ÖYKÜ, ROMANDAN ÖNCEKİ BASAMAK DEĞİL!

Ata Tuncer 29 Haziran 2017 0
ÖYKÜ, ROMANDAN ÖNCEKİ BASAMAK DEĞİL!

YENİ ÇIKANLAR – İlk kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” Everest Yayınları’ndan çıkan ödüllü öykücü Mevsim Yenice ile hikâyelerini, kahramanlarını ve yazma serüvenini konuştuk.

Ata Tuncer  sedat.ata.tuncer@gmail.com

İlk öykünüz 2014 yılında altzine’de yayımlanmış. İki sene üst üste Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde farklı dosyalarla dikkate değer, 2015 altKitap Öykü Ödülleri’nde kitabınızda da yer alan “Açık Artırma” öykünüzle birinciliğe değer görülmüşsünüz. Öykülerinizin birçok edebiyat dergisinde de yayımlanmasının ardından ilk kitabınız Everest Yayınları’nca basıldı. Oldukça hızlı bir ivmeyle öykü dünyasına giriş yaptınız. Bu üç seneyi yazarlığınız bakımından nasıl değerlendirirsiniz?

Yapmayı çok sevdiğim bir şeyi yapmaya devam ettim aslında: Okudum ve öykü yazmaya çalıştım. En başında, öyküleri kitapta toplama fikri yoktu kafamda. Tabii bir şeye bu kadar isteyerek ve severek mesai harcayınca, aklımda olmayan bir yola evrildi bu serüven. 2014’ten bu yana tüm süreci “çalışma, vazgeçmeme” olarak adlandırabilirim. Herhangi bir konuda yol kat etmek çok kolay değil, zaman ve emek istiyor. Bazen gerekli şartlar sağlansa da, ardından istediğiniz başarı da gelmeyebiliyor. Ben de bu süreçte tüm bunları tattım. Kitap çıkana kadar dergilerde yayımlandı öykülerim ve böyle olmasından çok memnunum. Okuyucuyla dergilerde buluşmanın keyfi bambaşka.

Öykülerinizde, derin yaraları, küçük takıntıları, usul usul iç sesleri olan karakterleriniz var. Yazım sürecinde karakterlerinizde özellikle neyi gözetir, onlarla nasıl bir bağ kurarsınız? Bu bağın yansımalarını öykülerinizde nasıl görüyoruz?

Benim bu kitapta topladığım öykülerde karakterler başı çekiyor. Yani çevreden aldığım geri dönüşler, okuyucunun karakterlerle oldukça bağ kurabildiği yönündeydi. Tilkiler Aç mı Kalsın’daki İsmail’i çok sevdiler ya da Açık Artırma’daki Ahmet Bey’i. Kimisi Yer Yarıldı İçine Girdi’deki Armağan’a yakın dururken, kimi yan karakterleri benimsedi Armağan’ın anneannesi gibi. Sonuçta anladığım şu ki, okuyucu karakterleri benimsedi, karakterlerle bağ kurdu. Soru benim nasıl bağ kurduğumdu ama bu daha önemli sanırım. Çünkü bunun olabilmesi için uğraşmıştım. İsmail’le, Ahmet Bey’le herkesten önce ben tanıştım, ben içselleştirdim, en ince ayrıntısına kadar ben düşündüm ki okuyucuya da bu ayrıntılar yansıdı.

mevsim

Öykülerinizde “mutluymuş gibi yapan insanları” anlatıyorsunuz aslında. Öykülerin genelinde muzır, zaman zaman esprili bir dille kendi küçük trajedilerini yaşayan sade karakterlerin hikâyelerini okuyoruz. Toplumsal olarak hemen her kesimin “mutlu gibi” davrandığı bu son yıllarda, güncel konular yazdıklarınızı ne kadar etkiliyor?

Güncel olayları olduğu gibi alıp öykümün içine koyamıyorum ben. Tıpkı kendi yaşadığım şeyleri koyamadığım gibi. Bu sebeple yaptığım şeyi biraz da frekans bozmak gibi düşünüyorum. Radyonun ayarlarıyla oynayıp dinleyiciyi başka kanala çekiyorum. Orası da aslında aynı şeyi anlatılıyor ama sesi farklı. Bu mantıkla bakarsak güncel olayları dolaylı olarak sızdırıyorum öyküye. Tüm yaşananlar karşısında insanların verdiği tepkileri, üstesinden nasıl geldiklerini izledikçe, bir süre sonra o ruh halleri hakkında bir şeyler yazmaya, karakterlerimi bu şekilde oluşturmaya başlıyorum.

İZMİR GİBİ KENDİ HALİNDE

Öykülerinizin içinden tablolar, filmler, şarkılar geçiyor… Edebiyatın farklı disiplinlerle kurduğu bağ açısından bir yazar olarak diğer sanat dallarına ne kadar yakınsınız?

Oldukça yakınım. Bir tablo karşısında durup düşündüğüm şey, “tabloda beni büyüleyen görsel şeyi ben yazıya nasıl dökerdim?” oluyor. Her öykü için seçtiğim bir şarkı oluyor kafamda genelde. Öykü bitene dek onu dinleyip duruyorum. “Notalara yansıyan duyguları, kurguladığım dünyada kelimelerle nasıl ifade edebilirim”, diye düşünüyorum. İlerisi için kafamda bir proje var hatta müzik ve edebiyatın paralelliğiyle ilgili, umarım becerebilirim.

Kitapla aynı ismi taşıyan öykünüzde, hikâyenin anlatıcısı “Dayak benim için şehir rehberiydi.” diyor. İzmirli bir yazar olarak İstanbul yazarlığınızı nasıl etkiledi? Sizin İstanbul sokaklarındaki rehberiniz nedir?

Benim fark ettiğim bir katkısı yok İstanbul’un yazdıklarıma. İzmir daha baskın bu anlamda. Tıpkı o öyküdeki Demir gibi. Nereye giderse gitsin içindeki tüm sesler, özlemler İzmir’e ait. Öte yandan bence öykülerimdeki karakterler de İzmir gibi zaten. Yani İstanbul yaşadığımız coğrafyadaki en büyük şehir mesela, kalabalık, inatçı, kendi içinde iddialı. Oysa Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’ndeki hemen hemen bütün karakterler İzmir gibi kendi halinde, iddiası olmayan ama güzel, kendine has özellikleri ve gariplikleriyle kendi kendine yetebilen yaradılıştalar.

mevsim yenice2

Açık Radyo ve Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür Sanat ve Araştırma Merkezi işbirliğiyle,  yaşanmış öyküler birer radyo hikâyesi gibi radyoda seslendirildi.  Sonra da proje dâhilinde bir araya getirilen hikâyeler, Can Yayınları tarafından yayımlandı. “Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor” adlı kitapta iki anlatınız var; “Sağlık Olsun” ve “Eve Dönüş”. Projeye nasıl dâhil oldunuz, bu hikâyelerin hikâyesini kısaca anlatır mısınız?

Projeyi duyduğumda çok heyecanlandım çünkü “öykü yazmak”tan fazlasıydı bu. Hatta öyle ki, anlatacaklarım gerçek hikâye olduğundan, öykü formatından sıyrılarak nasıl anlatacağımı bir türlü bulamadım. Az önce söylediğim gibi ben gerçeği saptırmanın peşindeyim, birebir anlatmak yabancısı olduğum bir şey. Karşımda biri varmış ve ben ona tüm bunları anlatıyormuşum gibi yapıp ses kaydı aldım ve ilk cümleleri oradan yardım alarak oluşturdum. Gerisi geldi.

Yazdığım iki hikâye projeye kabul edildi. Daha sonra her gün Açık Radyo’da bu proje kapsamındaki hikayelerden biri okundu. Kendiminkilerle birlikte diğer hikayeleri de dinlemek oldukça keyifli ve değişik bir deneyimdi. Şimdi ise Can Yayınları tarafından bir kitapta toplandı.

HEP ROMAN MERAK EDİLİYOR

Son yıllarda okur, yazar ve ortaya çıkan eserler bağlamında edebiyatta öykünün bir adım öne geçtiğini söyleyebilir miyiz?

Benim de izlenimim, eskiye kıyasla öyküye ilgi ve öykü üretiminin arttığı yönünde. Mutlu eden bir gelişme tabii ama öte yandan herhangi başka bir türün önüne geçtiğini söylemek ne kadar doğru bilmiyorum, ya da geçmeli mi? Zira ben öykü okuyucusunun hep az, öz ve özel olduğunu düşünmüşümdür.

Öykücülere sık sık yöneltilen “başka türlerde de eser verme” beklentilerini nasıl karşılıyorsunuz? Bir öykücü olarak ilk kitabınızı yayımlanmasıyla böyle bir beklentinin yansımalarını hissettiniz mi?

Okuyucuların öykülerini beğendikleri yazarlardan farklı türde eser beklemeleri doğal bence. Sevgi, ilgi, merak meselesi. Bana da soran oluyor. Roman yazıp yazmayacağım merak ediliyor. Öyküyü romandan önce yazılan bir basamak veya mertebe olarak görmedikleri sürece sorun yok bence. Her ikisinin de kendi içinde zorlukları, kolaylıkları ve çalışma, yazma disiplinleri var. Ben şimdilik öykü yazmaya devam edeceğim. Anlatmak istediğim şeyler, yaptığım işten aldığım haz, karakterlerim, hepsi öykü için daha uygun. İleride ne olur ben de bilemiyorum. Esas olan, türden çok “yazma” eylemine ve bu şekilde var olmak için uğraşmaya devam etmek sanırım.