor. Yazım aşamasında yıkım temasının metne nüfuz etmesi nasıl gelişti, yaşadığımız yoğun değişimin, çetrefilli günlük hayatın, bizi sakin bir aşk yaşamaktan da o aşkı anlatmaktan da alıkoyduğunu söyleyebilir miyiz?

Bir romanın birden çok başlangıç fikri, ilhamı, duygusu olabiliyor. Yazmak, farklı duygu ve düşüncelerinizi belirli hikâyeler üzerinden odaklamaya çalışma sürecidir. Bir yandan dış dünya var. İçinde yaşadığımız hayat, bizim birer birey olarak içine girdiğimiz gerçek durumlar var. Ancak yazar için bir başka dünya daha var, kendi düş gücüyle, kurmaca birikimiyle yarattığı ve ayakta tuttuğu romanın dünyası. Bu ikinci dünya başlangıçta birinci dünyanın, gerçek yaşamın, gerçek sorunların gölgesinde güçlükle sürdürür varlığını. Daha doğrusu varlığını sürdürebilmesi için yazarının zihinsel ve psikolojik gücüne ihtiyaç duyar. Yazarken insan kimi zaman gerçek dünyanın meselelerinin kendi kurmakta olduğu dünyayı ezebileceğini hisseder. Çünkü gerçek dünya somuttur, elimizle tutabileceğimiz mesafededir, sonuçları yakıcıdır. Ancak yazar direnirse, romanını her şeye rağmen yaşatmayı başarırsa bu dünya kurulur. Bir süre sonra da işler tersine dönmeye başlar. Gerçek hayat yaşanıp bitmiş, geride kalmış olur. Oysa yazdığınız roman ya da öykü somut bir şekilde var olur. Yazılı olarak buradadır artık. Hatta yazarı dünyadan göçüp gitse de o kalacaktır. Bu iki dünya arasındaki gerilim her zaman yıkıcı değildir. Ya da şöyle söylemeli, ben bu gerilimi romanın dünyasına hizmet edecek şekilde yönlendirmeye çalıştım, kimi meselelerin romanın dünyasına sızmasına bilinçli olarak izin verdim. Bu yüzden de “sakin bir aşk hikâyesi” fikri yıkımın tozu dumanı içinde kendi yolunu buldu.  

Mekân Feşmekân adlı kitabında, “Tek bir mekân yoktur, hepimizin etrafını saran, bizleri içine alıp, güzelce sarmalayan tek bir mekân yoktur, her yer mekân kırıntılarıyla doludur” diyor, George Perec. Öyle Güzel Bir Yer Ki kitabınızda da mekânları takip ederek bir yıkım izleğini takip ediyoruz. Hem karakterlerin, hem de yerlerin ruhunda seziliyor, bu yıkımların bıraktığı kırıntılar. Yazım aşamasında sizi tetikleyen ilk şey mekân üzerinden bir örgü kurmak mıydı yoksa roman ilerledikçe mi bu temalar çoğaldı?

baba ogul ve kutsal romanAz önce söylediğim gibi romanın birden fazla başlangıç fikri vardı. Bunlardan biri mekân meselesinin araştırılması. Bu fikir daha önceki romanlarımdan birinde, Baba Oğul ve Kutsal Roman’da (Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki rüya sahnelerinden birini ziyaret ederken) belirmeye başlamıştı. Hikâye bir zaman ırmağı gibi akıp gider çoğunlukla. Bir akış içinde onu kavrar, o şekilde anlatırız. Olayların şekillenmesinde belirleyici olan zamandır. Çünkü eninde sonunda hikâye hareket halindeki karakterdir. Çok basitleştirirsek böyle ifade edebiliriz. Bunun dışında bir yol olabilir mi diye düşünüyordum. Mekânın devinimiyle hikâyenin ilişkisi üzerine kafa yoruyordum. Elbette bu ham bir düşünceydi. Halen de belirli bir sonuca varmış değilim. Ama mekân üzerine düşünmek, mekânla farklı bir ilişki kurmaya çabalamak bu romanın kurgusunu da duygusunu da belirledi. Başlıkta da ironik  bir şekilde kendini gösterdi. Öyle güzel bir yer ki. Bu yerin veya yerler ile kişinin ilişkisi elbette günümüzde daha da önem kazanmış durumda.

“RUHSAL DÜNYAMIN HARİTASI…”

Roman bölümlerinin hep bir “yer”i, bir mekânı işaret ederek adlandırılmış olduğunu görüyoruz. “Dükkânda”, “Motelde”, “Parkta”, “Hastanede” gibi… Ancak “Yıkımda” başlığı da bu mekânların arasında yer alıyor. Bunun nedeni olay örgüsü içinde, yıkımın mekânsal inşasını kurmak mı yoksa yıkımın, her mekânın tanımını kolayca değiştirebilmesi mi?

Belirli mekânlara göre bölümlenmiş gibi görünse de bir başka açıdan baktığınızda belirli zaman dilimleri üzerine inşa edilmiş durumda roman. Mekân üzerine düşünürken zaman meselesinin çok değişik bir şekilde ele alabileceğimi fark ettim. Bir de daha duygusal bir çıkış noktam vardı. Geriye dönüp yaşadıklarımı düşündüğümde aslında belirli mekânlarda yaşanmış belirli zaman kesitlerinin öne çıktığını gözlemliyorum. Bunlar çok uzun anılar değil. Bir kısmı çocukluktan, çok erken dönemden kısacık anlar; bir aynanın içinden görünen odanın yansımasını izlemek, aslan ayaklı bir konsolun altındaki tozlu karanlığa gözünü dikip bakmak, ya da bir gece kayalıklarla korunmuş küçük bir kumsalda uzanmış yıldızlara bakarken hissettiğim hüzün, bisikletle bir yokuştan çok hızlı inerken yüzümü serinleten rüzgar… Neden başkaları değil de o anlar aklıma kazınmış? Neden bunlar diğerlerinden sıyrılıp capcanlı zihnimin içinde varlıklarını hissettiriyorlar? Demek ki yaşanan bazı anları diğerlerinden ayıran, onları yaşandığı sürenin ötesine taşıyan bir özellik var. Ruhsal dünyamın haritası tepeleri, gölleri, ırmakları bu anlardan oluşuyor sanırım. Romanın kurgusunu yaparken bu düşünceler içindeydim.murat gulsoy

Kitabın mekânlar üzerinden inşasının, romana, bir tiyatro oyununun etkisini de verdiğinden söz edebilir miyiz? Uzun bölümlerin sahneleri, kısa bölümlerin tabloları çağrıştırması, metnin çoğunlukla diyalog ve Kerem’in iç sesiyle ilerleyişi… Romanın yazım aşamasında, metne, bu bağlamda bir bakışınız var mıydı?

Sahnelemek, resmetmek bazen de imgelerle, çağrışım ve imalarla, ironiyle anlatmak romanın bize verdiği imkânlardır. Bazen yazmanın kelimelerle resim yapmak olduğu söylenir. Doğru ama eksik bir ifade. Kelimelerle sadece ressamın yaptığı işi değil, sinemacının, mimarın, yontucunun ve hatta müzisyenin yaptığı işi de yapabiliriz. Dil öyle güçlü bir araçtır. Kimi okurlarım bu romanı bittikten sonra film izlemiş gibi sahnelerin akıllarında canlı kaldığını söylediler. Bu benim özellikle hoşuma giden bir durum. Bence öyküyü ve romanı diğer edebi türlerden ayıran en büyük özellik bizde bir mekân duygusu yaratmasıdır. Bu sayede bir dünyaya girdiğimiz, bir yaşantıya tanık olduğumuz hatta bir deneyime ortak olduğumuz hissine kapılırız. Sadece bu romanımda değil tüm yazdıklarımda böyle bir his yaratmak için çabalıyorum. Tabii bunu önce insan kendi üzerinde deniyor. Bende o mekânların, olayların, insanların oluşması lazım önce.

“AYNALAR MÜZESİ…”

Romanın henüz başlarında lise arkadaşı olan kahramanlar, yıllar sonra, bir eskici dükkânında bir araya gelip ilkin aynalarla dolu bir koridordan geçiyorlar. Hatta bu sırada Kerem’in aklından bir ‘aynalar müzesi’ fikri geçiyor. Zeynep Sayın, İmgenin Pornografisi adlı kitabında, “Ayna, verdiği görüntü sayesinde olmasa da, aynadaki görüntü çifte katlandığı anda özdeş imgeler üretebilir. Ne var ki ikinci aynadaki özdeş imge, ilksel modelin değil, birinci aynadaki ikincil görüntünün imgesidir. Model ile özdeş kopya, ikili değil, üçlü bir ilişkinin sonucudur: Araya ‘ara-lanan’ bir bağlantı elemanı girmiş, imgeye bahşedilen tevil edici hareket iflas etmiştir” diyor. Bir yüzleşmenin kapısını açan, “geçmiş” ve “şimdi”nin yansımaları, git gelleri arasından “gelecek”teki yıkımlara uzanan örgüde ayna imgesinin romandaki çağrışımı nedir?

Birden çok çağrışımı var bende aynalar müzesinin. Birtakım evlerden toplanmış o aynaların içlerindeki boşluk öncelikle zihnimde belirmişti. Sonra roman boyunca tekrar eden bölümleri karşılıklı yerleştirilmiş aynalar gibi hayal ediyorum, bu sayede hikâyenin anları çoklu yansımalarla dallanıp budaklanıyor. Ama bunlar çok öznel düşünceler, hatta düşünceden çok duygu demek daha doğru olur. Bu yüzden de daha fazla anlatmalı mıyım, emin değilim…Murat Gulsoy3

“BEKÇİ ASLINDA ESİR OLDUĞUNU FARK EDİYORDU…”

Romanda, babası da eskici olan Kerem, dükkânını şöyle tanımlıyor: “Burası bir eskici dükkânı. Tüm bu nesneler sahipleriyle gömülemedikleri için buradaydılar. Hiçbir şey bana ait değildi. Ben de hiçbirine ait değildim. Müthiş bir özgürlük duygusu veriyordu bu durum bana.” İkinci el objeler, şeylerin hatıraları, yadigâr eşyalar bir başkası için “özgürleştirici” hissiyat yatarsa da objenin sahibi için kalıcı, yerleşik bir his uyandırıyor. Metin ilerledikçe Kerem’in kendi geçmişinden ve anı kırıntılarından kurtulamadığını, duygularının ağırlaştığını görüyoruz. Geçmiş ve objeler üzerinden metinde kurduğunuz bağın çıkış noktası neydi?

Eşya çok önemli. İnsan, başka insanlar tarafından üretilmiş olan nesnelerle çevrili yaşıyor. Yaşadıkça, o nesneler kişiselleşiyor. Eşya insanın ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Sahip oldukça bağlanıyoruz, bağlandıkça birlikte kök salıyoruz ya da esiri oluyoruz. Kendine ait olmayan nesnelere bakan Kerem o an için kendini çok özgür hissetmekte haklı tabii. Kendini bu kimsesiz kalmış eşyaların bekçisi gibi görüyor zaman zaman. Ancak bu eşyalar üzerinden nostaljik bir duygu durumuna sürüklendiğini söyleyemem. Kerem karakterinin geçmişe ya da eşyaya özel bir bağlılığı olmadığı gibi, insanlara da mesafesi sanırım olması gerekenden fazla. Karakterin bu şekilde şekillenmesinin kuşkusuz benim ruh durumumla ilgisi vardır. İlginç bir şekilde, bu sorunuza ne cevap vereceğimi düşünürken çocukluğumdaki bazı duygu durumlarım canlanıverdi. Birçok çocuk gibi ben de koleksiyon yapardım. Pul, bazı sakızlardan çıkan hayvan resimleri, kitap ya da kartpostal. Biriktirirdim. Bunların gelecekteki çok özel servetimin nüveleri olduğu düşünürdüm. Sonra bir an geldi bunların hepsini terk ettim. Koleksiyonculuğun bana göre bir iş olmadığını hissettim. O biriktirdiklerimi koruyamayacaktım. Onları kaybettiğimde üzülecektim. Benim uzantım gibi olmalarını istemiyordum. Eşyaya sahip olmak onun bekçisi olmayı gerektiriyordu, bir süre sonra da bekçi aslında esir olduğunu fark ediyordu. O nedenle eşyayla ilişkim hep gevşek oldu. Kerem karakteri de bendeki bu yönelimin izlerini taşıyor olmalı. İlginçtir, siz sorana kadar bunları düşünmemiştim.  

Büyübozumu yayımlandığı tarihten itibaren bir başucu kaynağı oldu. Yaratıcı yazarlık üzerine çeşitli projeleriniz halen devam ediyor. Yaratıcı yazarlıkla uğraşan yazarların pek azı, kuram ve yazın teknikleri hakkında ipuçları veren kitaplar yazıyor. Bir romancının kendi yaratma süreci üzerine düşünmesi ve düşündüklerini yazıya aktarması yazınsal tecrübesini ne ölçüde genişletir? Ya da okuyucu için kurduğu “büyüyü bozar” mı?

Yaratıcı yazarlık eğitimi veriyorum 2004 yılından bu yana. Binlerce insanla çalıştım. Halen de çalışmayı sürdürüyorum. Gerek eğitimlerim sırasında gerek Büyübozumu Yaratıcı Yazarlık kitabımda kendi yazma sürecimi analiz etmiyorum. Kendi yazımın büyüsünü bozmaya en çok yaklaştığım yerler bu türden söyleşiler aslında. Yayımladığım kitap hakkındaki sorulara cevap verirken sıklıkla şunu düşünüyorum: Bu bir rüyayı anlatmak gibi, hep eksik kalıyor, hep yanlış oluyor. Roman ya da öykü yazılmış, orada duruyor. Okurunu bekliyor. İçine girecek olan kişinin neler göreceği biraz da ona bağlı. Benim kitabı yazıp bitirdikten sonra yeniden içine girip bir okur ya da eleştirmen gibi değerlendirmelerde bulunmam tuhaf oluyor. Yaratıcı yazarlık meselesine geri dönecek olursak… Çok önemsediğim bir etkinlik. Bir yazarın bu türden bir eğitim vermesinin şöyle bir sakıncası akla gelebilir: yazar katılımcılara kendi yazma biçimini dikte ediyor olabilir. Bu benim en başından beri çok dikkat ettiğim bir noktaydı. O yüzden de asla kendi yazdıklarımdan örnek vermem, adeta bir yazar olduğumu unutturmaya, eğitimci olarak destek vermeye çalışırım. Çünkü aslolan her yazar adayının kendi yolunu bulmasını sağlamaktır. Bir araya gelen çok farklı insanların kendi yazı imkânlarını ve potansiyellerini keşfetmelerini izlemek gerçekten çok büyülü. Bu yıl kitap fuarına gittiğimde çeşitli stantlarda imza günü yapan öğrencilerimi görmek çok büyük bir haz verdi.  Birçok yazar çıkıyor atölyeden, farklı türlerde yazıyor, çeşitli yayınevlerinde kendilerine yer buluyor, ödüller alıyorlar. Tabii bütün bunlar olurken belki de en büyük yararı benim yazım görüyor. Sürekli olarak birbirinden farklı üslup ve yapılardaki metinlerin alternatif yazma biçimlerini araştırmak edebiyatla ilişkimi çok canlı kılıyor.

“TEKİLLİKLERLEDİR SANATÇININ İŞİ”

Her yazarın yazım tekniği ve çalışma biçimi kendine özgü… Birçok yazar kuram ve çeşitli okumalarla metnini zenginleştirirken, bazı yazarlar zihinlerindeki hikâyeyi, adeta alan çalışması yaparak, kurmacayı besleyecek çeşitli röportajlar, gündelik hayattan çıkardıkları detaylarla metinlerini örüyorlar. Bu iki bakış açısının metne yansımalarında ne gibi farklar görmek mümkündür? Kendi yazım süreçlerinizde gözettiğiniz temel kriterler nelerdir?

Bazı yazarların belgesele daha yakın durdukları doğrudur. Bu tabii yazdıklarına farklı zenginlikler de katabilir. Yaşadıklarımız, gözlemlerimiz, deneyimlerimiz, düşüncelerimiz, duygusal iniş çıkışlarımız, hepsi yazımızın kaynağını oluşturur. Benim yazdıklarım için de bu geçerlidir. Bu genel geçer doğruyu bir tarafa koyup tek tek örnekler üzerinden düşündüğümde ise durum çetrefil bir hal alıyor. Mesele sanat olduğunda genellemelerin, bilimsel tespitlerin eksik kalacağını düşünüyorum. Çünkü sanat genelin bilgisini vermez bize, tekilliklerledir sanatçının işi. Yapıt biriciktir, tektir. Belirli bir deneyimi sunar başkalarına. Zaten o yüzden sanata ilgi duyarız. Genele dair bir bilgi edinmek değil belirli bir deneyime ortak olmak isteriz. Bu yüzdendir ki roman bilgi vermeye başladı mı didaktikliğin sığ sularında karaya oturur hemen. Benim yazım sürecimdeki temel kriterlerin neler olduğu sorusuna gelince… Bir öyküye ya da romana nasıl başlıyorum, neden onları yazmaya karar veriyorum, yazarken nasıl bir yöntem izliyorum diye yorumluyorum bu soruyu. Şöyle ki… Her birinin farklı bir süreci var. Birinde ortaokul yıllarından beri kafamın içinde taşıdığım Beşir Fuat gibi ilginç bir tarihi kişilik, ötekisinde ölüme yaklaşırken aklını kaybeden yaşlı bir adam, bir başkasında yıllar boyunca ilham çağırmak için sayfalarını çevirdiğim bir dizi gerçeküstü resim  ya da bir sahaftan aldığım komik derecede savruk yazılmış bir öykü kitabı tetikleyici oluyor. Bu veya bunlara benzer yaşantılar öncelikle üzerimde bir iz bırakıyor. Ardından not defterlerimde birer roman veya öykü düşüncesine dönüşüyor. Belli bir zaman orada demleniyor, çoğalıyor, daha önceki başka düşüncelerle karışıyor ve en sonunda yazılmak üzere yüzeye çıkıyor. Ondan sonrası sürekli olarak çalışmak.

“TIPKI GELECEĞİ KESTİREN RÜYALAR GİBİ…”

Özel hayatları üzerinden incelendiğinde iki farklı yönelime sahip yazardan söz edildiğini görüyoruz. Yaşadığını yazan yazarlar, gözlemlerinden, okumalarından ve hayal güçlerinden, vs. yola çıkarak eserler üretirken, yazdığını yaşayan yazarlar, bu bakış açısına göre (genelde alt-kültür, yeraltı edebiyatı, beat akımı örnekleri verilerek) kendi yarattığı edebi dünyadan da beslenerek gündelik hayatında, kendini bir roman kahramanıymışçasına suça, yıkıma istemli/istemsiz şekilde savuruyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Bir yazarın yarattığı edebi dünyayı “yaşamaya” başlaması ve örneğin kriminale değmesi, kendini metnin doğasından soyutlayamamasından mı kaynaklanır?

turkiye hikayelerini anlatıyorİnsan sadece başından geçenleri yazmaz kimi zaman da yazdıkları başına geliverir. Böyle bir inanç var. Bunu metafizik bir cümle gibi okumaya gerek yok aslında. Çünkü eşyanın tabiatı gereği yaşadıklarımız çoğu zaman biz biz olduğumuz için o şekilde yaşanır ve tarafımızdan algılanır. Yazdıklarımız da biz biz olduğumuz için öyledir. Dolayısıyla tıpkı geleceği kestiren rüyalar gibi kimi zaman yazdıklarımız da gelecekten haber verir. Aslında haberlerin kaynağı kişiliğimizdir. Biz kendi kişiliğimiz doğrultusunda geleceği öreriz.

Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor adlı kitapta birçok yaşanmış hikâyeyi, Oğuz Atay’ın deyişiyle “hayat-ı hakikiye hikâyeleri”ni, Açık Radyo ve Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi işbirliğiyle bir araya getirdiniz. Bu ve benzeri çalışmaların devamı gelecek mi? Öyle Güzel Bir Yer Ki’nin ardından, gelecek çalışmalarınız hakkında ipucu alabilir miyiz?

Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nde çeşitli araştırma ve eğitim projeleri yapmaya devam ediyoruz. Örneğin Şairin Etkisi başlığı altında bir sözlü tarih projesi yürütüyoruz. Günümüz şairleriyle derinlemesine söyleşiler yaparak Nâzım Hikmet’in etkisini araştırıyoruz, bu kayıtları da video kanalımızdan paylaşıyoruz. Bunun gibi yakında Nâzım Hikmet’in yaşamını ve eserlerini konu edinen web tabanlı bir belgeseli yayınlayacağız. Benim kişisel olarak çalışmalarım da sürüyor tabii. Ama hakkında konuşmak için henüz erken.