EDEBİYAT ÇIRAĞI: YAZARAK ARINMAK MÜMKÜN MÜ?

Edebiyat Çırağı 08 Mayıs 2017 0
EDEBİYAT ÇIRAĞI: YAZARAK ARINMAK MÜMKÜN MÜ?

YENİ ÇIKANLAR – Dokuz hafta boyunca devam ettiğim Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ni tamamlayıp sertifikamı aldım. Tamam, kabul ediyorum atölyenin en başarılı öğrencisi seçilmedim. Ancak bu işin peşini bırakmaya da niyetim yok! Koca şehirde tek atölye o değil ya? Küçük bir araştırma yapınca pek çok adrese ulaştım. Gerçekten takdir ettim. Çok çarpıcı başlık bulmuşlar. Atölyenin adı müthiş… Yaratıcılığın sınırlarını zorlamışlar doğrusu: “Yazarak Arının”

Edebiyat Çırağı

İtiraf ediyorum. Sırf merakımdan buraya gittim. Zile bastığımda kalbim ağzımda atıyordu. Etine dolgun kırk yaşlarında bir hanım karşıladı beni. Girişteki koltuğa oturur oturmaz odalardan yükselen çıngır çıngır kahkahaları duydum. Neşeli insanları severim. Duvarlara gözüm takıldı. Beynin içine oturtulmuş zihin haritasını, hayat ağacının dallarındaki kelimeleri, bulmaca ya da labirenti andıran bellek yolculuğu yazılarını gördüm. Zihin açmak, bellek, benlik, derinlik. Bildiğim şeylerdi hepsi. Pek etkilenmedim.

“Ne içersiniz,” diye sorunca,

“Ne vardı sıcak, soğuk,” dedim. Kadın kendini birdenbire saygın işletme görevlisi hissine kapılarak uzunca liste sundu. Bitki çayları, yarı alkollü, yarı alkolsüz kokteyl, çeşidini dinlerken kahveden soğutan alternatifler. “Çay,” dedim utanarak, “açık ve şekersiz lütfen.“

Boş bardağı masaya bıraktım. Bu arada birbirimizi epey süzmüştük. Artık, hadi dökül, yorma beni dercesine, “Size nasıl yardımcı olabiliriz,” diyerek iyi bilinen, ünlü klişe soruyu sordu.

“BİRAZ BİLGİ” FAZLASI BOĞAR ÇÜNKÜ

“Biraz bilgi almak istedim,” dedim. Benimki de tam Türk usulü oldu. “Biraz bilgi.” Fazlası boğar çünkü.

Atölyenin dört yıl önce kurulduğunu, genelde bu yakada hizmet verdiklerini, konum olarak çevresinde iki kilise ve bir cami olan evleri tercih ettiklerini, Tanrı’ya yalvarıp yakaranların enerjisinin önemli olduğunu söyledi. Olabilir elbette. Tercih onların. Sonrasında ise eğitmenlerin meslek kariyerlerini anlattı. Hepsinin yaşam koçluğu, beden ve ruh keşfetme üzerine aldıkları bilmem kaç haftalık seminer programlarını sıraladı. Pekiyi, yaratıcı yazarlıkla ilgili olarak, dedim. Gülümsedi. Uyguladıkları yöntemin basamakları varmış. İlk adımda kendimizi keşfedersek, çözersek bir anlamda kendiliğinden yazacakmışız. Zaten bu dalın uzmanlığı kişisel gelişimle de ilgiliymiş. Dolayısıyla eğitmenler son derece donanımlıymış. Sesini bir ton yükselterek yüzüme baktı:

“Hanımefendi güzel bir kadınsınız. Ancak çizgileriniz yorgunluğunuzu, hayal kırıklığınızı ele veriyor. Endişeli görünüyorsunuz. Oysa yaşam çok değerli. Size önereceğimiz yollarla bambaşka birine dönüşeceksiniz. Yazarak arınacaksınız, güzel öyküler çıkaracaksınız beraberinde.”

Kadın haklı, hayat yordu beni, hayallerimse kırık ama işte vazgeçmiş de sayılmam.

HANGİMİZ DOĞUM ANINI HATIRLAYABİLİR?

Çeşitli grup programlarıyla ilginç konularla karşı karşıya gelecekmişim. Bir derse katılmamı önerince olur, dedim. Tütsü kokan mutfaktan geçerek odaya girdim. Beş hanım yuvarlak masanın çevresinde oturuyordu. Öğretmen ayakta duruyordu. Oldukça sade, makyajsız, bluzu falan da sıradandı. Sürekli gülümsüyor ama rahatsız edici bir ifadeyle. Yeni konuya henüz başlamış. Gelin tabii ki, dedi. Bir sandalye gösterip kaldığı yerden devam etti:

“Arkadaşlar hangimiz doğduğu anı hatırlayabilir? Elbette bu imkânsız. Ancak annelerimiz, yakınlarımız bize pek çok doğumumuza ait hikâyeler verdi değil mi? Çok üşüyen biriysek, şubatın ortasında doğmuşum. Saçaklardan kılıç gibi buzlar sarkıyormuş demez miyiz?”

Çok ilginç. Hem de doğru. Bakalım nereye bağlayacak bu durumu?

“Korkularımızın, zaaflarımızın, acılarımızın temelinde aslında bu duyduklarımız vardır. İyi ve güzel masallarla büyümek…”

“İnanır mısınız benim bir babaannem vardı. Nasıl masallar anlatırdı bize?”

Yanımdaki hocanın sözünü böyle bölüverdi. Sonra babaannesinin hikâyesini anlatmaya başladı. Selanik’ten göç etmişler zamanında. Kırk yaşında biriyle evlendirmişler de, her doğumunda lohusa humması olmuş falan… Neyse babasının doğumuna geldik ama bayılmak üzereydik hepimiz. Gülümsemesini yitirmeyen eğitimci tatlı bir şekilde kadını susturmayı başardı.

“Hadi o zaman kalemlere sarılıyoruz. Doğumunuzu yazın arkadaşlar, size on beş dakika süre veriyorum.”

“Çok az bu süre. Hiç uğraşamam. Koskoca debdebeli hayatlar, on beş dakikaya sığar mı? Faytonlarla, atları anlatmaya yetmez,” dedi babaannesiyle kafa şişiren.

KREDİ KARTINA DOKUZ TAKSİT

“Bütün bir hayat istemiyorum. Sadece en çok etkilendiğinizi,” dedi bu defa eğitimci.

On beş dakikanın sonunda kalemleri bıraktık. Yine aynı sabırsız izin almaya gerek duymadı. Büyük bir hevesle okumaya başladı. Ne de hızlı yazmış bunca şeyi:

“Dedeme tek bakışı yetmiş. Bütün kasabadaki evleri dolaşmaya gitmiş mecburen. Tek tek kapıları çalarken yüzü kızarıyormuş dedemin. Acaba dut kurunuz var mı? Bizim gelin aşeriyor. Kusurumuzu hoş görün. Annem bana hamile. Pek nazlı. Babaannem kız torunu olacağını anlamış. Anneme demiş. Yavrum bu kız biraz fettan olacak. Ne yapalım. Biraz güzelliğinden çalıyor, demiş.”

Dersin sonunda kredi kartına ücreti dokuz aya bölebileceklerini söylediler. Ayda su parası kadar. Eh fena değil doğum öyküsü. Beğenmezsem başka gruba da dahil olabilirmişim. Bakalım haftaya neler olacak?