PROFESYONEL OLMAYIN ABİLER!

Hatice Balcı 01 Kasım 2017 0
PROFESYONEL OLMAYIN ABİLER!

YENİ ÇIKANLAR – Entelektüel nedir? Kime entelektüel denir? Entelektüel neyden sorumludur? Entelektüelin rolü nedir? Entelektüel biat eder mi? Entelektüel nasıl düşünür? 

Bugün, karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist ve teorisyen Edward W. Said‘in doğum günü. Said, yukarıdaki sorulara daha pek çoğunu ekleyerek 1993 yılında BBC’de bir dizi konferans vermişti. Bu konferanslardan derlenen metinler, Türkçede ilk kez 1995’te İletişim Yayınları tarafından Entelektüel adıyla basılmıştı.

Doğum gününde Edward Said’i kitabıyla anmak istedik…

Derleyen: Hatice Balcı  balci.hatice@gmail.com

Entelektüel, hangi ülkeden gelirse gelsin ve kendini aslen neye bağlı hissederse hissetsin, insanların çektiği acılar ve yaşadığı baskılar konusunda belli doğruluk standartlarından şaşmayan kişidir ve mümkün olduğunca geniş bir halk kesimine seslenir. Bunu yaparken entelektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen hiçbir kural yoktur. Fakat şu bir gerçektir ki, entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce kalıplarını, sınıf, ırk, toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.  

Merkezi önem taşıyan olgu şudur: Entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. Kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan biridir entelektüel.

LAFI EVELEYİP GEVELEMEZ!

Olağanüstü güçlü toplumsal otoritelerin – medya, hükümetler, büyük şirketler-oluşturduğu ağ karşısında kişi kendisini genellikle  güçsüz hisseder. Bu otoritelere bilerek, kasten ait olmamak, çoğu kez dolaysız bir değişim yaratamamak ve – ne acıdır ki- dehşete şahitlik eden tanık rolüne mahkûm olmak anlamına gelir. Bu role mahkûm olan entelektüellerin ne koruyacak  makamları ne de  başında nöbet tutup gücüne güç katacakları varlıkları vardır. Lafı eveleyip gevelemezler, dobra dobra konuşurlar.

Yüksek mevkilerde eş dostları, resmi makamlarda itibarları yoktur. Sürüye uymadıkları, mevcut olumsuzluklara hoşgörü göstermedikleri için yalnızdırlar. Maddi avantajlar edinme, mümkünse dünyevi güçlerle yakın ilişkiler kurma gibi dertleri olan sıradan insanlarınkine karşıttır onların davranış tarzları. Yine de kişinin, değiştirme gücüne sahip olmadığı üzücü bir duruma tanıklık etmesi hiç de monoton, renksiz bir faaliyet değildir. Alternatif kaynakları taramayı, gömülmüş belgeleri gün ışığına çıkarmayı, unutulmuş tarihleri gündeme taşımayı gerektirir tanıklık etmek.ENTELEKTUEL

KEYİFLERİ KAÇIRIR!

İnsan salt özel alanda kalarak entelektüel olamaz. Sözcükleri kağıda döküp yayınladığınız anda kamusal dünyaya  girersiniz. Entelektüelin aynı zamanda ona özel bir tınısı, kendine özgü duyarlılıkları vardır. Söylenen ve yazılan şeylere anlamını veren de bu kişisel tınıdır. Entelektüeller dinleyicilerini mutlu etmek için çıkmaz yola. İşin özü sıkıntı verici, aykırı, hatta keyif kaçırıcı olmaktır. Onlar temsil etme sanatını ( konuşma, yazma, öğretmenlik, TV’ye çıkma vb.) görev edinmiş bireylerdir. Bu görev, kamunun gözleri önünde cereyan ettiği, belli bir riski, cüreti ve kırılganlığı aynı anda içerdiği ölçüde önemlidir.

Entelektüelin bütün bu faaliyetlerinin amacı bireyin özgürlüğünü ve bilgisini artırmaktır.  Zira hükümetler hâlâ halklarını açık açık ezmekte, adalet hâlâ ciddi bir biçimde zedelenmekte ve iktidarlar, entelektüelleri hâlâ kendi saflarına katıp seslerini gayet güzel kısabilmektedirler. Entelektüeller hâlâ sık sık görevlerinden yan çizmektedirler.

ACILARI EVRENSELLEŞTİRİR!

Edward Said, konuyla ilgili olarak ele aldığı Gustave Flaubert‘in romanı Duygusal Eğitim‘i uzun uzun irdeler. Ona göre bu romanında Flaubert, entelektüellere yöneltilebilecek belki de en acımasız eleştiriyi yapmıştır. Ve yorumunu sürdürür:

“1848-1851 Paris Ayaklanması sırasında geçen roman,  XIX. y.y.ın başkentindeki Bohem hayatın ve siyasal ortamın geniş kapsamlı bir panoromasını sunar. Romanda akıntıya kapılıp sürüklenen entelektüelin parlak anlatımıyla karşılaşırız. Romanın başlarındaki iki genç, toplumun refahını amaç edinmiş hukukçular, eleştirmenler, tarihçiler, denemeciler, filozoflar ve toplum kuramcılar olma sevdasındadırlar. Flaubert’e göre 1848’in başarısızlıkları kendi kuşağının başarısızlıklarıdır. Mareau ve Deslauriers’in kaderleri, hem iradelerini belli bir noktaya odaklayamamaları ve hem de insanın zihnini çelen sonsuz sayıda şey, başdöndürücü hazlar içeren modern topluma ödenen bir bedel olarak betimlenir.( Flaubert sanki bir kehânette bulunuyor gibidir burada.) Bu toplum gazeteciliğin, reklâmcılığın doğuşuna sahne olan, insanların bir günde ünlü olabildikleri, tüm düşüncelerin pazarlanabilir, tüm değerlerin değiştirilebilir hale geldiği, tüm mesleklerin kolay para kazanma ve çabucak başarılı olma arayışına indirgendiği sürekli bir dolaşım alanına dönüşmüş bir toplumdur. Bu yüzden romanın en önemli sahneleri simgesel bir biçimde at yarışları, kafe ve genelevlerde düzenlenen danslar, ayaklanmalar, geçit törenleri ve gösterilerde geçer. Moreau buralarda durmaksızın sevgiyi ve entelektüel doyumu bulmaya çalışır; ama araya hep başka şeyler girer.”

Toparlarsak, entelektüeller iki uçta dururlar. Ya hâkim normlara karşıdırlar ya da  uzlaştırıcı bir tavır sergileyerek “kamusal hayata düzen ve süreklilik” sağlamak için vardırlar. Bu iki seçenekten sadece birincisi modern entelektüelin esas rolüdür. Entelektüelin görevi nerede bir kriz varsa o krizi evrenselleştirebilmek, acıları daha geniş bir insani bağlama oturtarak bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir. Kendi yaşadığı dehşeti başka halkların yaşadığı dehşetle ilişkilendirmeksizin, bir halkın mülksüz bırakıldığını, ezildiğini ya da katledildiğini, haklarının ve politik varlığının elinden alındığını söylemek beyhudedir.

SÜRGÜNDÜR!

Hayatları boyunca bir toplumun mensubu olmuş entelektüeller bile içeridekiler ve yabancılar diye ikiye ayrılabilirler. Bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar. Öte yanda ise hayır diyenler, toplumlarıyla yıldızı barışmayan, bu yüzden de imtiyaz, güç, şan şöhret edinmeme anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler. Yabancı olarak entelektüelin izlediği mecrayı belirleyen kalıbı en iyi anlatan söz sürgünlüktür. Metafizik anlamıyla da sürgün, entelektüel için huzursuzluk, hareketlilik, devamlı tedirgin olup başkalarını da tedirgin etmek demektir. Entelektüel sismik şoklar yaratır, insanları sarsar, ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir.

Entelektüel bir hayat, temelinde bilgi ve özgürlükle ilgili bir hayattır. Olağanüstü şeyler yaşadığı duygusunu hiç kaybetmeyen ve bir bedavacı, fatih ya da yağmacı değil de her zaman bir gezgin, geçici bir misafir olan Marko Polo‘dur entelektüel. “Kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi,  her türlü engele rağmen hayal kurup sorgulaması, merkezi otoritelerden uzaklaşıp uçlara çekilmesi mümkündür hâlâ. Bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.”

“Bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil gezgine, alışkanlığa değil geçiciliğe ve rizikoya, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe ve deneye duyarlı olmak demektir.”

‘AMAN BİR TATSIZLIK ÇIKMASIN’ DEMEZ!

Yirminci yüzyılda fikirleri karşılığında para alan yöneticiler, profesörler, gazeteciler, bilgisayar ya da hükümet uzmanları, lobiciler,  köşe yazarları, danışmanlar adı verilen genel bir gruba ait olanların sayısındaki artışla birlikte, insan artık bağımsız bir ses olarak entelektüel birey var olabilir mi diye soruyor.

Öte yandan, bütün entelektüelleri, hayatlarını bir üniversitede ya da gazetede çalışarak kazandıkları için satılmış olmakla suçlamak da kaba ve anlamsız bir ithamdır. “Dünya öylesine yozlaşmış ki eninde sonunda herkes para denen puta teslim oluyor” demek tam bir kinizm – Oscar Wilde‘ın dediği gibi kinik, her şeyin bedelini bilen, ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen biridir- örneğidir. Ayrıca, entelektüel bireyi bir ideal, maddi çıkarlarla hiçbir alakası olmayacak ölçüde saf ve soylu bir tür şövalye olarak görmek de ciddi bir tutum sayılmaz. Böyle bir sınavdan kimse geçemez. James Joyce‘un Stephen Dedalus’u* bile: Dedalus o kadar saf, o kadar hırçın bir idealliktedir ki sonunda hiçbir şey yapamaz hale gelir ve daha da beteri, susar.

Yine de entelektüele yönelik asıl tehdit ne akademiden ne varoşlardan ne de basının ve yayınevlerinin insanın kanını donduracak ölçüde ticarileşmiş olmasından gelir. Asıl tehdit “profesyonalizm” diye adlandırabileceğimiz tutumdur: Denizi bulandırmamak, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmamak, pazarlanabilir ve öncelikle de prezentabl olmak uğruna, “aman bir tatsızlık çıkmasın” diye düşünen, apolitik ve nesnel biri haline gelmektir sorun.


Entelektüel, Sürgün Marjinal Yabancı, Said, Edward, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı, 4.basım, 2011

* Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Joyce, James

Edward W. Said Kimdir?

Filistinli Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak 1 Kasım 1935’te Kudüs’te doğan Said, Kudüs ve Kahire’de eğitim gördü.On beş yaşında ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. Princeton Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Harvard’da master ve doktorasını tamamladı. Columbia Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde doktora programında dersler verdi. Yale, Harvard ve John Hopkins üniversitelerinde konuk profesör olarak görev yapan Said uzun yıllar sürgündeki Filistin Ulusal Konseyi’nin üyesi olarak kaldı. Batı’da Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını savunan hareketin sözcülüğünü yaptı ve FKÖ’yü terörizmle özdeşleştiren Batı basınını yazdığı birçok makale ve kitapla eleştirdi.

Said edebiyat eleştirisi ve kuramı hakkında kitaplar yazdı fakat daha çok Orientalism (1978) kitabının yazarı olarak ünlendi. Said bu kitapta Doğu- Batı karşıtlığına karşı çıkıyor, Foucault ve Gramsci’den yola çıkarak “Doğu” hakkında bilgi edinme sürecinin Doğu üzerinde iktidar kurma sürecine nasıl eklemlendiğini gösteriyor ve Oryantalizmin ipliğini pazara çıkarıyordu. Diğer yapıtları arasında Covering Islam (1981), Culture and Imperialism (1994),  Literature and Society (1980), The World, The Text and The Critic (1984), The Pen and the Sword (1994), Out of Place ( 2003) sayılabilir.