SELİM İLERİ: ÖLÜM TERBİYESİNİ UNUTTUK!

Ata Tuncer 07 Haziran 2017 0
SELİM İLERİ: ÖLÜM TERBİYESİNİ UNUTTUK!

YENİ ÇIKANLAR – Usta yazar Selim İleri’yle, Everest Yayınları’nda bir araya geldik. Elli yıllık yazarlık yaşamından yola çıkarak, “ıssız akşamlarında kendisini okuyanlara” ithaf ettiği, son romanı “Sona Ermek” üzerine konuştuk.

Ata Tuncer  sedat.ata.tuncer@gmail.com

“Yaşarken ve Ölürken” romanınızda şöyle bir cümle okuyoruz: “Ve ben hayat kadar yalın bir başlangıç seçmek zorundaydım; çünkü anlatacaklarım, başkalarınca yaşanmış gerçekliklerdi.” Başkalarınca yaşanmış bu yalın gerçeklikleri elli yıldan fazla zamandır yazıyorsunuz. Otobiyografik yanı en ağır basan romanım, dediğiniz “Sona Ermek”te ise yalın bir akışla bu kez sizi, sizin hesaplaşmalarınızı okuduk. Kitabı yazarken neler hissettiniz?  

Aslında bu romanın, bir anlamda yazılış süresi belki iki yıl gibi gözüküyor ama düşünce olarak çok daha eskilerde. Yani yıllarca okuduğum kitaplar, o kitaplardaki roman veya öykü kişileri, bazen şiirler… Çok da şiir var tabii kitabın içinde, mısralar var. Yani şairler, filmler, seyrettiğim oyunlar… Hepsi bende çok uzun yıllar hayatımın birer kişisi, parçası, olgusu gibi benimle birlikte yaşadılar. Böyle bir “revü” gibi, bir resital gibi o uzun yıllar birlikte yaşadığımız şeyleri bir araya getirmek, böyle bir şey yapmak istedim; bir resital tarzı. Hatta bir ara “resital roman” diyeyim dedim, sonra çok “snopluk” mu olur diye korkudan vazgeçtim. Öyle başladı, kendi kendine aldı, gitti. Ve tabii başka bir boyuta da geçti, bunu uzun yıllar, elli yıl yazarlık yapmaya çalışmış bir insanın gözlemleri düşünceleri, kendi yazarlığıyla bir tür hesaplaşması… Onların hepsinin yan yana gelişinden  “Sona Ermek” oluştu, öyle diyebilirim.

‘ESKİYİ EŞELEMEYİ SEVİYORUM’

Romanda geçen balo sahneleri, ünlü ve zarif aktrisler… Hemen her metninizde nostaljik unsurlar görülüyor. “Sona Ermek”te de öyle… Kendinizi başka bir döneme mi ait hissediyorsunuz? Yoksa ince bir sızıyla, o nostaljik dönemlere şimdinin gözüyle bakmayı mı seviyorsunuz?

Ruhen oldum bittim, çok eskilerden beri Türkçe tangolar devrinde yaşamış gibi hissederim kendimi. Ama nostaljik bir insan mıyım, çok şüphe götürür. Yani yaşanan zamana, yaşadıklarımıza, şimdi olanlara da çok açık bir insanım, onları anlamaya, kavramaya çalışan bir insanım. Çoğu kez şimdinin sıkıntılarını da çok hisseden bir insanım. Yani bir kaçış yok; geçmişe kaçayım da, şimdiden uzaklaşayım duygusu yok. Ama netice itibarıyla baktığımız vakit hakikaten eskiyi eşelemeyi daha çok seven bir insanım galiba. Yaşanmışın, bitmişin üzerine bir yapı kurmak belki daha sağlıklı diye düşünüyorum. Bugünü yazmak, onu da yapmaya çalıştım, eserler, kitaplar oldu. Ama bugüne, bugünün güncel yargısıyla yaklaştığınız zaman hep bir takım şeyler eksik kalmaya yazgılı gibi geliyor bana. Geçmiş, daha oluşmuş, bitmiş sonuçta sizin yeniden onu kendi bakış açınızla değerlendirebileceğiniz bir olanak sağladığı için. Balolara gelince romanın başında da söylediğim gibi “23 Nisan Çocuk Balosu” dışında hayatımda baloya gitmedim. Ama hep filmler, tiyatrolar… Tiyatroda balo sahnesi pek az hatırladım ama filmlerden çok hatırlıyorum. Ya da 19. yy romanlarından gerek romanda da geçen Madam Bovary, Anna Karenina olsun… Balo sahneleri etkileyici tabii ama ben onları menfi, olumlu yönleriyle değil de daha çok olumsuz yönleriyle değerlendirmeye çalışıyorum her zaman yani müthiş bir şaşaa var ortada ama sonuç olarak baktığınız vakit, bana hepsi hüzünlü şeyler gibi geliyor.

sona ermek

‘ŞAİRDEN GERİYE BİR VALİZ, BİR DE…’

Yine “Sona Ermek” romanında, evinden, eşyalarından, hatıralarından bahsederken bir müze fikri gelip geçiyor anlatıcının zihninden. Yazar evlerinin müzelere dönüşmesi ve yeterlilikleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Türkiye’deki müzeler ne kadar yansıtabiliyor o yazarların izlerini?

Romanda hafifçe sarakaya alıyorum var olan o müzeleri, almak zorunda kalınıyor. Mesela Yahya Kemal Müzesi’ne gittik, bundan beş altı yıl önce. Çok üzüldüm ben, değerli dostum Beşir Ayvazoğlu gösterdi. Orada bir çekim de yaptık yanlış hatırlamıyorsam. Bir Yahya Kemal dediğiniz hep muhafazakârların, hem daha açıkların hepsinin sevdiği bir şair Türkiye’de. Hiçbir şey kalmamış şairden geriye, bir valiz ve bir de diş protezleri duruyor, inanılmaz bir şeydi. Ama romandaki anlatıcının, kendi evinin müzesi olacağı da artık romanın uydurması tabii… Hakiki anlatıcı yani ben öyle bir şeyi hiç düşünmedim zaten hiçbir zaman da öyle insanların öldükten sonra evlerinin, müze olmaları da çok gülünç bulduğum bir şey. Ne olacak, kim gelecek? Ama orada, daha ortaokul yıllarında okuduğum Ahmet Haşim’in “Faust’un Mürekkep Lekeleri” yazısı beni çok etkilemişti gerçekten. Değer verilişi açısından mı etkiledi, Ahmet Haşim’in böyle bir şey görüp kendisinin hayal edişi mi etkiledi, bilemiyorum. Bizde iyi niyetli müzeler kuruluyor. Belki Orhan Kemal Müzesi bunlar arasında daha farklı bir yapıya sahip, o da oğlunun, Işık Bey’in çabasıyla gerçekleşmiş bir şey. Onun dışında baktığımız vakit, maalesef hiçbirisinin korunduğunu veya o yazarları sevdirmek, edebiyatı sevdirmek için işlevsel hale getirildiğini sanmıyorum. Hüseyin Rahmi Günpınar Müzesi’ne, Heybeliada’nın tepesine çok yıllar evvel gitmiştim. Hiçbir şey kalmamış geriye maalesef. Sait Faik’in evi, ona da beş altı yıl önce birkaç kez gittim. Orada da pek bir şey kalmamış. Eldekini korumaya çalışmışlar belki ama onların yaşayan yerler… Ahmet Haşim’in anlattığı Goethe Müzesi yaşayan bir yer. Öyle anlatmış, düşünün, o yıllarda. Bugün biz bunu yapamıyoruz.

‘İNTERNETLE ALAKAM YOK’

Sanat ve edebiyatın dijital ortamla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yazar evleri gibi yazarların yazma serüvenlerinin bir anlamda “müze formatında” dijital ortama aktarılması hakkında ne düşünüyorsunuz? En son Ahmet Hamdi Tanpınar’da olduğu gibi…

Vallahi hiçbir şey düşünemiyorum. Çünkü dijital ortamla hiçbir bağım yok benim. Cep telefonundaki malzeme dışında, o da eski model. İnternetle alakam yok, bana çok yabancı gelen bir alan. Birkaç defa da öğrenmeye heves ettim, ders aldım, pek de başarılı olamadım. Hiç bilmediğim bir âlem. Ama herhalde kamuoyu üzerinde bunların çok büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Hem yazarlık açısından, hem başka alanlarda olsun bakıyorum etrafıma, herkes oralara buralara giriyor. Başka bir kitleyle beraber olabiliyor. Benim yok.

Romanın bir bölümünde bir okur, yazara “toplumsal bir metin yazmadığı için” öfkeleniyor…

Evet, yaşanmış bir şey. İkisi de hem o, hem arkasından sınıfsal farkı olan bir hanım okurun söylediği… “Bir aşk romanı yazın, sonu mutlu bitsin, bitmesin…”  İkisi de gerçekten yaşanmış iki olaydı. Tabii elli yılda, buna benzeyen yaşanmış çok şey oldu. Mesela, şunu yaz, bunu yaz… “Her Gece Bodrum’un devamını yaz.” diye çok baskı oldu. Çok uzun yıllar sürdü bu. Onları da koyabilirdim fakat onlardan çok etkilenmedim. Her Gece Bodrum’un devamını elli yıl sonra yazsanız ne olur, yazmasanız ne olacak? Oradaki genç insanlar, prostatlı ihtiyarlara dönüşmüş. Bir kısmı ölmüş… Hiç gerek yoktu ama o genç okurun bir imza gününde gelip pat diye onu söylemesinden herhalde hem irkilmişim, hem de üzülmüşüm. Sonra düşündüğüm vakit, en azından oturmuş, okumuş onları. Bir bağ kurmuş. O kadar kırılmam gerekir miydi, bilmiyorum. Ama kafamda bir izi kaldı ve kafamı çevirdim. Sonra ondan pişmanlık duydum. Belki o pişmanlığı ödemek için bu kitapta da onu anmak istedim. “İkimiz de aynı insandık.” gibi düşünür anlatıcı, düşündüm ki aynı insandık. İkimiz de kitap okumaya çalışan, daha güzel bir toplum için hayaller kurmaya çalışan iki insan. Sonra o kadın okuyucu da çok şık, zarif bir hanımdı, fazlasıyla baskıcı tavırla “Bir aşk romanı yazın…” deyince… Ama şimdi düşünüyorum, kitapta onu daha yumuşak anlattım herhalde. Orada bir hüzün var. Temelin gerisinde, özünde, ruhsal dünyasında… Belli ki kendi yaşamının bir parçası o, yaşadığı bir şey. İnsan daha hoşgörülü olup bunları yapmayacak olsa, yapamasa da o anda o insanlarla daha olumlayıcı bir şekilde ilişki kurmalı diye düşünüyorum artık.

Selim İleri

‘OKUYUCU MÜSTAHAK OLDUĞUNU YAŞIYOR!’

Sizin bu inceliğinizden yola çıkarak, öfkeli okuyucu ile karşılaşan yazar, bunun üzerine içe kapanıyor. Şimdinin edebiyat ortamındaysa genç kuşak yazarlar, yaşadıkları dünyaya ve hatta yeni yeni dâhil oldukları edebiyat ortamına epey öfkeliler. Okuyucular da artık bir yazara ya tutkuyla bağlanıp her yazdığını bağrına basar ya da bir yazarı tamamen görmezden gelir oldular.  Yani  günümüzde, “kızgın okuyucu ve içe kapanan yazar”ın yerini “kızgın yazar ve içe kapanan okuyucu” aldı. Bu dönüşümün sebebini neye bağlıyorsunuz?

Batı için geçerli değil bu söylediğim şey ama Türkiye’deki bütün edebiyat dünyası büyük bir değişim ve dönüşüm geçirdi hatta sade bir değişim bile değildi bu, kasırgalı bir dönüşüm geçirdi. Bizim yetiştiğimiz yıllardaki edebiyatçıların tutumu, ülküleri, inançları ve beklentileriyle şimdinin arasında hiçbir bağ yok. Belki en çok ona bağlamak gerekir. Şunu görüyorum; öyle bir ortam oluştu ki bundan kimse alınmasın ama baktığım vakit, genelde edebiyatçı geriye gittikçe edebiyat geriye gitmeye başladı. Dil açısından, anlatım açısından, anlatılan şeyler açısından hepsinde bir geriye gidiş var. Bir özen kalmadı, yazarında da. Herkes için geçerli değil bu, aralarında çok parlak ve inatla öz edebiyata bağlı olan genç kişiler de var. Fakat genele baktığımız vakit, bir “Ala ala, hey dünyası” içinde, adeta “eller havaya” var ya o deyim oldu; öyle bir ortam görüyorum ben. Onun okuyucusu da hem belki onlara çok bağlanıyor, hem azarları da işitiyorlar o arada. Ben imza günlerine gitmiyorum yıllardır. Ama imza günlerinde o yeni yazarın hayranı olan okurlara muamelelerine birkaç kez tanıklık ettim. Dehşete kapıldım, diyebilirim. En son bir tanesinde, “Sıraya gir! İsmini bir kâğıda yaz! Önüme getir!”. Bizim devrimizde böyle değildi, insanın karşısına bir okuyucusu geldiği vakit, heyecandan adını duyamazdım. Al basardı yüzümü. Öyle bir ortam kalmamış, bir ticaret anlaşması var gibi ya da ticari bir satış yapılıyor gibi bir ortam var. Bunların sonucunda, belki kırıcı ama okuyucu da müstahak olduğunu yaşıyor diye düşünüyorum. Neden gidip geçmişten bir Behçet Necatigil’i, Edip Cansever’i, Oktay Rıfat’ı bir yığın, sayısız yazarı okumuyor da ısrarla o ortama sürüklüyor kendini? O vakit de azarı işitip oturacak!

“Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu” genç kuşak yazarlar ve edebiyata ilgi duyanlar için bir yol gösterici kaynak oldu. Benzer bir çalışmayı diğer edebiyat türleri için de yapmak gibi bir planınız var mı?

Geçen gün çok yakın bir soruyla karşılaştım, Dünya edebiyatı için. Artık vakit var mı, güç var mı, derman var mı bilmiyorum. Türk hikâyeciliği için, “Edebiyatımızda Sevdiğim Hikâye Kitapları Kılavuzu” gibi bir şey düşündüm, çok düşündüm. Denemeye de başladım. Bir de şey yapmak istemiştim, onun da henüz altından kalkamadım, edebi metinler üzerinden doğu batı meselesini düşünmüştüm. Birkaç parça yaptım, çok zor geldi.

edebiyat

‘DERGİLER ÇIKIŞI, SATIŞ RANTINDA ARAMAMALI!’

Özellikle “Papirüs” dergisinin kuşağınız yazarlarını epey etkilediğini biliyoruz. Şimdinin edebiyatçılarını geniş ölçekte bir araya getiren ya da fikirlerini açan bir edebiyat dergisi boşluğu görüyor musunuz? Günümüz edebiyat dergilerini ve son dönemdeki dergi algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir dönem, söylediğiniz gibi, edebiyat dergileri de sözünü açtığımız dönüşümün içinde oldular ama şimdi bakıyorum. Demin, öz edebiyatın ardında gençler var dedim. Öyle bir dört beş genç bir araya gelmişler, bir dergi çıkarıyorlar. Tabi, hepsini takip etme şansım olmuyor. Ama bazen bana getirdikleri vakit alıp onları dikkatle okuyorum. Papirus’un özelliği şuydu, Cemal Süreya dinamik, bambaşka bir insandı, usta şairliğinin dışında. Edebiyatı çok geniş perspektiften gören bir insandı. Bir yazısını okudum geçenlerde, Tomris Uyar’ın. Gözümden kaçmış. Diyor ki, “Papirus’a herkesi doluşturdu. Biz de Papirus’u bıraktık.” Hayır, herkesi doluşturmak değildi. Rahmetli Tomris onu biraz haince söylemiş. O, geniş bir perspektiften bakmaktı ve herkesin de edebiyatla uğraşmasına katkıda bulunma isteği vardı Cemal Süreya’da. Belki çok iyi şairleri basmadı o dergide ama şiire değer vermiş olan insanlara bir destek, bir çıkış… Yani bir tane şiirini basmış, ne var bunda, hiçbir şey yok. Değil mi, çok güzel bir şey bu bence… Şimdi de bakıyorum, gençler arasında, dostumuz olduğu için söylemiyorum. Ama Eyüp, Öykülem Dergisi’ni getirdi bana. Baktım, aralarında iyi hikâyeci olma ihtimali çok yüksek olan bir iki kişi var bir defa, yazdıklarına baktığınız vakit. Bugünkü o satış rantlarının peşinde olmayan, bizim bildiğimiz dönemin havasıyla öykü yazmaya çalışan insanlar var. Geçmişte, Eşik Cini… Çok güzel bir öykü dergisiydi, edebiyatın değerleri içindeydi. Ben hala, yeni çıkış yolunun oralarda saklandığı düşüncesindeyim.

‘ENİS BATUR ÖNDE, BİZ ARKADA…’

Elli yılı aşkın yazarlık tecrübenizle, Türkiye’deki yayıncılığın şirketleşmesi, daha rekabeti gözeten hale gelmesi önceki o neslin okuyucusundan neler götürdü? Ya da bugünün okuyucusuna neler kattı diyebiliriz?

Zor bir soru… Bir yandan “şirketleşme” mi diyelim yoksa “sanayileşme” mi diyelim… Terim biraz zorlama oldu ama büyük yayınevleri Yapı Kredi Yayınları ile başladı. Bu kavgalar da öyle, biliyorsunuz Türkiye’de… Büyük yayınevlerine hemen karşı çıkıldı. Karikatürler bile yapıldı, eskileri araştırırsanız görürsünüz… Enis Batur önde, biz arkada dizilmişiz… Büyük yayınevleri bir anlamda bir ciddiyet de getirdi.  Elli yıl boyunca çok yayıneviyle çalıştım. Bunlardan iki tanesinde kendi gözümle tanık oldum. Beş bin adet basıldığı söylenen bir kitap bir tanesinde on bin çıktı, ötekinde yirmi beş bin çıktı. Onlar da çok küçük yayınevleri değildi üstelik. Bir tanesinde bir çevirim, yıllarca yeniden basılmış fakat bir kuruş telif ödemediler. O da nereden ortaya çıktı? Bir televizyon programına Tilbe Saran’ı çağırmıştım. Tilbe de ben mutlu olayım diye bana bir kitap hediye almış fakat bakmamış. Çeviren kim, ben! Benim çevirimi bana neden getirdin derken bir açtık, on birinci baskı yazıyor… Hiç haberim yok benim bu baskılardan arada olmuş, bitmiş. Yani bir yanda dediğimiz gibi büyük yayınevlerinden küçük yayınevlerine bir baskı var. Ama bir yandan da bu işin daha medeni bir hale, uygar bir hale gelmesinde katkıları oldu. Yıllarca Doğan Kitap’la çalıştım, büyük bir yayınevi, tabi arkasında büyük bir güç var ama her şey derli topluydu. Özellikle vurgulamak gerekir. Şimdi de büyük bir yayıneviyle Everest ile çalışıyorum. Her şey bir sistem içinde, kaç adet basıldı… Ben sormuyorum bile artık. Eskinin yayınevlerinin bunlara hiç dikkat etmeyen, genellikle yazarların telifinden kendilerine kazanç düşünecek kadar hain tarafları vardı diyeyim. İsim vermeyeceğim, iki dedim, onu üçe de çıkarabilirdim, bir anı daha geldi aklıma… Üç yayınevinde de bunu yaşadım ben. Yalnız ben değil, birçok insan da yaşadı.

‘ELLİ YILDIR HEP YIKICI DAVRANILDI’

Sizinle en çok konuşulan konuların başında geliyor nostalji… Oysa edebiyatçıların geçmişi yeniden yorumlamaları kadar gelecek öngörüleri de önemli. Güncel meseleler hakkında neler düşündüğünüzü kısaca sorabilir miyiz? Bu güncellik, ilerisi için “ütopya”ya mı yoksa “distopya”ya mı daha yakın duruyor?

Benim yaşımda ütopyaya yakın dursun. İnsan belli bir yaşa geldiği vakit, hem bencilce kendisi ve daha az bencilce toplumu için, yaşadığı ortam için ütopyayı tercih ediyor. Etmek zorunda, yaşayabilmek, nefes alabilmek için… Bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. Yapıcı olmanın yanındayım. Elli yıllık yazarlık yaşamımın tecrübelerine baktığım vakit, hep yıkıcı… Gerek edebiyat alanında olsun, gerek toplumsal anlamda olsun… Hep yıkıcı davranıldığını gördüm. Ama bazı şeyler var, onlarda yıkıcı davranmanın getirebileceği hiçbir şey olmadığına daha barışçıl, daha sevgicil olmanın belki iyileştirici olabildiğine ait bir inanç beslemeye uğraşıyorum.

Elli yıllık yazarlık sürecinizde yazma ilkeleriniz ve yazma stratejilerinizle ilgili ne gibi dönüşümler yaşadınız? “Sona Ermek” romanınızda bu dönüşümün ne gibi izleri var?

Aslında hiçbir strateji düşünmedim. Mesela çok başka türlü çalışan bir yığın yazar büyüğüm, dostum, yaşıtım oldu. Ben hep sezginin ardı sıra yol aldım. İlke olarak da son belki yirmi yılda, özellikle roman, öykü dışında yazdıklarımda yalnızca sevdiklerimden söz açmak, sevmediklerimi de kırıcı bir şekilde ifşa etmekten uzak durma ilkem var. Genelde, deminki sorunuza verdiğim yanıtta olduğu gibi bunda da yapıcı olmak. Beğenmeyebilirsiniz, uzak durabilirsiniz, size çok aykırı gelebilir. Ama onu görmezden gelmek, tam tersine size yakın gelen, ufuk açıcı bir emek varsa o emeği öne çıkartmak… Romana gelince, romanda yine hep sezgilerimle yola çıktım ama “Sona Ermek”te bir matematiği olmasına çok dikkat ettim. Şu, şurada kullanılmış, onun nerede noktalanması veya neye dönüşmesi gerektiği konusunda planlı hareket etmeye çalıştım. Genellikle zaten roman mimarisi dediğimiz şeyin de böyle bir şeyle ilintili olduğunu düşünüyorum. Elli yıl sonra tabi, bir anlamda hem cümle yapınız, hem söz diziminiz -başarılı başarısız ama- bunlar yerli yerine oturmuş oluyor. Onun getirdiği bir olanak var. Ama onun yanı sıra romanda da vurguladığım gibi gençlikteki üslubun ateşi, coşkusu git gide azalmaya başlıyor.

“Sona Ermek” romanında bir vedalaşma hissinden çok hesaplaşma duygusuna kapılıyoruz. Romanın başlığından ötürü endişeye kapılan okuyucularınız için soralım: “Sona ermek” için henüz erken, öyle değil mi?

Erken mi bilmiyorum ama öyle bir şey düşünmedim. Hatta yayınevinde yayıncım Vedat Bey, Cem İleri hepsi o “Sona Ermek” ismine karşı çıktı. En çok Cem savundu. Romanın bir yerinde var zaten o. Ama bu kitabın ismi “Sona Ermek” olmalıydı. Başka bir şey değil. İlk bir isim buldum, bazı hanım okuyucular sevdi ama o ismi de saçma buldum: “Kollarında Hayal Kırıklığı” Niye hayal kırıklığı? Elli yıl okuyucu seni taşımış. Onların suratına hayal kırıklığı demek ayıp bir şey… Ama sona ermek insanoğlu için var. Dinlerin en büyük zarafeti ölüm terbiyesi taşımalarıdır. Üç büyük din de ölüm terbiyesini aşılar. Dinleri sadece kendi kapsamları dışında kültürel olarak da aldığınız vakit ölüm terbiyesi diye bir şey İslam dininde çok fazla vardır. Hatta romanda da hatırlıyorsanız bir karakterin kefeni, sabunu bulunur. Bu ölüm terbiyesini biz aradan çektik gibi geliyor. Ama insan, sona ermenin de bir hesaplaşmasını yapmak zorunda. Ama değil, yazı anlamında değil. Şimdi bir hikâye yazıyorum yani çalışıyorum.