HİKAYE EDİLMEMİŞ BİR HAYATIN MANASI YOK!

Ata Tuncer 09 Temmuz 2017 0
HİKAYE EDİLMEMİŞ BİR HAYATIN MANASI YOK!

YENİ ÇIKANLAR – Farklı sanat disiplinlerinde ürünler veren Ümit Ünal yeni filmi Sofra Sırları’nın çekimlerini tamamladı. Filmin bu yıl gösterime girmesi bekleniyor. Kendisini her şeyden önce bir hikâyeci olarak nitelendiren Ünal’la hem yeni filmini hem de farklı sanat dalları ile kurduğu bağı konuştuk.

Ata Tuncer  sedat.ata.tuncer@gmail.com

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Godard, “Her öykü herkesindir ve insanlar bütün öykülerde buluşabilirler. Öyle olmasa kimse kitap satın almaz, kimse sinemaya gitmez ve Şehrazat ağzını açar açmaz herkes kalkıp giderdi” diyor. 1986 yılında filme çekilen senaryonuz “Teyzem”den itibaren hikâyelerinizi anlatabileceğiniz geniş bir alan buldunuz. Günümüze kadar Amerikalı’dan Anlat İstanbul’a pek çok senaryoya,  9’dan Nar’a birçok filme yönetmen olarak imza attınız. İki roman, bir öykü kitabı ve sinema yaşantınızı anlattığınız “Işık Gölge Oyunları”nı yazdınız, desenler çizdiniz… Farklı disiplinlerde öyküler anlatmak hikâyeciliğinizi nasıl etkiledi? Ve yıllar içinde anlattığınız öykülerin dinleyici beklentileri ne yöne evrildi?

Kendimi her şeyden önce bir hikâyeci olarak tarif ediyorum. Hikâye anlatmak (ve dinlemek) bir mana vermenin tek yolu bence. Hikâye edilmemiş bir hayatın bir manası yok. İnsanlığın kurduğu her şey, tüm inanç ve aidiyet sistemleri, gelip hikâyelere dayanır. Hikâyeler benim hayatımı kazanmamı sağladı, kiramı onlar sayesinde ödedim, onlar sayesinde hayatta kaldım. Hikâyeler sayesinde kendime arkadaşlar buldum. Hiç tanımadığım insanlarla duygu birliği kurdum. Film yapabildiğim zaman filmlerle, yapamadığım zaman yazarak çizerek hikâyeler anlatmaya çalıştım. Hikâyelerim dinleyenlerde ne tür bir beklenti uyandırıyorum bilmiyorum, bu beklentileri ön görerek  tasarlamıyorum hikayelerimi. Elbette günümüzde yaşayan hiçbir sanatçı, hele bir sinemacı seyircisini hiç düşünmediğini söyleyemez. Hiçbirimiz o kadar özgür değiliz. Ama açıkçası seyirci benim aklıma en çok film bittikten sonra geliyor.

YENİ DESENLER SONBAHARDA ÇIKIYOR

Küçüklükten itibaren ressam olmak istediğinizi ancak sinema okumaya karar vermenizle birlikte, üniversitede sinemacı yönünüzün olgunlaştığını biliyoruz. Ancak resimle bağınızı koparmadınız. “Mahlûkat Bahçesi” adıyla desenleriniz sergilendi.  Mehmet Yaşın’ın şiirlerinden yola çıkarak “Abuk Serisi” ile devam ediyorsunuz şimdi. Resim yönünde yaratım süreciniz nasıl işliyor, neler düşünüyor, hissediyorsunuz?

Mahlûkat Bahçesi hiçbir ön tasarım olmadan, tamamen “içimden fırlayan”, gözümde o an için canlanan hayali mahlûk çizimlerden oluşuyordu. Yıllardır onlara benzer “mahlûkat” çizimlerimde ortaya çıkmıştır. Ama Mahlûkat Bahçesi’ndeki yeni mahlûklar işsiz olduğum bir sırada akın eder gibi geldiler. Bir yıl kadar, neredeyse her gün masa başına geçip o anki ruh halime göre çiziktirdim, boyadım. Derken bu desenler sosyal medyada ilgi çekti ve yaklaşık bir buçuk yıl içinde bir sergiye dönüştü. Bugünlerde Mehmet Yaşın’ın “Abuk” adını verdiği şiir kitabı için yeni desenler çiziyorum. Bu sefer çalışma tarzım Mahlûkat Bahçesi’nden farklı. Desen çizmek istediğim şiirleri ve dizeleri seçtim, listeledim, neler yapabileceğimi tasarladım. Yani bir ön çalışma dâhilinde işe giriştim, listeyi yarıladım. Kitap sonbaharda Doğan Kitap’tan çıkacak.

umit unal

Desenlerinizdeki “karakterlerin” hikâyelerini genellikle bir ya da iki cümleyle özetliyorsunuz. Onların hikâyelerini biraz daha açmak, belki yollarını kesiştirerek başka bir mecraya dâhil etme planınız var mı, belki bir çizgi roman ya da animasyon filmi gibi?

Animasyon teknik aşamaları çok farklı bir iş, şu an için ona yönelik bir çalışmam yok. Desenlerimi kâğıt üstünde ve sosyal medyada paylaşmak bana yetiyor. Belki başka bir kitap projesi, desenlerini çizmek isteyeceğim başka hikâyeler olabilir. Ama çizgi roman da çok çok yoğun emek ve farklı bir bakış açısı isteyen bir alan. Şu an girebileceğimi sanmıyorum o sulara.

Romanınız “Kuyruk”ta bir sabah uyandığında, kuyruğunun hiçbir iz bırakmadan kaybolduğunu fark eden bir karakteri, aslında hiçbir zaman sahip olunmayan bir “şey”in telafi edilme çabasını öykülüyorsunuz. Sizin için sanat deneyimi, zarar görmüş bir aidiyet duygusuyla o “kuyruğun” peşine düşmek mi yoksa bambaşka bir uzvun hayaliyle yeni bir keşif alanı yaratmak mı?

Kuyruk romanımdaki kaybolan kuyruk metaforu pek çok manada yorumlanabilir. Eskiden büyük bir doğallıkla kabul ettiğimiz, farkına varmadan hayatımızın parçası olmuş bir “şey”i bir gün aniden kaybedersek ne yaparız? Peki, o şey aslında hiç olmamışsa? Ben kuyruk metaforunu Gregor Samsa’nın bir sabah böcek olarak uyanması gibi kullanmak istedim. Ama elbette kuyruk metaforunu sadece bir açıdan açıklamak istemem, herkes kendi bakış açısına göre başka başka taraflardan anlasın isterim.  

umıt unal desen

“Işık ve Gölge Oyunları” kitabınızda dizi tecrübelerinizden bahsederken, “Yönetmenin görevi, güzel bir şey çekmekten çok ‘trafiği mümkün olduğu kadar az hasarla nasıl yönetirim?’ idi” diyorsunuz. Türk dizilerinin halen süren sektörel problemlerinin yanı sıra yaratıcılık sıkıntılarının da gelişmekte olan internet yayıncılığı ile çözümlenebileceğine inanıyor musunuz? Pek çok alanda tartışma yaratan Netflix’in gelecekteki Türk prodüksiyonları ve yerel internet kanallarının etkisiyle Türk dizilerinin hangi yöne evrileceği düşüncesindesiniz?

İnsanların üye olarak, ücret ödeyerek seyrettikleri internet kanalları şimdiden kendi heyecan verici, ilginç ürünlerini yarattı. Yakın gelecekte buralardaki işlerin çeşitleneceğini ve berbat bir tür çöle dönüşmüş olan TV dizisi dünyasını tedavi edeceğini ummak istiyorum. Bu ülkede her taze umudu söndürecek dev bir zift kamyonu vardır ama TV dizilerinin geldiği noktada bir çıkış bulunması ve yeni hikâyelerin, yeni seslerin çıkması şart. Mevcut durum genç seyircinin ihtiyaçlarını karşılayamayacak halde sanırım.

U UNAL

ÜÇ FİLMDE ‘BÜYÜK’ BÜTÇEYE ULAŞABİLDİM

Birçok yönetmen, mükemmele yakın bir senaryoyla sete girmek isterken, başka bir yaratım sürecine inanan yönetmenlerin çekim öncesinde bile senaryoda köklü değişimler yaptığı biliniyor. Yönetmenliğinizde senaryoya bir rehber gözüyle bakarken çekim sürecinde metin ve oyunculuk doğaçlamalarına nasıl yön veriyorsunuz?

Senaryoya ihtiyaç duymamızın sebebi zamanın ve paranın kısıtlılığı. Sonsuz parasal imkânlar ve zaman olsaydı sette deneme yanılma yoluyla film çeker ve belirsiz bir sürenin sonunda belki de ilginç bir şey ortaya çıkarırdık. Ama mesela ben bugüne kadar sadece üç filmde Türkiye standartlarında “büyük” denebilecek bütçelere ulaştım. Diğer filmlerimde çok kısıtlı bütçelerle hatta “bütçesiz” çalıştım. Dolayısıyla senaryoya birebir bağlı kalmak, senaryoya göre ön hazırlığı çok sıkı yapmak dışında seçeneğim yoktu. Başarabildiğim her durumda sete girdiğimde ne çekeceğimi iyi biliyor olurum, oyuncularla bolca prova yapmış olurum. Set benim için bir keşif yeri değil, senaryoyu uygulama yeridir. Çünkü küçük bütçeli bir sette boşa harcayacak zaman, “hadi bir de böyle çekelim” diyecek fırsat yoktur. Ama elbette ufak doğaçlamalara, oyuncuların ya da ekipteki herkesin yaratıcı önerilerine (bir noktaya kadar) açığım. Bir gün, o koşullar oluşursa serbest zamana yayılan, doğaçlama bir senaryo ve oyunculuğa dayalı bir film çekmeyi de düşünebilirim.

Birçok filminizde derinlikli LGBT karakterlere yer verdiniz. Son yıllardaki “Onur Haftası” yasaklarını ve çeşitli siyasal/toplumsal baskıları göz önünde bulundurarak bu güncel meseleler hakkında ne söylemek istersiniz? LGBT bireylerin kurmaca dallar içinde gerçekçi temsiliyetleri, seyirci ve okuyucu ile bir hikâye aracılığıyla buluşmaları, sanatçı ve ortaya konulan eser adına ne gibi zorluklar barındırıyor?

Türkiye LGBT karakterleri ancak Zeki Müren, Bülent Ersoy ya da Huysuz Virjin olarak kabul edebilmiş bir ülke. Geleneksel filmlerimizde eşcinseller ya hiç yoktur ya da karikatürize yan karakterlerdir. Kendi dünyalarından çok, ana karakterin dünyasında “bir renk”, bir yan figür olarak var olurlar. Ben kadın ya da erkek, bu dünyadaki cinsel varlığı ne olursa olsun, kartondan figürler değil, derinlikli, kendi hikâyesinin merkezinde yaşayan karakterler yazmaya çalıştım. Yazdığım LGBT karakterler de bundan nasibini aldı.

UMIT UNAL / 30 NCU ULUSLARARASI ISTANBUL FILM FESTIVALI FOTOGRAF SERGI PROJESI BEYOGLU SINEMASI BEYOGLU (FOTOGRAF: MUHSIN AKGUN)

Ümit Ünal / Fotoğraf: Muhsin Akgün

Senaryosunu yazdığınız “Teyzem” filminin sizin yönetmenliğinizde yeniden çekilmesi, Hakan Günday’ın “Piç” adlı romanından uyarladığınız senaryo, yıllardır konuşulan Sultan Mutfakta ya da nihayete erdiği ismiyle Sofra Sırları… Üretme konusunda epey çalışkan olmanıza karşın çekmecenizdeki projelerin hayata geçme aşamasındaki duraksamalarını, uzun zamana yayılmalarını neye bağlıyorsunuz? Özellikle Sofra Sırları’nın gerçekleşme aşamalarını öğrenebilir miyiz?

Sinema yapabilmek için “piyasa” koşullarını sürekli gözetmeniz ve o koşullara göre işler üretmeniz gerekiyor. Bense bazen o koşullara uygun işler yapmaya da çalıştım ama asıl kendi hikâyelerimi anlatmak, piyasa beklentisini düşünmeden yazmak/çekmek istedim. Hem kendi sevdiğim hem de herkesin başarılı bulduğu filmlerim de bu doğrultuda yapabildiklerim oldu. Ama burnunun dikine gitmek isteyen birinin senaryolarına kaynak bulması, tahmin edilebileceği gibi çok zor. 9, Ara, Nar gibi filmlerim çok küçük bütçeli olduklarından yazdıktan hemen sonra hayata geçebildi ama Anlat İstanbul, Sofra Sırları gibi filmlerimin senaryoları filme dönüşene kadar yıllarca çekmecelerde bekledi.

Kadrosunda Demet Evgar, Fatih Al, Alican Yücesoy, Fırat Altunmeşe, Ferit Aktuğ, Emrah Kolukısa gibi isimlerin yer aldığı filminiz Sofra Sırları’nın çekimleri tamamlandı. Filmin vizyon tarihi ile ilgili bir gelişme var mı, öncesinde bir festival macerası olacak mı?

Sofra Sırları’nı çeşitli yabancı festival seçicilerine gösterdik ve çok olumlu tepkiler aldık. Bugüne kadar yaptıklarım içinde en iyi filmlerimden biri olduğunu düşünüyorum. Başvurularımızı yaptık, bekliyoruz. En geç Ağustos başında iyi haberler paylaşırız umarım. Filmin gösterim tarihi bir parça festival yolculuğuna göre şekillenecek ama en erken 2017 sonbaharı sanırım.

Aslen İzmirlisiniz, “Teyzem”in 1986 yılında Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması’nda birincilik ödülü almasından sonra İstanbul’a yerleştiniz, Londra’da yaşadınız. Şimdi Büyükada’da yaşıyorsunuz. Yerleştiğiniz, yaşadığınız şehirlerin eserleriniz üzerinde nasıl bir etkisi oldu şimdiye dek? Ada’nın sıradaki projelerinizde farklı bir yeri olacak mı?

Elbette yaşadığım yerler, ülkeler yazdıklarıma birebir yansıyor. İstanbul, başrolde olduğu Anlat İstanbul dışında, adında İstanbul olmayan filmlerimde kendini çok yoğun hissettirir. Sofra Sırları’nın ilk versiyonunu İngiltere’de yaşadığım günlerde, oradaki Türkler arasında geçmek üzere tasarlamıştım. Hatta İngiliz bir yapımcıyla senaryonun üzerinde neredeyse iki yıl çalıştık ve finans aradık. Ama proje o haliyle hayata geçemedi. Ben de uzun süren bir arayış ve bekleyişten sonra senaryoyu yeniden yazdım ve Türkiye’ye uyarladım. Hikâyenin her şeyi değişti. Yeni halinde, uzak bir kasabada geçmesine rağmen yine İstanbul’la başlayıp İstanbul’la biten bir film oldu. Daha iyi de oldu. Adada yaşamak da elbette işlerime etki etti. Bir gün içinde Büyükada’da geçen bir aşk hikâyesi senaryomuz var. Genç bir yapımcıyla yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığımız bir senaryo. İlk versiyonu yeni bitti, yapımcım finans arayışında. Yalnız bir yandan şu da var: İnsan nerede, hangi koşullarda yaşarsa yaşasın, aslında hayat boyu benzer temaların, benzer hikâyelerin peşinde koşturuyor. Yaşadığı yerler, tanıştığı insanlardan etkilense de, başka kılıklar ve başka süsler altında hep aynı hikâyeleri anlatıyor.