MARŞLARLA SAVAŞA UĞURLANAN ÇOCUKLAR

Hatice Balcı 17 Mayıs 2017 0
MARŞLARLA SAVAŞA UĞURLANAN ÇOCUKLAR

YENİ ÇIKANLAR – 2016 Fransa- Almanya ortak yapımı François Ozon filmi Frantz, I. Dünya Savaşı’nı çok çeşitli boyutlarıyla ele alan etkileyici bir yapım. Film cepheye odaklanmadan savaşın yol açtığı sonuçları anlatan Kitap Hırsızı, Sarah’nın Anahtarı, Taraf Tutmak gibi başka birçok yapımın huyuna suyuna yakın duruyor. Öte yandan Frantz’ın, -bu filmler bir yana-, tartışmaya açık çok başka meseleleri de var: Birincisi, cephenin düşman taraflarını simgeleyen iki  askerin yakın mesafe öldürücü karşılaşmalarını (o pasifist duruş) seyirciye kare kare göstermesi. Ve ikincisi, Frantz’ın nişanlısı Anna’nın (Paula Beer), sükûnet içinde izlediğimiz içsel değişimi.

Hatice Balcı  balci.hatice@gmail.com

1967 Paris doğumlu senarist- yönetmen François Ozon, La Femis Film Okulu’nda okumuş. İlk uzun metrajlı filmi Sitcom‘u 1998’de çekmiş. Uluslararası başarıyı sırasıyla 2002 ve 2003 yıllarında çektiği 8 Femmes ve Swimming Pool filmleriyle yakalamış. 2013 yapımı Genç ve Güzel Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmış. Fimlerinde genellikle keskin hicve yer veren ve cinselliği çekincelerden uzak davranışlar sergileyen karakterleri aracılığıyla anlatan Ozon, Philippe Ramos, Yves Cauman gibi isimlerle birlikte Fransa’daki son dönem “Yeni Dalga” akımının hatırı sayılır yönetmenleri arasında gösteriliyor.

Ozon’un 2017 yapımı L’Amant Double‘dan bir önceki filmi Frantz‘ın konusuna gelirsek Frantz Hoffmeister, I. Dünya Savaşı’nda, kardeş ülke bellediği Fransız topraklarında cephede savaşırken ölüyor. Hikâyemiz savaşın bitiminden bir yıl sonra başlıyor. Frantz’ın ailesi ve nişanlısı Anna’yı, onun yasını tutarken tanıyoruz. Kısa sürede Paris’li ziyaretçi Adrien (Pierre Niney), “tek yaram” dediği Frantz’ın hatırasıyla Hoffmeister’ların karşısına çıkıyor. Hans (Frantz’ın babası) Adrien’i Frantz’ın ölümünden bu yana dokunulmamış odasına götürüyor; ona oğlunun kemanını hatıra olarak vermek istiyor. Kısa zamanda Adrien ailenin bir parçasıymışçasına benimseniyor, yas ortaklaşıyor. Ölümün acısının yaşama tutunma çabalarına karıştığı, yanılgıların gerçeğe dönüştüğü, bütün bocalamalara rağmen affın suçluluğa galip geldiği ve tüm bunların içiçe geçebildiği bir film Frantz. Cephede ölen askerler için de ağıt aynı zamanda. Film savaşı, hayatta kalanların yaşadığı içsel yıkımla birlikte görüyor ve bu yıkımı, imkansız aşk temasıyla birlikte ele alıyor. Ölümler, geride kalanları derin bir suçluluk duygusuna, yalnızlığa sürüklerken acılara katlanabilmek yalanlarla mümkün olabiliyor. Ozon’un – anlaşıldığı kadarıyla gerçeklik duygusunu yakalamak adına -, siyah-beyaz yapımında her şeye rağmen müzik, şiir, doğa, resimler sahneyi bir süreliğine de olsa ışığa boğabiliyorlar.

manet

KATİL KİM?

Ayrıca yaşam üzerine, yas tutma üzerine, toplumların birbirlerine karşı besledikleri düşmanca duygular üzerine yeni soruları var Frantz’ın. Bu soruların cevapları kimse için pek kesin değil:  Savaşa sürüklenen askerlerin her biri birer katil midir? Babalar oğullarını savaş meydanlarında kaybettiklerinde yaşadıkları acının yanısıra neler hissederler? Savaşın tarafları arasındaki düşmanlıklar ateşkesten sonra da devam ederse neler olur? (Örneğin Almanya’da her Fransız, ölen Alman çocukların; Fransa’da da her Alman, ölen Fransız çocukların katili olarak görülürse.) Kederli bir anne, oğluna gözyaşı döken, mezarına çiçekler bırakan bir yabancıya duyduğu yakınlıkta huzuru bulabilir mi?

Film ilerlerken Adrien ile Anna’nın arkadaşlıkları da ilerliyor. Bu yakınlaşma Anna açısından aşka hazırlık gibi neredeyse. Fakat filmin ortalarında Anna’nın Adrien’e duyduğu ilgi yaşadığı hayal kırıklığıyla krize giriyor. Ertesi gün Adrien kasabadan ayrılıyor. Eleştirmenlerin pek çoğu ise filmin o noktada sürükleyiciliğini kaybettiğini ve artık melodrama evrildiğini söylüyorlar. Oysa Ozon’un yapıtında asıl gelişmeler bundan sonra başlıyor: Frantz bir başyapıt olamasa da, onu benzerlerinden ayıran temel özelliği Anna’nın elle tutulurcasına gözlenen başkalaşımı ve ardından gelen bağışlayıcılığı.

SOLUĞU TÜKENEN ‘BARIŞ’

Trajediler, çok eski çağlardan bu yana tekrarlanıp duruyorlar. Babalar oğullarını marşlarla savaş meydanlarına uğurluyor. Birçoğu çocuklarını uzak ülkelerde savaşırken kaybediyor. Yaşadıkları acılar onları genellikle daha da milliyetçi yapıyor ve öfkeyle bilenen  duygular yeni savaşları çağırıyor.

XX. yüzyılın çok önemli iki dünya savaşı ( I. ve II. Dünya Savaşları ) hâla insanlık tarihinin berbat dönemleri olarak anılmaya devam ediyor. Bugün bile askerleri akın akın cephelere gönderen devletlerin savaş politikalarına baktığımızda, devirdiğimiz yüzyıldan insanlığa miras kalan bölgesel savaşların bu iki dünya savaşının içinde kaynadığını, oradan çıktığını ve farklı bölgelere yayıldığını düşünmeden edemiyoruz da. 1945 sonrası sil baştan kurulan dünyada,  hükümetlerin savaşın yıkımlarını ne ölçüde yüklendiklerini tartışsak bile, daha o zamanlar yürürlüğe giren “Pax Amerikana”nın (Amerikan Barışı) geldiğimiz noktada soluğu tükenmiş görünüyor. Belki de toplumların iyiliği adına geçmişi hatırlamayı, onu ele alıp incelemeyi daha sık yapmalıyız.