DOKUZ HAFTADA NASIL YAZAR OLUNUR?

Edebiyat Çırağı 02 Mayıs 2017 0
DOKUZ HAFTADA NASIL YAZAR OLUNUR?

YENİ ÇIKANLAR – Bu şehirde ilk adına rastlayıp katıldığım Yaratıcı Yazarlık Atölye’sinin son dersine gidiyorum. Bugün “Kral ve Soytarı” başlıklı metinlerimizi okuyarak veda edeceğiz.

Edebiyat Çırağı

Yazar olmak en büyük hayalimdi. Yazdığım kompozisyonları öğretmenlerim, arkadaşlarım çok beğenirdi okulda. Çoluk çocuk derken hayatın telaşı içinde bu hayal sadece rüya olarak kalmıştı. Ancak bu şehre taşınınca “Yaratıcı Yazarlık Atölyesi” adında bir programın reklamına rastlamamla her şey bir anda değişiverdi. Tanıtım bülteninde “Siz de Yazar Olabilirsiniz” diyerek attıkları başlığın altında, yazarlığın öğrenilebilen, uygulanabilirliği kanıtlanmış yöntemleri olduğu derslerin deneyimli bir yazar tarafından verildiği yazıyordu. Sözü edilen atölyeye katılarak yazar olan iki kişinin resmini ve kitaplarını görünce merakım iyice arttı. Bir gideyim, ne kaybederim ki, dedim. Bu işin maddi boyutu da var elbette. Sudan ucuz değil. Ama ne yapalım, her şeyin bir bedeli var. Bilmediğim şehirde ilk adına rastlayıp katıldığım Yaratıcı Yazarlık Atölye’sine böylece başlamış oldum. Dokuz haftalık eğitim programının son dersine gidiyorum. Bugün “Kral ve Soytarı” başlıklı metinlerimizi okuyarak veda edeceğiz. Geçen hafta soytarının kralı güldürmek için neler yapabileceğini aradık. Konu gelişip açıldıkça gülmenin, güldürebilmenin içinden başka şeyler çıktı. Bakalım kalemlerimiz ne yazmış?

Sınıfın toz kokusuna, kapı altından gelen soğuğa aldırmadan büyük bir sabırsızlıkla beklemeye başladık. Hoca ilk sözü doktora verdi. En çok onun yazdıklarını merak etmiş demek. Kadın sanrıların arasından soytarıyı bulup kralı güldürebilecek mi?

KİTABINI ÇIKARMASI AN MESELESİ

“Parmaklarının ucunda geliyor soytarı. Kralın ayaklarının dibinde. Düştü. Birdenbire. Kral şaşırdı. Kalksana yerden. ‘Kalkamam kralım, kalkamam. Ben bir kabahat işledim. Affedin, affedin beni. Siz affettim demedikçe kıpırdamam.’ Kral, söyle çabuk, dedi soytarıya. Kükredi. Soytarı yalvardı, ağladı, hüngür hüngür: ‘Efendim ben sizin kızınıza âşık oldum. Evlenmemize izin verir misiniz?’ Kral soytarının aklını yitirdiğini düşündü.

‘Bre ahmak benim olmayan kızıma nasıl âşık olursun,’ dedi. Sanki hoşuna gitti. Dudaklarına tebessüm kondu. Soytarı kurnaz. Ellerini çırptı: ‘Müjde öyleyse kralım ülkemizin falcıları sizin bir kızınızın olacağını söylediler,’ dedi. Üç oğlu olan kralın kız çocuğu istediği çok iyi bilinmekteydi. Kral bu haberinin sevinciyle soytarıyı affetti, şenlikler düzenleyerek kahkahalar içinde eğlendi. Krala bu kehanet yetti. Soytarı da saraya damat olacağının sevinciyle havalara uçtu.”

Beğendik aslında ama anlatım mükemmel değildi. Düşünce güzel, eksikleri var, gibisinden üç beş cümle kurduk, o kadar. Hoca sözlerimizin bitmesini sabırla bekleyip konuştu:

“Atölyenin başından beri bu diliyle üslubunu kanıtladı arkadaşımız. Ve yazdığı her metin yaratıcı zekâsını gözler önüne seriyor. Yazarlığını kutluyorum, kitabını çıkarması an meselesi,” dedi.

Kadın gururla gülümsedi. Haklı tabii. Kim sevinmez bu sözlere. Hepi topu yarımdan üç sayfa yazsın, kitabe yazmış gibi övgüler yağdırılsın… Ben olsam zil takıp oynardım bile.

Neyse ki sınıfımızda her ne kadar muhalifliğini sevmesem de sağduyu sahibi arkadaşımız var. Üstelik dobra dobra cesurca söylüyor düşüncelerini.

“Bu nasıl üslup Hocam,” dedi öncelikle.    

“Kesik kertik cümleler, anlaşılırlığı tartışılır. Hem ne yazdık şimdiye kadar, şimdi biz resmen yazar mı olduk,” deyince Hoca’mız hiç tereddüt etmeden,

“Neden bu kadar karamsarsın? Size verdiğim ödevlerle, burada yaptığımız pratiklerle dilediğiniz her şeyi yazabilirsiniz. Yeter ki yazmaktan vazgeçmeyin,” dedi.

GIDIKLA DA GÜLEYİM

Kelimeden yola çıkarak örneğin denizin, sokağın çağrıştırdıklarını yazmıştık. İçinde mutlu ya da buruk anılarımızı gördük. Sonra o kurgu… Bir yaşlı kadın ve genç erkek… Nesnenin, mekânın, atmosferin yazıya katkısına baktık ama üstünkörü. Detaysız ve derinine inmeden. Karakter, diye diye konuşurken acaba ne kaldı aklımda? Neyse son dersin son metnini okumak üzere kâğıdı elime aldım:     

“Soytarı salona dört zenci kölenin çektiği yaylıyı güçlükle getirir. Ellerini şaklatınca arabanın kapısı açılır. İçinden güzeller güzeli kadınların çıkacağını tahmin eden kral heyecan içindedir. Önce uzun kuyruklar görülür. Sonra küçük popolarıyla çalkanarak yürüyen dört maymun iner arabadan. Bu maymunlar pek çok özelliğe sahiptir. Ellerinin ucuyla insanları gıdıklamakta oldukça başarılıdırlar. Usulca kralın yanına gelirler. Kralı kaşır gibi gıdıklamaya başlarlar.”

Hoca’mız, “Soytarının marifeti sayılmasa da taşeron maymunlar fena değilmiş,” diyerek alaycı şekilde güldü. Yüzüm bir anda değişti.

“Ama Hocam bütün hafta bunları yazmak için çok çalıştım, kafa yordum,” dedim.

“Olabilir. Farkındaysan güldürmenin en basit halini yani gıdıkla da güleyim, derler ya… Öylesine sıradan bir sahne yazmışsın,” dedi Hoca.

Yanaklarımdan çıkan alevi betimlemem imkânsız. Dokuz haftada öğrendiğim bu kadar mıydı? Program sertifikalarımızı alırken Hoca, bundan sonrası için yine kendisinin verdiği roman atölyesine gelmemizi önerdi. Bizler gibi yetenekli öğrencilerin bu işin peşini bırakmayacağından emindi. Son sözü yine o söyledi. Söylemese çatlardı zaten.

“Mükemmel bir eğitim aldığımızı ve başarılı olduğumuzu söyleyen sizsiniz Hocam. Roman yazmak için buralara kadar neden gelelim yani? Evimizde sıcacık oturup yazarız,” dedi.

Benimse bir anda reklam veren başka yaratıcı yazarlık atölyelerinin spotları geldi gözümün önüne:

”Yazarak Arınma”

“Günlüklerden İçinizi Isıtan Öykülere”

“Siz de Yazar Olabilirsiniz! Sadece Keşif İçin Yola Çıkın!”

Önümüzdeki hafta gidip görüşeyim bu çarpıcı vaatleri olan atölyelerle…