KUYUCAK’TA KALAN PARÇA…

Editör 08 Haziran 2017 0
KUYUCAK’TA KALAN PARÇA…

YENİ ÇIKANLAR – Sabahattin Ali’den söz edildiğinde, ilk önce, acı bir buruklukla, onun zamansız, haksız ölümünü hatırlarız elbette. Düzgün yüz hatlarıyla gencecik, aydınlık, terbiyeli, temiz bakışlı adamın son yolculuğu yüreğimizi sızlatır. Tarihin karanlık sayfalarında yerini alan pek çokları gibi. Kırk bir yaş ölmek için erken değil midir? Üstelik bu türlü düzen, oyunlar neden, ne yapmış, ne yazmış da böylesi bir tuzakla yaşamına son verilmiş?

Fatma Nuran Avcı  fatmanuranavci@hotmail.com

Sabahattin Ali’nin bugün artık Milli Eğitim Bakanlığının yüz temel eser içinde yer alan romanları, yazara yeni bir hayat veremez ama birçok gerçekliğimizi su yüzüne çıkarıyor. Bildiklerimiz tekrarlanıyor bir yanıyla da. Dönüp bakıldığında güçlü, yürekli, cesur kalemlerden korkan, sakınan iktidarların yöntemleri hiç değişmemiş. Mahkemelerle, hapishanelerle, işsizlikle, parasızlıkla, itibarsızlıkla cezalandırılmışlar. Ne ki bıraktıkları ölmez yazılı eserlerle yaşıyor olmalarının ayrımına varamamış iktidar sahipleri. Yok ettikleri bedenin isyanıyla adları, kitapları hafızalardan silinmemiş, unutulamamış.  

Sabahattin Ali’nin devleşme öyküsü yaşarken aldığı cezalarla başlar aslına bakarsanız. Ceza ödül olur, ismi büyür her defasında. Sinop hapishanesinde yazdığı, “Aldırma Gönül”ü bilmeyen var mıdır? O dizelerdeki sözler tüyleri diken diken yapmaz mı? Bu coğrafyada yaşayan insanları eşitleyen başka marş, şarkı biliyor musunuz?

Yazarımız Kuyucaklı Yusuf’u da o zindan günlerinin birinde tanır. Türk edebiyatının ilk toplumsal romanı olma özelliğinden dolayı Sabahattin Ali adını bu romanla duyuracaktır. Askerlikten aileleri soğutmak gerekçesiyle mahkemeye verilmesi de ayrıca romanı unutulmaz kılacaktır. Bilindiği gibi roman büyük bir trajediyle başlar. Anne ve babasını öldüren eşkıyalarla boğuşan çocuğun parmağı kopmak üzeredir. Yusuf ağlamaz. Bu olgunluk, vakurluk kaymakamı hayran bırakır. Yusuf’u evlat edinir, yanında Edremit’e götürür. Yusuf bir parçasını memleketinde bıraktığından belki de, Kuyucak’ı hiç unutamaz. Bu eksik parmaklı el, gün gelir ona askerlikten muaflık sağlar.

“Senin parmak işe yarayacak galiba,” der kaymakam Selahattin Bey. Bu sözlere takılmış olabilir mi mahkemeyi açanlar?

Yazarı sanıklık durumu, mahkemeye çıkma süreçleri oldukça yıpratır. Aylarca süren dava sonuçlanana kadar sıkıntıyla, belirsizlikle geçer zaman. Bu arada bir tanıdık isim daha karşımıza çıkıyor. Romanla ilgili rapor heyetinde Reşat Nuri Güntekin de bulunuyor. Savcının sözüyle dava düşüyor sonunda.

kuyucakli

“Kuyucaklı Yusuf emsallerinden üstün bir romandır.”

Romanın yazıldığı yıllar Osmanlı Devletinin çöküş dönemi. Roman tarihselliği bakımından da, olay örgüsü, kişiler anlamında da tartışmasız bir ilk. Ana temalarını aşk, adaletsizlik, evlilik, yozlaşmışlık, güçlünün iktidarı, yoksulun ezilmesi, kaçış olarak sayabiliriz. Bu temalarla bütünleşen karakter ve kişiler okuru sarıp sarmalıyor. Doğayı betimlemesi, at toynakları altında gezdiren, üşüten, ısıtan sıcak anlam ve anlatım zenginliğiyle nefis bir tat bırakıyor. Kendisinden sonra gelen yazarların esin kaynağı da aynı zamanda. Yaşar Kemal İnce Memet’i bu romanı okuduktan sonra yazdığını söylüyor.

Romanın yazıldığı yıllarda Avrupa’da J. J. Rousseau öncülüğünde romantizm akımı hakim. Doğanın kurtarıcılığı, saflığı konu ediliyor. Soylu vahşi kavramı geliştiriliyor. Bu anlamda Kuyucaklı Yusuf yeni akımın doğrultusunda bir kahraman. Gururlu, onurlu, bozulmamış, saf, doğayla özdeşleşmiş. Aynı zamanda eylemci yanıyla görüyoruz Yusuf’u. Haksızlıklara baş kaldırıyor, kurtarıcı, lider özellikleri taşıyan bir karakter.

Roman çatışmaları kalın çizgileriyle, doğanın karşısına Edremit’i, saflığın karşısına kirlilik/kötülük genel anlamda yozlaşmışlığı, doğal insanın karşısında yapay insanı alarak ilerliyor. İmparatorluğun çöküş günlerine denk gelen zaman diliminde taşradaki devlet yönetimi, dürüst, merhametli kaymakamı, sıkışmış aydına, teslim olmuş, düzene uymuş birine değişip dönüştürmesi üzerinden verilmesi romana derinlik kazandırıyor. Kaymakamın eşi Şahinde ise taşra monoton yaşamının adeta simgesi. Küçük dünyanın küçük düşünen, kısa anların, zevkinin, çıkarlarının ardına düşen bu kadın romanın sonuna dek sürükleyici ve belirleyici oluyor. Roman karakter yaratma başarısının dışında, başından beri oluşturduğu dilindeki sadelik ve akıcılıkla, okumada sağladığı kolaylıkla elbette uzun yıllar yerini koruyacak.

Romanın devamının ipuçları verilmiş yer yer. Çineli Kübra, Yusuf’un Ankara’da vekil olması, diğer iki romanın konusu olduğunu bizzat yazarın dilinden dinleyenler söylüyor. Ama ne çare ki Sabahattin Ali haksız ve zamansız ölümden kaçamıyor. Yaşasaydı ne yazacaktı, neler yazacaktı sorularını bizlere sorduruyor. Cevapları bilmiyoruz ancak yokluğunun ardından geçen onca yıla rağmen merak ediyorsak, kısa ömrünü dolu dolu unutulmaz eserler vererek geçiren yazarımızın yarım kalmışlığı içimizde hep yara olarak kalacak.