HİÇ DEĞİLSE YAŞADIM!

Hatice Balcı 11 Kasım 2017 0
HİÇ DEĞİLSE YAŞADIM!

YENİ ÇIKANLAR – Dostoyevski’nin eserleri tedavi içeren reçeteler sunmaz bize, fakat kuşkuları dile getirmekten de geri kalmaz. Kendi toplumunu küçümseyen akla, Rus aydınlarının aklına kuşkuyla bakar.

Hatice Balcı  balci.hatice@gmail.com

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski 11 Kasım 1821’de doğdu. İlk romanı İnsancıklar 1846’da yayınlandı. 1849 yılında devlet aleyhine bir komploya karıştığı gerekçesiyle tutuklandı, kurşuna dizilmek üzereyken affedildi. Cezasının kürek mahkumluğuna dönüştürüldüğü 1849 yılından başlayarak on yılını Sibirya’da tutsak olarak geçirdi, 1859’da serbest kaldı.  

Kumar tutkunuydu. Yaşamı boyunca fakirlik çekti. Tekrarlanan sara nöbetleriyle bedeni harap oldu. Avrupa’da dönem dönem geçirdiği seneler hayatının en sefil yıllarıydı. Her yerde, her daim çalışmaya, korkunç yoğunlukta bir çalışmaya inanan Dostoyevski yazı yaşamını da bu düstura bağlı biçimde sürdürdü. Ona göre bir çırpıda olup biten yazı olgun değildi.

Avrupa’da bulunduğu yıllarda ülkesinden uzak düşmenin acısını çekti.  En alttakilerle kendini bir gördü, tepedekileriyse kendinden zavallı. (Eserlerinde, gücün sağlayacağı iktidarı tatmak isteyenler -biraz da bu nedenle olsa gerek- başarısızlığa uğrarlar.) Enerjisinin kaynağı ise yaşamın kendisiydi. Yaşama kalbiyle, aklıyla, tüm benliğiyle katıldı. Sibirya’da ölüm-kalım mücadelesi verecek denli zor koşullarda geçen tutsaklık yıllarından hemen sonra serbest bırakıldığında şöyle diyordu: “Hiç değilse yaşadım; acı çektim, ama gene de yaşadım.(*)

Dostoyesvki’nin hastalığı ve sürgünlüğü kişiliğinde derin izler bırakmıştı. Yapıtlarında, insanların iç dünyalarında olup bitenler, birbirleriyle kurup geliştirdikleri ilişkilerden çok daha önemlidir. Karakterlerini, kendileri ve başkaları hakkında uzun uzun düşünürken buluruz. Kendi varlıklarını, herkesten ve her şeyden çok önemseyen bireycilerdir bunlar.

RUS AYDINLARINA KUŞKUYLA BAKAR

İnsanın iç dünyasının karmaşası ile doğup büyüdüğü, gelişip serpildiği toplumun dertleri Dostoyevski gibi yazarların ana meseleleridir. Kendini nasıl var edebilir? Ne yapabilir insan? Yazarın yapıtlarında soluduğımız ve bu yapıtları günümüze taşıyan temel sorulardır bunlar. Eğer konumuz üstün nitelikli birtakım bireylere odaklanıp onların yarattığı eserleri göklere çıkarmak değilse, yaşamımızı “ne yaparak”, – ya da neyi yapmaktan kaçınarak- sürdürebileceğimiz meselesi gündelik hayatımızı doldurmaz mı?

Dostoyevski’nin eserleri tedavi içeren reçeteler sunmaz bize, fakat kuşkuları dile getirmekten de geri kalmaz. Kendi toplumunu küçümseyen akla, Rus aydınlarının aklına kuşkuyla bakar. Bu kişiler inançlarının, ideallerinin peşine düşmek yerine hor gördükleri insanları amaçları doğrultusunda kullanmayı seçerler. Fakat hırsla yürüttükleri gösterilerinde tam da bu sebeple başarasızlığa uğrarlar.

Beyaz Geceler‘in Hayalperest’i ile Yeraltından  Notlar‘ın Yeraltı Adamı hem çevreleriyle ilişkilerinde hem de kendi iç dünyalarından yalnızdırlar. Onların, hikâyelerinde süreklilik halini alan yalnızlıkları ve  acılarıyla bunca benzeşmemize rağmen, yaşamlarını günden güne zorlaştırmalarından dehşete düşeriz. Belleğimiz bizi kendi geçmişimize, kendi toplumumuzda deneyimlediğimiz geçmişe doğru yolculuğa çıkarır. Hiç istemesek de buna karşı koyamayız; acı, hatırlatır.  yeraltindan-notlar-dostoyevski-kitap-film-630x350

SIRADAN İNSANLARIN YETENEKLERİ

Öte yandan Cinler‘de fikirler o derece geniş yer kaplar ki, düşüncelerin açığa vurulmasının yol açacağı sonuçları şiddetle merak ederiz. Hatta bir dizi sıra dışı, ürkütücü olayın kaynağında yer alan bu fikirler romandaki gerilimin merkezini oluşturur. Cinler‘in roman kişileri arasında geçen diyaloglar ile gizli toplantılarda açığa vurulan düşüncelerin anlatımında, Dostoyevski’nin kurduğu o çok katmanlı dilin kulağımıza ulaşan hiçbir cümlesi boşu boşuna sarf edilmemiştir. Kendi doluluğunu sağlamca dışa vurur.

Cinler‘de, sıradan insanların, “görünenin ardına gizlenmiş” gerçeği sezebilme yeteneği vardır. Gelgelelim bu aynı insanlar propagandaya, yanlış anlamalara/anlaşılmalara da pek yatkındır. Bir zamanlar hor gördükleri birini, o kişi hakkındaki söylentilerin efsaneleşmesiyle, saati lehe/aleyhe işleyen dedikodularla  kahramanlaştırabilirler veya linç edebilirler. Romanda Stavrogin kendisi eyleme geçmeyen, fakat sıradan bireyleri, insanın kanını donduran dalavereleriyle etkileyerek amaçları için kullanan eğitimli ve bir o kadar da kötücül bireyi temsil eder.  cinler

ARAMIZDA DOLAŞIYOR…

Dostoyevski kendisinden sonra gelen Kafka, Proust, Camus, Zweig, Orhan Pamuk, Oğuz Atay gibi son yüz yılda dünya ve Türkiye edebiyatında önemli izler bırakmış yazarları derinden etkiledi. Üstelik bu etkinin, kendi çalışmalarını yürütürken onun eserleriyle uyarılmış Nietzsche gibi bir filozofa ya da psikanalizin kurucusu bir Freud‘a ya da, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor adıyla Türkçeye de çevrilen çalışmasında Yeraltında Notlar‘ı didikleyen bir Marshall Berman‘a dek uzandığını düşünürsek Dostoyevski’nin kanlı canlı aramızda dolaştığına emin olabiliriz.

Dostoyevski 1881 yılında öldüğünde, tabutunun ardında otuz bin kişi yürümüştü. Hayattayken biriktirdiklerinin yaydığı devasa etkiyi göz önüne alırsak, onun, gelecekte de edebiyatçılara kaynaklık etmeye devam edeceğini varsayabiliriz.


(*) Tırnak içi alıntı için bkn. Dostoyevski, Gide, André, Çev: Bertan Onaran, Payel, 2.basım, Kasım 1998, syf.23.