DOĞU YÜCEL: SAHTE EDEBİYAT HORTLADI!

YENİ ÇIKANLAR – Yeni romanıyla polisiye ve kara mizaha ustalıkla dokunan yazar Doğu Yücel ile son romanı Kimdir Bu Mitat Karaman’ın  yanı sıra müzikten internet dizilerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Ata Tuncer  sedat.ata.tuncer@gmail.com

“VULCAN IRKI GİBİYİM…”

Gerçek nedir?” diye soracaksınız. Doğrusunu isterseniz umurumda bile değil. Ben, en azından yazılı eserlerimde gerçeğe pek önem vermemişimdir. Sivri kazıklar vampirler için neyse, gerçek de çoğunlukla hayal gücü için odur” diyor, Stephen King. Sizin metinlerinizde de fantastik unsurlar sıkça yer alıyor. Yazınsal ve gündelik hayatınızda gerçek ve hayal gücü arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Yer alıyordu, desek daha doğru. Yeni romanda hiç yer almıyorlar mesela. İlk kitabımdan beri aslında gerçekçi öykülere de imza attım ama okurun algısında fantastik tarafım öne çıktı. Ben gerçek veya düşsel, ayırt etmiyorum. Bir öykü, bir roman anlatmadan önce elimde her şeyden önce anlatmaya değer, okurların da okumasına değer bir hikâye olup olmadığına bakıyorum. Bu hikâyenin paylaşmaya, kusmaya, bağırmaya değer dertleri var mı yok mu, diye bakıyorum. O hikâyeyi ve içerdiği dertleri ve düşünceleri hakkıyla kâğıda geçirebilmek için de hem gerçeklerden hem de düşsel öğelerden faydalanıyorum. Yani gerçek de düşler de aslında hikâyeyi ve meseleyi anlatabilmek için araçlar. Gündelik hayatımda da bu ikisi arasında denge kurmaya gayret ediyorum. Salt gerçek veya salt düş, ikisi de sıkıcı olurdu. Bir tarafım aşırı mantıkçı. Star Trek’teki Spock’ın mensubu olduğu Vulcan ırkı gibiyim. Diğer tarafım ise duygusal ve hayalperest. Realist bir hayalperest olduğum söylenebilir.

 Kimdir Bu Mitat Karaman raflardaki yerini aldı, yazarlık serüveninize artık Can Yayınları’nda devam ediyorsunuz. İlk dönemlerinden bugünkü sürece kadar yazın hayatınız nasıl bir dönüşüm geçirdi? Yeni bir yayıneviyle çalışmanın etkileri romana nasıl yansıdı?

İlk öykülerimi yazarken eski kuşaktan Orhan Duru, Müfit Özdeş ve Zühtü Bayar gibi birkaç üstat dışında fantastik, bilimkurgu ve korku üzerine kalem oynatan yerli yazar pek yoktu. İlk kitabım Düşler Kabuslar ve Gelecek Masalları çıktığında çok gençtim, daha 23 yaşındaydım. İstanbul’a yeni gelmiştim. Edebiyat çevresine girmem, daha sonra yaşadığım sinema deneyimleri yazım tarzımı etkiledi ve geliştirdi tabii ki. Mesela senaryo deneyimleri bana kurgu anlamında çok şey kattı. Şu an “Kimdir Bu Mitat Karaman?”ın edebiyat dünyasında edindiğim tüm olumlu olumsuz tecrübelerin bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Bir yandan tarzımın dışında, bir yandan da tam da eski kitaplarımın çizgisinde bir roman bu. Can Yayınları ile anlaştığımda hikâye zaten aklımdaydı, o yüzden hikâyenin fikirsel doğumunda bir etkileri olmadı. Ama sonra yazım sürecinde Can Öz’le yaptığımız fikir alışverişi etkili oldu. Bir de Can Yayınları genelde yüksek edebiyat yazarlarıyla bilinen bir yayınevi. O yüzden üslubuma her zamankinden daha fazla özenmiş olabilirim. Ama tabii, okurlarımın alışık oldukları üslubun dışına çıkmaya kasmadım. Edebiyatta en çok önemsediklerim hâlâ aynı: hikâye, hikâye ve hikâye. Bir de samimiyet. 🙂

“MİTAT, BİR YALNIZLIK MANİFESTOSU…”

Kimdir Bu Mitat Karaman? ismi ve kapak deseniyle ilk bakışta bile polisiye türünün ipuçlarını veriyor. Sizin için farklı bir yazım deneyimi diyebilir miyiz bu yeni kitap için? Neler düşündünüz, dinlediniz romanı yazarken?

Yazdığım her kitabı farklı bir yazım deneyimi haline getirmeye çalışıyorum. Ama bu kitap diğerlerinden biraz daha farklı, onu da kabul ediyorum. İlk bakışta en büyük fark, düşsel unsurlardan arınmış olması gibi görünüyor. “Kimdir Bu Mitat Karaman?” tamamen gerçekçi ilerleyen ilk kitabım. Rüya / kâbus sahnelerini saymazsak! Ama bence daha önemli bir fark, kitabın ele aldığı temalarda öne çıkıyor. Yalnızlık, evlilik, aile gibi konuların dışında siyasi meseleler de yer alıyor. “Hayalet Kitap” platonik âşıklara adanmıştı, aslında Mitat Karaman da bizzat yalnızlara adanabilecek bir kitap. “Varolmayanlar” için hayalperest manifesto denmişti, Mitat ise yalnızlık manifestosu olabilir. Diğer yandan polisiye bir hikâye söz konusu. Daha doğrusu bir kara roman diyebiliriz çünkü polisiye vaka kadar vicdan, kötülük, insan psikolojisi önem taşıyor. Neler düşündüm, neler dinledim… Açıkçası sürekli Mitat’ı düşündüm. Mitat şöyle bir durumda ne yapardı? Mitat neden böyle? Hep bu sorulara yanıtlar aradım. Kendimle daha çok yalnız kalmaya çalıştım. Yalnızlığı çok iyi biliyorum ama yine de daha çok yalnız kalmaya çalıştım. Neler dinledim? Yalnızlık şarkıları dinledim. Bunları Spotify’da bir araya getirdim, o playlist’i çaldım evde sürekli. Bu şarkı listesinde Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar gibi romanda kullandığım şarkılar da var, Objektif’in Çocuk’u gibi kitabın meselelerinin altını çizen rock parçaları da var. Şimdi okurlar da bu şarkıları Spotify’da dinleyebilirler.
Mitat, hikâyenin başından itibaren fantastik bir dünyanın içinde yer alıyormuşçasına günlük hayatında bile bir dikiş tutturamama halinde. Topluma yabancılaşması, sakarlıkları, endişeleri, tuhaf alışkanlıkları… Bir yanıyla da oldukça tanıdık geliyor okudukça. Mitat’la ilgili ne gibi geri dönüşler aldınız şimdiye kadar?

Romanın ilk bölümlerini yazdığımda okurun böylesine silik, pasif, edilgen bir karakterle özdeşleşemeyeceğini düşünmüştüm. Karakterin yapacaklarını merak edebilirler, karaktere acımayla şefkat arası bir duyguyla bakabilirler ama onunla tam bir özdeşlik yaşamayacaklarını düşünüyordum. Fakat romanın ilk bölümlerini Can Öz ve birkaç arkadaşımla paylaştığımda şu tepkiyi aldım: “Aynı ben.” Çok şaşırdım. Bu kişilerden bazıları dışarıdan son derece özgüvenli arkadaşlardı ama demek ki herkesin dışarıya açmak istemediği dünyasında bir Mitat varmış. Diğer geri dönüşlerden biri de şuydu: “Mitat çok zor durumlara düşüyor, ona acımam gerekiyor ama ben gülüyorum.” Bu bırakmak istediğim bir etkiydi. Acımasız mizah böyle çelişkili bir duygu bırakır insanda. Bir diğer, şimdilik gelen popüler yorumlardan biri de “Benim kadar yalnız hisseden biri varmış.” Mitat ve Yıldız Hanım sanırım birbirimizden giderek uzaklaştığımız günümüzde yalnızlığı tarif eden karakterlerden olacaklar. Romanla birlikte kitapta sıkça tekrarlanan “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”ı tekrar dinlediğini ve şarkıyı farklı gözle dinleyerek çok sevdiklerini söyleyenler de oldu. Aynı şekilde, bir diğer önemli olan referans Sevmek Zamanı’nı merak eden genç okurlarım oldu. O da bu romanı ve aslında günümüzü çok iyi anlatan bir klasik, hatırlattıysam ne mutlu bana.

“YALNIZLIĞIN KİTABINI YAZMIŞ…”

Mitat’ın yanı sıra renkli bir karakter çeşitliliği de var romanda. Zaman zaman sinematografisi yüksek sahneler okuyucunun gözünde canlanıyor hemen. Romanı kurarken yan karakterler ve metnin görselliği hakkında aklınızda neler vardı?

Daha önce yaşadığım apartmanları gözümün önünden geçirdim. İzmir ve İstanbul’da ikamet ettiğim apartmanlar, o apartmanlardaki ve mahallelerdeki komşularımı düşündüm. Aslında bu süreç sanıldığı kadar bilinçli gelişmiyor, daha çok bilinçaltı devrede. Bir şekilde Cennet Apartmanı’nın altı dairesinde kimlerin yaşadığını belirledim. Apartmanda biraz gotik bir hissiyat olmalıydı, o yüzden eski ve sorunlu bir apartman hayal ettim. Sadece insanlar ve bina değil hayvanlar da önemliydi. Sfenks cinsi kedi ve kurt köpeği Cabbar hikâyemizin önemli karakterleri. Aslında kurmak istediğim resimde şu önemliydi: kitapyalnızlık temalı olmasından dolayı farklı yalnızlık hallerine dokunmam gerekiyordu. Mesela Ceylan çok güzel, erkeklerin peşinde koştuğu çok popüler bir karakter olmasına rağmen aslında yalnız bir karakter. Yıldız Hanım, güzel bir ailesi olsa da, yine yalnız bir kadın. Mitat desen, o zaten yalnızlığın kitabını yazmış. 🙂 Cennet Apartmanı da farklı değil. Nispeten daha genç binaların arasında, numarası bile ardışık düzene ters gitmiş, arada derede yapayalnız bir apartman. Ama bu tip kararları bilinçli almıyorsunuz, yani “yalnızlık temalı yazıyorum, herkes yalnız olsun,” diye bir mantıkla hareket etmiyorsunuz. Yazdıktan sonra ya da artık metni tamamlamaya doğru yaptıklarınızın ardındaki sebepleri fark ediyorsunuz. Metne duygusunu veren de biraz bu rastgele gelişen bilinç hali.

Hikâyenin mizahi dili en az Mitat kadar ön planda yer alıyor. Romanı kurarken metnin mizah ayağı hakkında neler düşündünüz?

Kimdir Bu Mitat Karaman?’a başlarken aslında kafamdaki roman daha ciddi, daha “Suç ve Ceza”, daha Kafka-vari bir romandı. Fakat yazdıkça hikâyenin içinde zaten var olan mizahı dizginlememem gerektiğini fark ettim. Çünkü hikâye anlatırken dizginler özellikle ilk perdeden sonra yazarda değil, olaylarda ve karakterlerde olmalı. Bir kere dizginleri bırakınca da hikâyenin mizahı öne çıkmaya başladı. Fakat bu kitabın salt mizah kitabı olarak anılmasını elbette istemem. Çünkü öyle değil. Espriler ve komik durumlar Mitat’ın dertlerini, kafa karışıklığını aktarmanın bir yoluydu. Mizahın içinde siyasi hiciv de var, politik unsurların en yoğun olduğu kitabım bu. Yani evet, bir yandan mizahi öğeleri en baskın kitabım ama diğer yandan yazdığım en ciddi kitap. 

 Hayalet Kitap’tan uyarlanan “Okul” ve “Küçük Kıyamet” filmlerinin senaristliğini yaptınız. Türkiye’de yeni yeni gelişen internet dizilerinin edebiyat uyarlamalarına yönelmesi edebiyat ve dizi sektörüne nasıl yansır?

Çok olumlu yansır, heyecanla bekliyorum olacakları. “Bayrak” isimli tiyatro metninden uyarlanan Masum’u çok beğendim. Fi, Yediyüz gibi diğer alternatif işler de çok iyiydi. Nihayet televizyonda izleyecek bir şey bulabiliyoruz. Ben zaten hep sinema ve televizyon sektörümüzün edebiyatımızdan daha çok faydalanması gerektiğini düşünmüşümdür. Dünyada bu disiplinler birbirlerinden çok daha fazla besleniyor. Bizde özellikle modern edebiyat uyarlamaları çok az. Oysa perdeye aktarılabilecek çok iyi eserler var ve bu eserler sinemaya aktarılınca edebiyatımız da gelişme kat eder. Yani etkileşim karşılıklı olur.

“EDEBİYAT DÜNYASI BOB DYLAN’DAN DERS ÇIKARABİLİR”

Yıllardır müzik yazarlığı yapıyorsunuz. Müzik yazarlığının dışında, edebiyat alanında olduğu kadar müzik alanında -belki şarkı sözü yazarak- başka türlü bir yaratım da düşündünüz mü hiç? Bob Dylan’ın Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla disiplinler arası geçiş daha gözle görünür bir tartışma alanı yarattı, Dylan’ın ozanlığı ve “edebi bir tür olarak şarkı sözleri” hakkında ne düşünüyorsunuz?

Müthiş bir kalem Dylan. Yazdığı otobiyografi tadında kitaplar var, onlarda daha çok bu yönü ortaya çıkıyor. Bu sene Nobel’i kazanan Ishiguro röportajlarında “Bu ödülü Dylan’dan sonra aldığım için özellikle mutluyum, o benim idollerimden” diyor. Bunun üstüne daha fazla tartışmaya gerek yok. Ama şunu söyleyebilirim: Şarkı yazarı olarak öne çıkan bir isim Nobel’i alıyorsa edebiyat dünyası bundan bir ders çıkarabilir. Herkes Murakami almalıydı falan diyordu, ben de çok severim Murakami’yi, ama yaşayan efsane falan olarak da görmüyorum. Günümüzde maalesef yaşayan efsane olarak görebileceğimiz, kalıplara meydan okuyan ve gelecekte bir Çehov, Maupassant, Poe gibi anılacak bir yazar yok. Her şey şova dönüşmeye başladı. Salinger’ın bahsettiği ve karşı çıktığı sahte edebiyat tekrar hortladı ve buna karşı çıkacak Salinger’lara ihtiyaç var diye düşünüyorum. Türkiye’de de bir çay edebiyatıdır gidiyor, ne olacak bilmiyorum. Çok mu ileri gittim, onu da bilmiyorum! 🙂

Şarkı sözü yazarlığı konusunda bazı çalışmalarım oldu. İngilizce sözler yazıyorum bazen. Rock ve metal kökenli olduğum için kafa İngilizceye gidiyor. Müziğe dair bir şeyler yapamamak içimde bir ukde. Bir gün ufak da olsa bir müzik kaydına katkım dokunursa çok mutlu olurum.

Fabisad’ın gelenekselleşen “Gio Ödülleri”nin öykü kategorisinde jüri üyeliği de yaptınız bu sene. Okuduğunuz fantastik öyküler size neler düşündürdü? Fabisad’ın varlığı sizi nasıl etkiledi, etkiliyor?

Bu sene 103 öykü okuduk jüri olarak. Geçtiğimiz senelerde bence öykülerin kalitesi çok daha iyiydi. Açıkçası 103 öykünün yüzde onu wattpad seviyesindeydi. Bazıları roman özeti gibiydi. Bunda bizim de hatamız var çünkü 5000 kelime sınırı koymuştuk, bu sınır çok yüksek. Neyse sonuç itibariyle aralarda çok sağlam ve geleceği parlak kalemler fark ettik ve umutlandık. Fabisad bir dernek olmanın dışında aslında bir arkadaş topluluğu. Dernek işleri dışında da bir araya geliyor ve okuduklarımızdan, izlediklerimizden konuşuyor, birbirimizi besliyoruz. Diğer yandan Fabisad ahbap çavuşlar ekibi de değil, sürekli bir üretim halindeyiz ve Gio Ödülleri gibi genç kalemleri destekleyecek organizasyonlara imza atıyoruz. Bu bir sinerji doğuruyor. O sinerji ürünlerimize yansıyor.

“YAZARLIK HOBİ OLARAK YAPILAMAZDI…”

İzmir ile kan bağı olan bir yazarsınız. Her şehirden, her yaştan okuyucuları olsa da, yolu İzmir’den, Alsancak’tan geçen yazar ve okuyuculara farklı dokundu Muzaffer İzgü, yeri ayrı oldu. Yazarla ilgili neler söylemek istersiniz?

Muzaffer İzgü, hayatımın kırılma noktalarından birine neden olmuştur. Öykülerle uğraştığım ama bir türlü istediğim öyküleri yazamadığım bir dönemde okulumuza gelmişti. Önce bir panel verdi, sonra ricamı kırmadı röportaj teklifimi kabul etti. O panel ve röportajda her öyküyü en az beş defa sıfırdan yazdığını, tüm öykülerini yetiştirmek için günde beş saat uyuduğunu söylemişti. Bu bende bir aydınlanma anı oldu. Yazarlık hobi olarak yapılamazdı. Buna kendinizi adamanız gerekiyordu. Koskoca Muzaffer İzgü bile böyle çalışıyorsa ben onun iki misli çalışmalıyım diye düşünmüştüm. Ve gerçekten de o günden sonra hem okuma hem yazma çalışmalarımı hızlandırdım ve yoğunlaştırdım. Sonra baktım ki öykülerim yavaş yavaş istediğim gibi oluyor. Kendisiyle en son İzmir Kitap Fuarı’nda karşılaşmıştık. Çok güzel izler bırakarak bize veda etti, sevgi, saygı ve hayranlıkla anıyorum onu.

Daha yazacak kitaplar var usta. Öykülerinizden hayatı öğrenecek çocuklar var. Biz varız. Geçmiş olsun #Muzafferİzgü pic.twitter.com/NNEC68v92c

— Doğu Yücel (@doguyucel) August 5, 2017

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir