ŞATONUN ALTI ÜSTÜ BİR: MACBETH!

YENİ ÇIKANLAR –  Fiziksel Tiyatro Araştırmaları topluluğunun sahneye koyduğu ilk oyun olan Güray Dinçol’un yönetimindeki Şatonun Altında Pınar Akkuzu ve Gülden Arsal’ın etkileyici performansıyla yeni sezonda seyirciyle buluşmaya devam ediyor.

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

Geçtiğimiz sezon pek çok ödül alan Şatonun Altında Pınar Akkuzu ve Gülden Arsal’ın William Shakespeare’in en ünlü, en çok sahnelenen ve uyarlanan oyunlarından biri olan Macbeth’i yeniden ama başka bir açıdan: “şatonun altından” yorumladığı ve bu açıdan da farklılığını ortaya koyan bir oyun. Macbeth’in ölümünden sonra hikâye anlatıcısı olarak seçilen grotesk iki çamaşırcı kadın üzerinden tekrar anlatılan oyun, fiziksel hikâye anlatıcılığı ve groteskin başarılı bir örneği niteliğinde. Bu bakımdan gerek sahne ve dekoru, gerek oyuncu sayısını azaltarak, gerek trajediyi komediye çevirerek, gerekse grotesk, bufon, clowning, kukla gibi unsurları katarak yenilikçi ve özgün bir performans ortaya koyulmuş.

Burada groteskten kastım kabaca makyaj ve kostümün çirkin, kaba ve gülünç unsurlarla birlikte komiği barındırmasıdır. Çünkü karşımıza deforme vücutlarıyla neredeyse zombiye benzeyen ve başlangıçta sadece hırıltılar çıkaran, korkunç ve pis ama git gide komikleşen hatta terbiyesizleşen ve terbiyesizleştikçe daha da komikleşen iki karakter çıkıyor. Konuşma yetisinden yoksun olduğunu düşündüğümüz bu iki grotesk karakterin sahneye çıkıp clowning ve bufon tarzı fiziksel bir performansla açılışını yaptığı, komik ve saçma unsurlarından beslenen oyun, ne zamandır şatonun altında oldukları belirsiz çamaşırcı kadınların Macbeth’in ölümünden sonra bize hikâyeyi kendi gözlerinden anlatmaları üzerine kurulmuş.

“Şatonun altında”, yerin kulağı var misali her şeyi duyan ve belki de yukarıdakilerin kirli çamaşırlarını yıkadıkları için metaforik açıdan çamaşırcı olarak seçilen bu karakterler sadece olayları anlatmakla kalmayıp oyundaki karakterlere bürünerek onların tiratlarını da atıyorlar.

MACBETH’İN BİR PARODİSİ…

Görsel olarak groteski yani zıtlıkları barındıran ve metindense harekete yoğunlaşan Jacques Lecoq’un geliştirdiği fiziksel oyunculuk tekniği olan Bouffon, Buffoon ya da bufon ve basitçe palyaço tekniği denilebilecek clowningin seçilmesiyle aslında Macbeth’in bir parodisi yani gülünç bir taklidi olan oyun ve kullanılan oyunculuk tekniği birbirine çok uymuş. Macbeth’in tahta geçmek için önüne geçebilecek herkesi teker teker öldürmesi ama sonunda aslında tahtı kendisine değil başka birine hazırlamış olmasındaki anlamsız ve aslında bir o kadar da komik durum fark edilerek bununla alay ediliyor.

Aynı zamanda bir yoksul tiyatro örneği de olan oyunun dekoru sahneye gerilmiş perdeler, metal bir leğen, birkaç mandal, fırça ve tabureden ibaret. Bu nesneler işlevselleştirilerek yeri geldiğinde birer kukla, yeri geldiğinde zırh, yeri geldiğinde de bıyık ve taç gibi nesnelere dönüştürülüyorlar. Bazen asılan, bazen sıkılan, bazen buruşturularak Macbeth’in kuklası olarak iki oyuncu tarafından oynatılan perdelerle yapılan performans; jest ve mimikleriyle hatta çıkardıkları garip seslerle yaptıkları performans kadar başarılı.

OYUNUN SONU…

Komediye çevrilen trajedi seyirciyi oldukça eğlendiriyor. İnteraktif bölümleri olan oyunda oyuncular seyirciye göz kırpıyor, öpücük yolluyor, yanına gidiyor, soru soruyor, cevap veriyor, dalga geçiyor. Evet dalga bile geçiyor. Macbeth’in “Hayat, gelip geçen bir gölgedir.” “Gezinen bir gölgedir hayat.” gibi farklı çevirileri olan etkileyici monoloğuyla bile dalga geçen oyuncular biraz da doğaçlama yaparak izleyiciyle hem eğleniyor hem de eğlendiriyor. İzleyicinin çoğunun oyunu biliyor olması gerektiği (Macbeth oyunun sonunda ölüyor!) fikrinden hareketle daha oyun bitmeden oyunun bittiğini söyleyerek seyirciyi kandırıyor, oyun gerçekten bittiğindeyse kapıyı gösterip kovuyor. Evet kovuyorlar. Buna da sonuna kadar hakları var.

Arda Kıpçak hakkında

1986 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, lise ve üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. 2004 yılında Hukuk Fakültesine başlayıp, 2010 yılında İstanbul Barosu'na avukat olarak kaydoldu. 2011 yılında İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa başladı ve J. D. Salinger’ın eserlerini psikanalitik açıdan incelediği bir tez yazdı. 2013 yılından bu yana İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında doktora yapmaktadır. Kitapçı, Kurşun Kalem, Libido, Düşünbil, 221B, Masa, Vapur ve Varlık dergilerinde öykü ve makaleleri yayımlanmıştır.

Arda Kıpçak tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir