KAFKA KİTAPLARINI NASIL YAZDI?

Hatice Balcı 02 Ocak 2017 0
KAFKA KİTAPLARINI NASIL YAZDI?

YENİ ÇIKANLAR – ​Kafka’nın gerek Dava’sı gerek Şato’sunda itaat, emir, büro, kalem, evrak, sorgulama, tutanak, talimat, memur gibi kavramların bolluğu belleğinizde yer eder. 

Hatice Balcı  balci.hatice@gmail.com

“Bazıları başka türlü yaşayamayacakları için oyuna katılmak zorunda kalır, başka türlü yaşayabilecek olanlar da oyuna katılmak istemedikleri için dışarda bırakılır”* Adorno

​Franz Kafka, XX. yüzyılın başlarında, sigorta işlemlerinin yürütüldüğü yarı resmi bir kurumda çalışıyordu. İşini seçerken, yazmaya vakit ayırabilmeyi tasarlamıştı. Çalışma saatlerinde değişikliğe gidebiliyor, kimi zaman öğleden sonraları ofisten ayrılabiliyordu. Belki de bu nedenle, hukuk doktorası bulunmasına rağmen maaşı dolgun sayılmazdı. Kafka‘nın bürodaki işleri, içsel dünyasının boşluklarını, sıkıntılarını hafifleten, belli bir süreliğine de olsa unutturan dolgu malzemeleri değildi. Onun gözünde, evinde masa başında oturup yazabildiği saatler yaşamının anlamını bulabildiği saatlerdi. İş yaşamı, “yazı”nın tam anlamıyla zıddını ifade ediyordu. Akla kara gibi. Felice’ye yazdığı mektuplarda büro yaşamının bıktırıcılığından, enerjisinin, özgürlüğünün içinden çekilip alındığından bahseder. Sanatçı Çek asıllıydı, ama Almanca yazıyordu. Yahudi olduğundan azınlık mensubuydu fakat kendisini belli bir topluluğun üyesi gibi görmüyordu. Prag’da oturuyordu fakat bu şehri pek de sevmiyordu. Bünyesi zayıftı; seyahatlere çıkarak gündelik yaşamından biraz olsun uzaklaşmakta isteksizdi. Ayrıca yazı odası, evin oturma odası ile anne ve babasının yatak odası arasında geçiş bölmesiydi. Aynı evi paylaştığı bu en yakın akrabaları ile Kafka arasında da duygusal yönden uçurum vardı.

kafka

​Kafka’nın gerek Dava‘sı gerek Şato‘sunda itaat, emir, büro, kalem, evrak, sorgulama, tutanak, talimat, memur gibi kavramların bolluğu belleğinizde yer eder. Bütün o kavramların temsilcileri her yanda kol gezip yaşamı yönetirler, ona yön verirler, kişileri aklar ya da suçlarlar. Dava, K.’nın, sisteme uyum sağlamazsa başına neler gelebileceğini anlatır; Şato ise uyum sağlamaya çabaladığında neler olabileceğini. Dava‘da, önünde nöbetçi dikilen Yasa’nın kapısından başınızı uzatıp şöyle bir bakınca, yanlarında başka başka nöbetçileri olan onlarca kapı görürsünüz. Eserdeki dramatik yoğunluk, bu sıradışı anlam biçimleriyle alabildiğine uzun mesafeleri kat eder ve insan bu satırlarda bizim dünyamıza denk düşmeyen pek az şey bulur. Her iki eserin de nabız atışları güçlüdür. Ulaşılamayan şato, Beyler Hanında koridorun her iki tarafına dizilmiş odalarda günboyu uyuklayan amirler, apartman dairelerinden bozma mahkeme salonları, yıkık dökük binaların havasız çatılarında kaynayan sanıklar vb. sahneler tüm tuhaflıkları içinde yaşam deneyimlerimizle doludur ve anlatıların gerilimini inşa ederler.

Dava‘da herkes mahkemeye aittir, onun bir parçasıdır. K., davası ile ilgili tüm süreçlerin saçmalığının farkındadır. Neyle suçlandığını gösteren belgelere, dosyalara ulaşamaz. Zamanla gerçek anlamda aklanmasının mümkün olamayacağını öğrenir fakat olayların akışını değiştirebilecek bir şey gelmez elinden. Üstelik gazeteler bir yana herkes kimin sanık, kimin tanık olduğunu bilir. K. ile yakınlığı bulunmayanlar bile onun davasından haberdardır. Tıpkı Tabucchi’nin Pereira’sinin, önemli haberlere gazetelerden ulaşamadığından fısıltılara kulak vermesi gibi, toplumun dokusuna sürtünen, gözeneklerine iğneler batıran olaylar yan yana dizilen kulakların büyüklüğünce yayılıp durur. Bürokratik hafıza, dosyalara sürekli notlar düşer ve bütün hiçbir zaman kavranamaz.​

Kafka-Sato

İTAATİN KODLARI…

Şato‘da kadastrocu K., karlı bir kış gecesinde ulaştığı köyün hanında, kenarda uykuya dalmıştır. Çok zaman geçmeden uyandırılır. Kendisini şatonun kahyası diye tanıtan genç adam yaptığından utanmasa da özür diler, köyün şatoya ait olduğunu, handa geceleyen birinin şatoda gecelemiş sayılacağını fakat kontluktan izin almadıkça öyle bir köşede kıvrılıp uyuyamayacağını söyler. Ertesi gün K., şatoya ulaşabilmek umuduyla köy yollarında yürürken insanların ondan bilerek uzak durduğunu fark edecektir. Romanın daha ilk sayfalarında K.’nın çilesi başlamıştır. Şato, bize bir çeşit laboratuvarı anımsatır. Adı anılmayan bu köyde, bireyler kendileriyle ilgili kararlar alamadıkları gibi ortak sorunları için yardımlaşmayı da bilemezler. Akıl, özgür iradeye dayanmaktansa korkuyla karışık itaatin kodlarıyla çalışır.

Her iki yapıta birden bakınca, Kafka’da bizi bu denli sarsan şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Kafka eserlerini ayıklayarak oluşturmuş. Öyle esaslı bir ayıklama ki bu, romanların karıldığı harçta, ana temayla ilgisi olmayan tek bir çakıl taşı bulunmuyor. Ve öyle romanlar ki bunlar, bileşkelerindeki gerilimle trajikomik manzaralar, uzgörü, yalınlık ve de aynı zamanda hakikat mükemmel kaynaşıyor.

EDEBİ YAKINLIK

Kafka’yı, dış dünya ile ilişkilerinde huzursuz eden nedenler, onu Kafka yapan nedenlerdi. Otoriteyi biliyordu ve onu değişik kılıklara bürünmüş biçimleriyle tanımakta zorluk çekmiyordu. Olabilecek en yetkin biçimiyle bize de gösterdi. Bunu Kundera’nın deyişiyle “düşünen roman”ın canlı kıpırtılarıyla gerçekleştirdi. Kafka’yı okurken, bireyden gruplara, toplumsal yapının ne denli sorunlu olduğunu idrak edebiliyor, değişim ihtiyacını anlıyoruz. Tıpkı sporcuların, dört- beş kulaçta bir nefes almadan yüzmeye devam edememesi gibi. Daha sarsıcısı da, bir türlü sona ermeyen şiddetin karaltısında değişimin ne denli zorlaştığı, içimizi ve dışımızı saran kaygı. Büyük bağlama baktığımızda ise Kafka’nın iç dünyasının Dostoyevski, Camus, Kundera hatta Pessoa gibi yazarların iç dünyalarıyla yakınlıklarını görüyoruz. Farklı coğrafyalarda doğmuş bu sanatçılarının, edebi akrabalıklarına rağmen eserlerinin özgünlüğü ise bizi birbirimize yaklaştıran nedenlerin, sonsuzcasına keşif olanağı sunan insanlık hallerinde yattığını kanıtlamıyor mu?

​Öte yandan, Dava ve Şato‘nun perdesinde, geleceği güçlü biçimde önceleyen araçlara da bol miktarda yer veriliyor. Kafka’nın Felice’ye Mektuplar‘ını da işin içine katarsak, bu yapıtlar 1910’lu yıllarda kaleme alınmışlar. Fakat çalan telefonlar, konutlara yerleştirilmiş asansörler, bir yerden bir yere hızlıca yetişmek için binilen taksiler, eğlenmek adına sıkça gidilen sinema salonları, e-maillerin özlemini çekercesine alabildiğine yoğun yürütülen mektuplaşmalar kurgunun önemli parçaları.

​Kimi yazarlara ulaşmak için günışığı yetmeyebilir. Sessizce köşelerinde bekleyen sözün o hünerli yaratıcılarını aramanız gerekir. Derken yağmur yağar. Sokağa çıkarsınız. Yerden ayaklarınıza çamur bulaşır, gri gökten de bedeninize şiddet, acı, biteviyelik… Aklınıza radyodaki sesler gelir sonra: II.Dünya Savaşı yıllarında, Varşova gettosundaki Yahudilerin gömdükleri günlüklerden bahsedildiğini hatırlarsınız. Bin türlü güçlüğe rağmen yazıya dökülen tanıklıkların Alman memurların eline geçmesini engelleyen Emanuel Ringelblum’u hatırlarsınız. Yazarları bilinmeyen bu günlükler için düşülen o kısacık notu hatırlarsınız: “…hayatta kalmak için, içimizdeki iyiliğin ne kadar büyük bir kısmını feda edebiliriz…”


*Minima Moralia, Adorno, Theodor W., Çev: Orhan Koçak-Ahmet Doğukan,Metis, Mayıs 2005, 4.basım
Yazıda bahsi geçen eserler:
Dava, Kafka, Franz, Çev: Ahmet Cemal, Can, Mayıs 2016, 28.baskı,
Şato, Kafka, Franz, Çev:Regaip Minarec, İş Bankası Y., Eylül 2014, 1.basım,
Felice’ye Mektuplar, Kafka, Franz, Çev: Çağlar Tanyeri-Murat Sözen-Turgay Kurultay, İş Bankası Y., Nisan 2016, 1.basım