LE GUIN VE SOL MEMENİN ALTINDAKİ CEVAHİR

YENİ ÇIKANLAR – Her kayıp insanda bir boşluk bırakıyor. Belki de bir eksilme diyebiliriz. Tüm başlangıçların başlama noktasında olduğunun erkiyle ve aynı anda herhangi şeyi yapabilecek gücü bulamamanın çaresizliği birarada duruyor. Umuyorum ki bu boşluğu bir koza gibi örebilecek kudreti bulabiliriz. Bir kelebek veya bambaşka bir şey, kozadan ne çıkacağını bizim neye meyil vereceğimiz ortaya çıkaracak. Ursula Le Guin, 88 yaşında vefat etti. Şimdi hangi sözcük onun için anlamlarından birinden vazgeçecek?

İbrahim Ayanoğlu’na…

Hıdır Eligüzel  hidireliguzel@gmail.com

Le Guin’in yaşam öyküsünü bilenler [1] dünyayı saran distopik anlatıların ‘sol memenin altındaki cevahiri karartmaması’ gerektiğini bilir. Le Guin ilk öykülerini yayımladığında aldığı ret yanıtlarına karşın, yazma tutkusundan ve yazma amacından vazgeçmemiştir. İnadı, kanımca çağdaş bir yorumsamayı yaratmıştı. Le Guin’i dünya okurunun vazgeçilmezlerinden biri kılan ise Mülksüzler kitabıdır. Bu kitapla, anarşist düşünür, aktivist Mihail Bakunin’in ‘mülkiyet hırsızlıktır’ sözünün çağdaş ve feminist bir yorumunu görürüz. Mülksüzlüğün egemen olduğu bir evrenin anlatısını ayakta tutan, Sovyet Rusya’nın kadife eldivendeki demir yumruğu değil, Le Guin ve çağdaş ikircikli ütopya yazarlarının okuyucuları oldular. Bir ütopya olanağından bahsedilebiliniyorsa bu henüz siyasetin profesyonellerinin bulaşmadığı küçük, kendinden ve geçici oluşumların yarattığı deneyimler sayesindedir. Dünyada ve ülkemizde eski tarz hiyerarşik örgütlenmelerin aksine gıda alanından, tüketim alanlarına pek çok dayanışmacı, kolektif hareket eden yatay eksenli gruplar oluşmaktadır. 1999 Seattle’dan beri süre gelen devinim farklı kimliklere bürünerek devam ediyor. Le Guin ve onun evreni bu tarz insanların kitaplıklarında kendilerine yer açarak, evrenin efsununu yeniden kazanması için neler yapabileceklerine ışık tutuyor.

Le Guin ütopyaların göz ardı edildiği ve ütopyaların büyük anlatıların elinde içi boşaltılmış ajitatif söylemlerle doldurulduğu evrede, yine ütopyaları ve büyük anlatıları eleştirerek ütopya yazınına özgüvenini yeniden kazandırdı. Le Guin ütopyalarını, More’un takipçilerinin, Saint Simoncu, Owencı ütopyaların derinlenmesine ve yatayda eleştirilmesiyle ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda eleştirel dili öncelikle en yakındaki odaktan itibaren halka halka uzağa, kendi karşıtına doğru sürdürmüştür. Mülksüzler’de ve diğer kitaplarında devamlı olarak ‘diğer evreni’ de tarif etmesi buradan kaynaklanmaktadır. Büyük anlatıların saplanıp kaldığı ve kitlelerini çağın gerisinde kalmalarına neden olan ‘reçeteleri’ sunmamak için çıkarımları okuyucularına ve onların evreni görme biçimlerine bırakmıştır.

LE GUIN’İN SIRRI NEREDE SAKLI?

 

Le Guin’in söyleminde sahip olduğu bilgeliği, şefkati ve sevgiyi hissedebilmek yılmayan bir kalemin ustalığının ve inadının kanıtı gibidir. Le Guin’i anlamak için kitaplarına herhangi bir önyargıdan uzak bir şekilde yaklaşmanın önemi bugün artık daha da büyük. Le Guin’i anlamak için Le Guin’in yazılarından başka bir şey kalmadı artık. Kaybın en acı tarafı, her eşyi bir anda bir anıya, geri gelmez bir ana yüklemesinden kaynaklanıyor. Le Guin’ın sırrı okuyucusunu kendi düşünme pratiğine yerleştirerek onun öykü içinde özgürce dolaşmasına yetebilecek erginliğe getirmesinde saklıdır. Kendisine bağımlı olan bir okuyucu pratiğinin aksine, öykünün evrenine dair farklı yanıtları olan bir okuma önerisi getiriyor. Düşleme, düşünme ve davranma erkine sahip biri olarak Le Guin okuyucusu artık onun evreninde ancak kendisiyle başbaşadır.

DOĞRUSAL OLMAYAN YAŞAM ANLATISININ KAYNAKLARI

Le Guin için pek çok sıfatla farklı farklı okumalar yapmak mümkün. Ancak o kendisine biçilen tüm taocu, feminist, ekolojist, anarşist vb. kategorilerin hiçbiri aslında bileşkesidir. Herhangi bir kişi, toplumun ve düşünsel mirasların kategorik kimliklerinden biriyle sınırlanamayacak kadar toplumdan fazla bir değerdir. Ancak, Le Guin’i 1968 çağından 2018 yılına getirenin anarşist kimliğinde diğer kişiliklerini eritmesi olduğunu söylemek zorlama olmayacaktır. Le Guin bizim dünyayı görme açımızı ve kavrayıp dile getirme biçimlerimizi değiştirenlerden biri oldu. Newton’un iki boyutlu evreninin çocuklarını, düzenin istisna olduğu çok boyutlu evreni algılamaya davet etti. Toplumların tarihselci olmayan anlatılarının ortaya çıkmasında benzer yöntemler sunan Pyotr Kropotkin [2], Gustav Landauer [3] ve Paul Goodman [4] Le Guin ‘in doğrusal olmayan bir yaşam anlatısının kaynaklarını oluşturmaktadır.

Amerika’da ve Avrupa’da 1968 yazında ortaya çıkan düşünsel küreselleşmenin çıktılarından biri de tüm otoritelerin, insanın kendisinin bile, sorgulanabilmesiydi. Diğeri de toplumsal sınırların, kuralların, kolektif değerlerin bireyin lehine genişmesiydi. Geniş anlamıyla beden politikaları, siyasal ve kutsal inanç sorgulamaları ve akımları bu dönemde hızlı dalgalanmalara neden oldu. Kimileri mevcut kurumsallaşmış söylemlerinde ısrar ederek kemikleşirken, kimileri de yeni açılımlar getirerek insanların düşünsel ve ruhsal dünyalarını boyutlandırdılar.

Le Guin okuyucusuna iki yolu da gösteren, gösterirken kendi tutumunu usul usul hissettiren bir yazardı. Bu sebeple kimi ikilikleri kullanmaktan asla çekinmezdi. İktidar ve tahakkümün nedenlerine, ruhsal kaynaklarına ilişkin değerlendirmelerini sunarken aynı anda da okuyucuda her yerde ve her zaman direnme ihtimalinin olduğunu da sezdirmektedir. Hangi durumda nasıl bir direniş olacağından bahsetmez elbette, sadece onun yöntemine ve duygusuna yoğunlaşır. Direnme en nihayetinde bireysel bir güdünün kamuya açılmasını gerektirir. Ancak kamusallaşma anı, pekçok durumda farklı kaynaklardan beslenebilir. Dünyadaki sol muhalefetin 1968 taleplerinin gerisinde bir konuma ve politik stratejiye sahip olmasında, bireyin varoluşsal değerlerini göz ardı etmesi yatmaktadır. Bir makine ve meydanda elinde flamalarıyla sayısal bir kalabalık olarak tariflenen ‘yoldaş’ söylemiyle yüzleşme bu çağın en büyük kazanımı olabilirdi. Yüzleşmek bireyin ve kitlelerin kendi içe bakış gayreti olarak okunduğunda sahip olunan entelektüel birikimi de devereye sokabilecektir. Görülen o ki, entelektüel birikim ile kitlelerin ‘bloklaşmış’ sözlerinin arasında uzaklıklar gün geçtikçe artıyor. Bu uzaklığın ortaya çıkardığı en yaygın duygu hayalkırıklığı ise diğeri de giderek ‘kemikleşen’ politikalardır.

More’un Utopia’yı yazmasının 500. yılının kutlamalarının bahanesiyle ütopya teması edebiyatın, kültürün ve sanatın pekçok alanında odak noktası oluverdi. Başarılı işler, bilimkurgu filmler, diziler, kitaplar, konferanslar, sempozyumlar son birkaç yılın entelektüel malzemesinin içeriğini biçimlendirmeye başladılar. Ütopyaların ve distopyaların geleceğe dair bugünün yorumsaması olduğunu düşündüğümüzde etkisini daha uzun yıllar devam ettireceği ortada.

Ursula Le Guin, 88 yaşında vefat ettiğinde distopya anlatılarının dünyayı yeniden etkisi altına aldığı bir dönemin içindeydik. Distopyalar bu sefer yoğun olarak sinema ve dizi filmleri gibi görsel mecra aracılığıyla insanları etkisi altına aldı. Önce Black Mirror’ın yayınlamasının yarattığı iklim değişikliği, ardı sıra yeni yapımlara alan açarken, klasikleşmiş yapıtların başarılı aktarımları distopya evrenlerini olağanlaştırdı. Başarılı yapımlardan biri olan Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü [5] dizi film olarak televizyona aktarıldı. İzleyiciler tarafından oldukça başarılı bulunan yapım ilk sezonunda kendi izleyicisini yaratmış durumda. Öyle ki, diziye olan yoğun ilgi Amerika’da ve Avrupa’da kitaba yönelmeye başladı. Atwood, 2017 yılında uzun süre en çok okunanlar rafında kalmaya devam etti. Yapımcılar, yükselen distopya ilgisini fark etmişler ve mevcut ilgiyi klasikleşmiş eserlerin aktarılmasıyla sürdürmek istiyorlar. Dünyada oldukça fazla hayran kitlesi olan Fahrenheit 451’in [6] gösterime girmesi sadece bir zamanlama meselesi artık. Amerikalı belgeselci Michael Moore’un George W. Bush dönemi ABD dış politikasını hedefe aldığı belgesel filminin adı olan Fahrenheit 9/11 anlaşılacağı üzere, Ray Bradbury’in kitabından esinlenmiştir. Klasikleşen kitaplardan biri olan George Orwell’ın 1984’ü [7] ilk yayımladığı dönem kadar popüler ve tartışmaların odağında. Bu dönemki popülerliğinde Donald Trump’ın seçim kampanyalarından itibaren yaydığı korkutucu siyasal söylemleri de etkili oldu. Amerika’da ve dünyada devam eden karamsar tablolara, siyasetçilerin yaptıkları son müdahaleler, teknolojik ilerlemenin sadece makineler üzerinde yoğunlaşması ileri çağları anlatan distopya anlatılarına olan ilgiyi perçinlemeye devam ediyor. Makinelerin esiri olan bir insanlık metaforu pek çok gündelik sohbetin odağında artık.


[1] http://www.yenicikanlar.com.tr/bilimkurguyu-feminizmle-tanistiran-yazar-4080/
[2] Pyotr Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşm Evrimin Bir Faktörü, Çeviren Işık Ergüden – Deniz Güneri, Kaos Yayınları.
[3] Gustav Landauer https://theanarchistlibrary.org/library/james-horrox-gustav-landauer-1870-1919
[4] Paul Goodman https://theanarchistlibrary.org/library/paul-comeau-redrawing-the-line-the-anarchist-writings-of-paul-goodman
[5] Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü, Çeviren Sevinç Altınçekiç – Özcan Kabakçıoğlu, Doğan Kitap
[6] Ray Bradbury, Fahrenheit 451, Çeviren Zerrin Kayalıoğlu – Korkut Kayalıoğlu, İthaki Yayınları
[7] George Orwell, 1984, Celal Üster, Can Yayınları

Hıdır Eligüzel hakkında

Varto'da doğdu. Çocukluğunu İzmir'de geçirdi. Şimdilerde ise İstanbul'da yaşamını devam ettiriyor. Siyaset ve sosyal bilim temelli lisans eğitimine; felsefe, sosyoloji ve sanat ağırlıklı okumalar, çalışmalar eşlik ediyor. Farklı mecralarda şiir, kültür -sanat ve politika metinleri yazıyor.

Hıdır Eligüzel tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir