NAZLI ERAY: UYANIN! HER ŞEYİN FARKINA VARIN!

YENİ ÇIKANLAR – Usta yazar Nazlı Eray ile Everest Yayınları etiketiyle yayımlanan Aşk Yeniden İcat Edilmeli adlı son romanı için bir araya geldik. Jim Morrison’ı merkeze alarak Nazlı Eray edebiyatının büyülü dünyası hakkında konuştuk…

Ata Tuncer – sedat.ata.tuncer@gmail.com

Yeni romanınız Aşk Yeniden İcat Edilmeli’de Jim Morrison’ın izlerini takip ediyoruz, Arthur Rimbaud’nun rehberliğinde. Bu iki “yitik ruh” nasıl sızdılar yazı masanıza? Romanı yazmaya başlamadan önce neler ifade ediyorlardı size?

Bunu ben de tam olarak bilmiyorum. İlkin Arthur Rimbaud’yu karşımda buldum. O kadar canlı, o kadar gerçek, o kadar soluk ve bir anı gibiydi ki şaşırdım. Bodrum sıcağını falan unuttum. Sanki hayatımın çoktandır unuttuğum bir kısmı kapıyı çalıp karşıma çıkıvermişti. Bir an her şey yeniden başladı zannettim; ilk gençlik, ilk aşk, sorunsuz yıllar, sonsuza kadar yaşayacağını zannettiğin o eski günler, sanki hayat hiç değişmeyecekmiş gibi biteviye dondurma yemek, böyle şeyler… Arthur Rimbaud’dan başladım. Birdenbire romanın içine çok değişik bir biçimde Jim Morrison girdi. O da benim gibi bir Arthur Rimbaud hayranıydı. “Ben deri ceketli Arthur’um” diyordu. Roman elimin altında griftleşmeye başlamıştı. Arthur Rimbaud sessiz, sakin ve silik dururken, eski bir rüya parçası gibi oradan oraya dalgalanırken, Jim Morrison çok canlı ve hareketliydi. İşte bu iki yitik ruh satırlarımın arasına böylece girdiler, peşlerinden koşuyor romanın içindeki bin bir türlü karmaşaya girip çıkarak onları kaybetmemeye uğraşıyordum. Yazarken en zevk aldığım romanlarımdan biri oldu. Bir türlü süratine yetişemiyordum. Jim Morrison da Arthur Rimbaud da benden çok güçlüydüler. Ama yine de ayak uydurmayı başardım. İlk gençliği filan toparlayıp bir kenara koydum. (Güler.) Anılarım canlanmıştı. Artık beni kimse tutamazdı. Doludizgin romanın içindeydim. Şiirler yüreğimi titretiyor, müzik beni adeta çıldırtıyordu. 1800’lerden 1900’lere bir atlama yapmıştım. Arthur Rimbaud yavaş yavaş silikleşirken Jim Morrison romanın içinde adeta can ve kan kazanıyordu.

Romanda, Jim Morrison’u roman kahramanlarınızla birlikte adım adım yeniden keşfediyoruz. Araştırma ve yazım aşamalarında ne gibi düşünceler ya da hisler biriktirdiniz Morrison’ın izlerini takip ederken?

Jim Morrison’a çok acıdım, çok yetenekli, çok yakışıklı, Amerikalı bir rock efsanesinin Paris’te bir eski püskü apartman dairesinin küvetinde ölmesi ve apar topar Pere Lachaise Mezarlığı’nın bir köşesindeki ufacık mezara gömülmesi ne kadar hazindi. İlk başta bu mezarın ne bir taşı ne de üstünde yazan bir isim vardı. Jim’i adeta oraya bırakmışlar ve kaçmışlardı. Otopsisi yapılmayan bu gizemli ölüm, Paris’te bir yalnız Amerikalı, Arthur Rimbaud’nun ülkesinde bir Jim Morrison, kısa sürmüş bir ün, bir kedi gibi Jim’e sokulan güzel gözlü morfinman Pamela, her şey ama her şey bu hüzünlü ölümün bir parçasıydı. Mezarı Paris’te yıllar önce görmüştüm. Gördüğümde mezarın üstüne konulan büst çalınmıştı. Şöyle ki, bu büst romanın başkişilerinden biri, Jim’in bu dünya üstündeki tek somut görüntüsü.

“BÜYÜK BİR BAŞKALDIRI…”

Gençlik yıllarınızda, Arthur Rimbaud’dan etkilenip bir dönem yazı yazmayı bıraktınız. Şimdiyse bir romanınızda karşınıza çıktı ve “konuştunuz” onunla, bir yazar olarak… Rimbaud’yu yazmak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Bir yazar bir olarak Arthur Rimbaud’yu yazmak benim için olağanüstü bir deneyimdi. Ama buna sadece Arthur Rimbaud ile ilgili bir başlangıç yazısı diyebiliriz. Çünkü kitap Jim Morrison’u anlatıyor. Eğer bir gün Arthur Rimbaud’yu yazarsam işin içinden nasıl çıkabilirim bilmiyorum. Çünkü o büyük bir başkaldırı, duygu, deha ve çok şanssız. Hayatını ezbere bildiğim halde bu romanımda onu bu kadar yazmayı uygun buldum. Kendimi henüz Arthur Rimbaud’yu yazacak kıvamda bulmuyorum. Stalin’i bile yazarken bunu düşünmemiştim. Arthur Rimbaud bütün asiliğine ve dehasına rağmen benim için bir tüy kadar naif. Ona dokunamıyorum.

Yaşamış ünlü ikonları daha önce de misafir ettiniz romanlarınıza; Marilyn Monroe, J.F. Kennedy hatta Ahmet Haşim ve Tanpınar… Bu “karakterleri” romanlarınızda ele alırken sizde uyandırdıkları his ve düşünceler ne derece etkiliyor sizi? Metinsel bağlamda kurduğunuz bir “karakter”in kişisel olarak sizde uyandırdıklarıyla çatıştığınız oldu mu hiç?

Hayır, onlarla hiçbir çatışmam olmuyor. Fakat bu değişik hayatların içine girdiğim için müthiş etkileniyor ve kendimi kaptırıyorum. Bu yazdıklarımın çoğu trajik hayatlar. Biliyorsun, Eva Peron da var. Ve bu hayatlar kendi başlarına fantastik. Eva Peron’un, Doktor Pedro Ara tarafından yapılan mumyasının ölümünden sonra tam 23 yıl bütün dünyayı gezmesi, iki erkeğin ona deli gibi âşık olması sıradan şeyler değil. Hiçbir büyülü gerçekçi yazar böyle bir şey uyduramaz. Düşünsene, bu bir gerçek. Kennedy’nin ölüm kortejini izleyen o akşamüstü yol kenarında olan iki yüzden fazla kişi sessizce yok edilmiş. Ağdalı sır perdesi bir türlü kalkmıyor cinayetin üstünden. Marilyn Monroe uyku hapı içip öldü deniyor, otopside midesinde uyku hapı yok! Bu insanlar ve yaşamları çok çekici, acı, unutulmaz ve etkileyici. Yazarken o dünyalara giriyorum. Zaten aylarca araştırıyorum, belki yıllarca…

Romanlarınızın, yazım başlangıç ve bitiş tarihlerini hemen her kitabın sonuna iliştiriyorsunuz. Yazımı birkaç ay gibi görünse de ne gibi duygu birikimleri ve araştırmalar yatıyor metinlerinizin arka planında?

Çok uzun aşamalar var metinlerin arkasında. Bazen yıllar süren araştırmalar, bir kişiye karşı duyulan saplantı (Stalin’e olduğu gibi), bütün tarih kitaplarını ve arşivleri okumak, Kennedy kitapları… Sadece ölümü değil hayatının her dakikası; erkek kardeşi ile olan ilişkileri, karısı, sevgilileri vb. Uzun bir süre bunlarla yaşıyorum. Evita’yı yazarken Arjantin’e gidiyorum, onun o yoksul çocukluğunu hissediyorum. Çocukluğu ile ilgili bir tek fotoğrafı var, o da kararmış ve yüzü gözükmüyor. Geceleri düşünürüm onları. Kâğıda döktükçe rahat ederim. Onlarla ilgili her şeyin doğru olması gerekiyor çünkü biyografik belgesel romanlar bunlar. Mesela köpeğinin adını bileceksin, doktorunun küçük adını bileceksin, cinayet saatini tam oturtacaksın. Böyle şeyler. Stalin’in kulağının arkasına dizilen sülükleri hiç unutamam.

Edebiyatın yanı sıra resim sanatıyla da kurduğunuz bir bağ var. Resim alanındaki çalışmalarınız, farklı bir disiplinin verdiği yaratıcı deneyimle, edebiyattaki üretimlerinizde bir etki yarattı mı?

Mutlaka yaratmıştır. Resim yapmak bambaşka bir olay. Bir roman yazarkenki hız, değişik dinamikler, saç örgüsü gibi olaylar, başlangıçlar ve sonuçlar resimde yok. Resim yapmak duru bir suya atlayıp yüzmek gibi. Renklerin, bulutların ve şekillerin dünyası. Beni çok rahatlattı. Devam etmeyi düşünüyorum ama 10 yıldır bıraktım. Disiplini başka, getirisi başka, izleyicisi başka. Şarkı söylemek gibi bir şey. Daha popüler, algılaması belki de zahmet istemiyor, hoşa gidiyor, bambaşka bir dünya kısacası. Bana zevk veren yazı. Yazmak, öyle yaratmak. Resim yapmak nefis bir tatil gibi bir şey.

“AMA RÜYALARINDAN KAÇAMAZSIN…”

Rüyalar sık sık yararlandığınız bir alan. Anılarla arası iyi bir yazar olarak rüyalarınızın hatıralarını da zihninizde saklıyor ya da belki kayıtlarını tutuyor musunuz? Kurmaca metinlerde olduğu kadar gündelik yaşamda da rüyaların bir yazar için kişisel kaynak oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

Rüyalarım yaşamımın ayrı bir bölümünü oluşturur; gece hayatım, bilinçaltım, korkularım ve arzularım… Romanlarımda rüyalarımdan hiç yararlanmadım. Sanki yaşamımın başka bir parçası o dünya. Bunu şu an düşündüm. Ama rüyalarından kaçamazsın. Onlar çocukluktan beri yüreğe ve beyne mıhlanmış ufacık pırıltılı taşlar, yıldızlı bir gece ve değişik bir cosmos.

Yazarlık sürecinizde yazma ilkeleriniz ve stratejilerinizle ilgili kırılmalar yaşadınız mı? Okuyucu ve yayın dünyasının yıllar içindeki dönüşümü bir yazar olarak sizi ve metinlerinizi ne ölçüde etkiledi?

Hiçbir zaman böyle bir şey yaşamadım. 16 yaşında ne yazdıysam aynı çizgide devam ediyorum. Çevre, edebiyat dünyasının yapısı, kurallar, modalar beni ilgilendirmez. Yazan bir birey olarak özsuyumu kâğıda akıtıyorum. Bunda hiçbir değişiklik olamaz.

“O YALNIZCA BANA AİT BİR İSTANBUL…”

Birçok şehir kitaplarınızda başrolde olsa da Ankara ve İstanbul’un yeri hep başka oldu sizin için. Özellikle İstanbul’un son yıllardaki değişimi gözle görülür şekilde hissedildi, halen hissediliyor. Şehirlerin bu ani değişimleri, mekânsal belleğin günden güne yitimi, sizi endişelendiriyor mu? “Büyülü Beyoğlu” adlı kitabınıza atıfta bulunarak, Beyoğlu örneğin, sizce “büyüsünü” yitirebilir mi bir gün?

Bu değişimi olduğu gibi kabul ediyorum. Çünkü başka yapacak bir şey yok. Benim İstanbul’um, bana ait olan İstanbul, benim belleğimde hiç dokunulmamış bir biçimde yaşıyor. Orada restorasyon yok, havaalanları yok, büyük köprüler yok, trafik keşmekeşi yok. O yalnızca bana ait bir İstanbul. Şoklanmış ve belleğime yerleştirilmiş sanki. Bu bakımdan iki kent yaşıyorum, eski ve yeni. Bunun için üzülmeye de gerek yok bence. Büyülü Beyoğlu’na gelince, aynı şekilde Beyoğlu hiçbir zaman benim için büyüsünü yitiremez. Çünkü az önce söylediğim gibi bana ait iki Beyoğlu var, bir çok eski büyülü Beyoğlu bir de çilekli pastaya dönmüş yeni Beyoğlu. Bundan böyle, Ahmet Hamdi Tanpınar çilekli pembe bir pastanın içinde yaşamıştı ve çok mutluydu diyebiliriz. Böyle bir çocuk kitabı yazmayı düşünüyorum. Alışacağız, seveceğiz artık onu böyle. Yapacak birşey yok. (Güler.)

Jim Morrison’la başlamıştık, dilerseniz yine onunla sonlandıralım…

Son olarak, Jim’in mezarının üstünde sekiz yıl onu temsil eden, onun gözünden hayata bakmaya çalışan, hayranları tarafından Jim Morrison gibi idolize edilen mermer büstten bahsetmek istiyorum. Romanımın başkişisi aslında bu mermer büst. Bu taş parçası önündeki yaşama karışabilmek, hayatın bir parçası olabilmek için çırpınıp duruyor. Bir mermerin duygusu olabilir mi? Bir taş düşünebilir mi, kıskanabilir mi, arzulayabilir mi? Bunları hiçbir zaman bilmiyoruz. Ama romanda Jim Morrison heykeli gözlerindeki o sonsuz acı ile adeta gençliğe haykırıyor; “Uyanın! Her şeyin farkına varın. Hayat Hamlet’in elinde tuttuğu kurukafanın dile gelmesi gibi bir şey. Yaşayın ve algılayın.”

Ata Tuncer hakkında

1988 yılında, İzmir'de doğdu. Lisans eğitimini Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde tamamlayıp yönetmen yardımcılığı yaptı. Şiir, öykü ve inceleme yazıları çeşitli edebiyat dergileri ve fanzinlerde yayımlanıyor. 2017 yılında 10. AltKitap Öykü Yarışması’nı kazandı. Aynı yıl yazdığı “Kraliçe Gece” adlı oyun, Nilüfer Belediyesi-Mitos Boyut Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda birincilik elde etti ve dereceye giren diğer eserlerle birlikte yayımlandı. "İlk Cinayeti Şiir İşledi" adında bir şiir kitabı var. Şimdi bir müzede çalışırken sinema ve edebiyat alanındaki çalışmalarını İstanbul'da sürdürmeye devam ediyor.

Ata Tuncer tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir