Canciğer Cemal

Attila Taş 08 Ocak 2017 0
Canciğer Cemal

YENİ ÇIKANLAR – Kimi zaman tek bir sözcük bile bir şairi tanımlaya yeter de artar. O hep canciğer oldu; hayatla da; aşkları ve dostlarıyla da. İçinden geldiği gibi yaşadı.

Attilâ Taş  attilatas@yahoo.co.uk

“Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
Canımla besliyorum şu hüzün kuşlarını”

Her şiir bir arzuhaldir çünkü hayata yazılmış. Ve hasretin kucağına bırakılmış bir çocuktur şair, bulamayacağını bilmenin hüznüyle bıkıp usanmadan yuvasını arayan.

Gülbeyaz’la nakliyeci Hüseyin’in, 1931 de Pülümür’de doğan oğlu Cemalettin Seber, yıllar sonra dahi simsiyah bir gölge gibi ruhunu örten 38 Dersim sürgününün Cemal Süreya’ya giden yolculuktaki izini “Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli bir erin nezaretinde. Sonra iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki” diye anlatacaktı.

Sürgün yerleri olan Bilecik’e geldikten altı ay sonra, henüz yirmi üç yaşında olan annesi “kar tanesi” Gübeyaz’ı kaybeden Cemal Süreya, yıllar sonra, “O zaman yedi yaşında idim. Bu ölüm ve sürgün olayı benim kanat duyarlılığımda etkili olmuştur” diyecek ve ekleyecekti: “Küçük kalbimdeki kuş ölmüştü”

Öyle de olmuştur; hem maddi hem de manevi anlamda yokluğa mahkum edilmişlerdir; hem de yıllar yılı sürecek bir yokluğa; hiç bitmeyecek kuşaktan kuşağa hasarlı bir genden kalan bir tümör gibi aktarılacak bir acıya: Sürgün.

Aşkın kadrolu Diyojen’i kızlara iyi görünmek için ihtiyacı olduğunu düşündüğü takım elbise için Orta 2’nin yaz tatilinde Nafia’nın çadır bekçiliğini yaparken yazar olmaya karar verecek, adının bir yazara uygun olmadığını düşünerek, biraz da bildiği ünlü yazarların isimlerine özenerek ismini “Cemal Süreyya Seber” diye değiştirecektir. Ancak lisedeyken bu ismi de uygun bulmayacak ve Mehmet Behçet Yazar’ın verdiği tahrir vazifesinin altına “Cem Süreyya” yazacaktır.

Ortaokulu 1947’de bitiren Cemal Süreya 1947-1948 öğretim yılında parasız yatılı olarak Haydarpaşa Lisesi’ne girer. Ece Ayhan okul arkadaşı Cemal Süreya’nın okul yıllarını Öküz Dergisi’nin Ocak ’98 tarihli 44.sayısında şöyle anlatacaktır: “Yaz tatillerinde herkes evine gidiyor ama annesi, babası ve barkı olmadığı için tek başına bütün yaz tatillerinde okulda kalıyor. Tıbbiye olarak yapılan amfili binada, uzun koridorlarda büyük yalnızlığını yaşamaktadır.”

1950’de Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak değiştirilen Mülkiye‘nin İktisat ve Maliye Bölümü’ne kaydını yaptırır ve buradan 1954 yılında mezun olur. Ankara’da geçirdiği yüksek öğrenim yıllarının kişiliğinin gelişmesinde, sanat ve edebiyatla bağlar kurmasında önemli bir yeri olacaktır.

Şiire ilgisini Kerem ile Aslı hikayesindeki manzum bölümlerini kendisine defalarca okuyan annesi Gülbeyaz Seber’e bağlayarak, “şiir itişini annemden aldığımı söyleyebilirim” diyen Cemal Süreya ilk şiiri olan “Şarkısı Beyaz”ı Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlayacaktır.

“Arada bir ağlamak için

Onu kocaman ellerimle sevdim
Ölüm daha saçlarına gelmemişti şarkısı-beyaz
Saçlarını kestim, şarapla ıslattım
Saçlarını koynumda saklıyorum
Arada bir ağlamak için”

Babası, Hüseyin Bey, Haziran 1957’de bir trafik kazasında ölünce hiç bitmeyecek acı girdabında kaybolduğunu düşünür; gülmek kadar ağlamak da haramdır:

“Sen ki gözlerinle görmüştün 57’de
Babanın parçalanmış beynini
Kağıt bir paketle koydular mezara
İstesen belki elleyebilirdin de
Ama ağlamak haramdı sana

işi gereği uzun uzun bir arada olamadığı babasının kaybı acılarının kabuk tutma umudunu hayal kırıklığı ile kazıyıp geçer:

“Sizin hiç babanız öldü mü? 
Benim bir kere öldü kör oldum 
Yıkadılar aldılar götürdüler 
Babamdan ummazdım bunu kör oldum “

diyecek; bir başka şiirinde ise O’nu bir başka isme gark eden duyguyu dağlayacaktır okurun kalbine: Hasret

“Yitirdim ya da hiç olmadı sanıyordum
Oysa karışık bir anı gibi
Seni uyurken öpmesi gibi babanın
Bir ilkkar tomurcuğu gibi…”

Akşamları yemekte içlendiği şeyler olur açılır, konuşurdu. Sürgün hayatını da o akşamlarda anlatır, gözleri dolardı. Eşi Zuhal Tekkanat, “sürgün olmanın acısını hep içinde taşırdı. Akşam yemeklerinde hep geçmiş hayatını anlatırdı. Hüzünlenir, bazen öfkelenir. Duygularını türkülere vururdu. Çok sevdiği annesini sürgün edildikten kısa bir süre sonra yitirmişti. O acı hep onunla yaşadı, sürgün dönemini öfkeyle hatırlardı. Bu duygusallığı şiirlerine de yansırdı. Ölene kadar o acı ve öfkeyi yaşadı” diyecektir o akşamlar için.

Düşün Dergisi’nin Ocak 1986 sayısında Enver Ercan’la yaptığı söyleşinde; “Küçük çocuk kendini bakıcının elinde buluyor, seviyor bakıcısını, onu ana belliyor. Türkçeyle ilişkim böyle. Bir noktada gurbetin aşka dönüşmesi” diyen Cemal Süreya’nın; kendisine, Alevi olduğu halde müezzinlik ödülü aldıran, mevlüt okutan; Kürt olduğu halde ana dilini öğrenmesini engelleyen o acının sahibi ile hiç düzelmedi arası. Bu meydan okumaların belki en somutunu ölümünden önceki son gününde de yanında olan arkadaşı Muzaffer Buyrukçu ile Turgut Özal’ı beraber intihara çağırdıkları bildiride çıkar karşımıza: “Gelin halkın önünde üçümüz birlikte intihar edelim. Yer:Kadıköy eski vapur iskelesinin önü. Gününü ve saatini siz saptayın. Ülkemiz sizden kurutulsun. Biz de bir işe yaramış olalım.

Kağıttan Japon fenerlerinin üzerine şiirler yazan ve akşam sofra sohbeti keyifli olan bu adam güzel karikatürler, desenler de yapacak; kimi şiirlerini bunlarla bezemekten kendini alı koyamayacaktı.   

 desen2desen

 

Öğretmen tavşanla kaplumbağa öyküsünü anlattı bize. Dedi ki gelecek ders bunu sizler yazın… bu bir yarışmadır; birinci gelene, işte, şunu vereceğim… Ertesi derste yazdık hepimiz, verdik. Ben kazanmışım. Tek farkla: Herkes şöyle yazmış; bir tavşanla bir kaplumbağa arkadaş olmuşlardı… Ben şöyle demiştim: “Bir tavşanla bir kaplumbağa canciğer arkadaş olmuşlardı.

Canciğer!

Kimi zaman tek bir sözcük bile bir şairi tanımlaya yeter de artar. O hep canciğer oldu; hayatla da; aşkları ve dostlarıyla da. İçinden geldiği gibi yaşadı. Yoklukla boğuşurken bile ne boyun eğdi, ne de eğenle muhabbet etti. Her şey aşkla, aşka dairdi çünkü.     

“Aşk yok gayri memlekette / Cemal Süreya beri gideli.” Can Yücel’in de altını çizdiği gibi aşık bir adamdır Cemal, aşık olmaya vergili. Belki acılarını sağaltma, yalnızlığını un ufak etme, belki küçük yaşta kaybettiği sevilme duygusu; belki hepsi. Ama hep aşk dolu; hep aşık:

Kıpkızıl ama bir o kadar da sade; dünyayı karşısına alan ama bir o kadar da utangaç!  

23 Nisan müsameresindeki oyunda başroldedir. Ama o gün Altan’ı çok kıskanır, çünkü dans etmeyi öğrenemeyecek kadar da utangaçtır ve Altan bütün kızlarla dans edecektir. Orta 2’de sınıfın en güzel kızı Seniha’ya aşık. Seniha’nın kızıl saçlarına dalıp gider. Tomris Uyar aşkı başlı başına bir şiir!

Ve Üvercinka!

Üvercinka sanki bu aşk halinden bizim nasiplenmemiz için bestelenmiş ilahi bir şarkı.

Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde/ Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor” diyecek kadar sevdiği  Üvercinka, liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanan, arada boş kalmamak için Cemal Süreya’nın dairesinde çalışmakta olan bir genç kızdır. 1955 yılında bir kız çocuğu dünyaya gelir Cemal Süreya’nın… Üvercinka ile arasındaki ilişki de aynı yılın ağustos ayında bitecek ve Süreya’nın ağzından şu dizeler dökülecektir: “Acıların adını, ağustos koymalılar.”

cemal-sureya3

Hafızasına güvendiğinden dolayı telefon numaralarını kaydetmeyen Süreya, 1956 yılında yayımlanan Elma şiirinde, soyadındaki ‘Y’ harflerinden birini attığını ilan edecek ve bunun gerekçesi olarak da bir telefon numarası üzerine Üvercinka’yla girdiği iddiayı gösterecektir.

Üvercinka’da olduğu gibi bildiğimiz ve bilmediğimiz aşkları Cemal Süreya’ya en güzel şiirlerini yazdıracak; içinde acılar, ayrılıklar olsa da yaşamak için neden arayanlara koskoca bir nedenler ansiklopedisi sunacaktır.

Turgut Uyar’ın, arkasından “Cemal Süreya ölmüş diyorlar ilahi azrail. Cemal Süreya ölür mü hiç!” diye yazdığı Cemal Süreya acıdan, hasret ve yoklukla yeşerecek bir hayata sürgün edildikleri baba ocağından tam 59 yıl sonra yine bir Ocak başında belki yeni bir sürgüne açtı turna kanatlarını; belki de acıdan, hasretten, yokluktan azade, Gülbeyaz’ın dilinden Kerem ile Aslı’yı dinlemeye, kim bilir…

Acının çevirdiği takvim yapraklarına denk düşüyor hayat, yitirdikçe. Gidenlerin sesleri ıslık ıslık bir geceyarısı feneri. Kulak kabartıyoruz aç kurtlar gibi bizi sevdaya çağıran aydınlığa. Nasıl da muhtacız. Lâzımız birbirimize bu hoyrat dünyada. Bıkıp usanmadan kulaklarını çınlatıyoruz cümle alem; hem de ne bağıra çağıra: seviyoruz seni…

sen yeter ki içinden de olsa bir ‘seni seviyorum’ de;
benim kulaklarım çınlasın kafi”