BİR SİNEĞİN BİLE GERÇEĞİ GÖSTERME İHTİMALİ VAR

YENİ ÇIKANLAR – Hiçlikte İhtimal Var adlı kitabıyla 2017 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazanan Pelin Kıvrak ile hem öykülerinin hikâyesini, hem de edebiyatı merkezine alan “ihtimaller” üzerine konuştuk…

Ata Tuncer – sedat.ata.tuncer@gmail.com

Yazmaya uzun süre günlükler ve notlar tutarak başlamışsınız. Kendinizden ve yazarlık maceranızdan kısaca bahseder misiniz?

Ortaokul yıllarımdan beri her günün bitiminde o günden aklımda kalan önemli şeyleri bir deftere not ederim mutlaka. Günlüklerime yalnızca başımdan geçenleri değil bana anlatılan hikâyeleri ve o gün okuduğum metinler, izlediğim filmler hakkında düşündüklerimi de yazarım. Geçen yıl akademik çalışmalarıma ara verdiğim bir tatil döneminde eski notlarımı okumaya zaman ayırdım ve defterlerde biriktirdiğim hikâyeleri anlatmak istediğimi fark ettim. Öykü yazmaya böyle başladım.

Hiçlikte İhtimal Var adlı kitabınız 2017 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Ardından Varlık Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabın yazım ve yayınlanma süreci sizin açınızdan nasıl gelişti?

2016 yılının başından beri doktora araştırmalarım ve mesleki görevlerim sebebiyle çok seyahat ettim. Bu seyahatlerde çok insanla tanıştım, çok hikâye dinledim ve çok yalnız kaldım. Öte yandan bu süreçte Türkiye’de ve dünyada korkunç adaletsizlikler, insanlık ve nefret suçları, zulüm ve cinsiyet ayrımcılığı baş gösterdi. Dünyada olanlara ve bu olayların kendi dünyam üzerindeki etkilerine kafa yorarken kendimi bir arayışın içinde buldum. Günlüklerimde yazdığım karakter çözümlemelerine ya da mekân betimlemelerine dönmeye ve onları başka gözlerle okumaya başladım. Fakat bu okumaları akademik kaygılardan uzak, insana ve umuda dair bir şeyler bulmak amacıyla yaptım. Her şeyin daha iyi olacağına inanmaya ihtiyacım vardı diyebiliriz; hem kendi hayatımda, hem de dünyada. Ve benim için iyi olmak, hikâyelerin insanları birbirine yaklaştıran bir gücü olduğuna inanmakla mümkündü. Hiçlikte İhtimal Var‘ı böyle bir pencereden bakarak yazdım. En kötü durumların, en derin acıların içinde dahi bir ihtimal var; o da hiç tanımadığımız birinin de benzer duyguları hissetmesi ihtimali… Yani yalnız olmama ihtimalimiz… Sevdiğim yazarlardan James Baldwin “Herkes incinir,” der. “Ama acınız, onu kullanarak başkalarının acılarıyla bağlantı kurabildiğiniz sürece önemlidir.” Ben de acıyı önemli bir araca çevirme isteğiyle yazdım bu öyküleri.   

“OKUMAYA DEVAM EDEBİLMEK İÇİN İNANMAK ZORUNDASINIZ…”

Kitaptaki öyküler “Kazak”, “Toz”, “Saat” gibi tek kelimelik başlıklar altında bir araya geliyor ve metnin merkezinde yer aldıkları görülüyor. Ana başlıkta da “hiçlik” var… Öykülerinizin çıkış noktası ve başlık yönlendirmeleri ne gibi koşutluklar içeriyor?

Tek kelimelik başlıkların okuyucuyu şaşırtan, deneysel bir yanı olduğunu düşünüyorum.  Çünkü öykülerin konusuyla ilgili net fikirler vermiyorlar, hatta okuyucuyu yanlış yönlendiriyorlar. Mesela “Kazak” başlıklı öyküde bir kazak yok, “Saat”teki saat bozuk, “Müptela”daki karakterin iptilası bir muamma, “Nikâh”ta hiç kıyılmayan bir nikâh var, “Sinek”te uçmayan bir sinek… Bir öykü okumak eşyalarla ve aynalarla dolu bir odanın içinde biraz dolaşmak gibidir. Çıkanlara odada gözlerine batan üç eşyayı sorsanız birbirinden farklı cevaplar alırsınız. Gözümüzden kaçan kişilerin, objelerin ufak bir dürtmeyle aklımızı meşgul etmeye başlaması hissini severim. Kendi okumalarımda da sık sık başıma gelir bu. Hikâye başlıklarının kitabın başlığıyla bağlantısı da buradan geliyor: Hiçbir amaca hizmet etmeyeceğini düşündüğümüz bir eşyanın, hiç sevmediğimiz bir kişinin, bir sineğin bile bize bir gerçeği gösterebilme ihtimali vardır. 

“Kazak” adlı öykünüzde “Şiir bir yalnızlığa inanma işidir. Hem yazanın hem de okuyacak olanın yalnızlığına…” diyor, roman yazarı kahramanınız. Sizin öykü ile kurduğunuz bağ, bu inanca ne kadar yakın?

“Kazak” hikâyesinin anlatıcısı yalnız bir romancı. Annesinin evine giderken aklından geçenleri paylaşıyor hikâye boyunca. Karakterin yalnızlığı ve karamsarlığı gördüğü her şeye nüfuz ediyor. Ve sizin, yani okuyucunun, karakterin söylediklerine inanmaktan başka sansınız yok. Çok iyi bildiğiniz, belki de üzerinde oturduğunuz bir caddenin o gün o saatte nasıl göründüğünü bir karakterin gözünden ve onun dünyasının ışığında kafanızda canlandırmaya çalışıyorsunuz çünkü… Hikâyeyi anlatan karakteri sevmeyebilirsiniz, gerçek hayatta karşınıza çıksa arkadaş olmak istemeyebilirsiniz, dilini basit bulabilirsiniz, hatta sizi kandırdığını bile düşünebilirsiniz; ama okumaya devam edebilmek için ona inanmak zorundasınız. Orhan Pamuk’un da dediği gibi, bir hikâyeyi okurken o hikâyenin anlatıcısıyla hikâyenin gerçekliğine dair bir görüş birliği içinde olmanız gerekir. Hikâyenin gücü bu uzlaşmadan gelir.

“ÇUKURCUMA’DAKİ MÜZE…”

Lisans eğitiminizin ardından bir sene kadar Masumiyet Müzesi’nde asistanlık yaptınız. Bu süreçte neler yaşadınız? Müzenin, yazdığınız metinlerde ve edebiyat üzerine düşüncelerinizde ne gibi etkileri oldu?

Masumiyet Müzesi – roman ile müzeyi birbirinden ayırmadan düşünüyorum– dünyada karşılaştırmalı edebiyat alanında çalışan pek çok akademisyenin hayranlıkla incelediği bir kaynak. Çukurcuma’daki müze bir romanı objelerle anlatmanın çok ötesinde bir dünya sunuyor: yirminci yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’un evlerinin, sinema salonlarının, sokaklarının tarihini yansıtıyor. Müzenin kurulum aşamasında asistanlık yaptığım yıl hayatımın en güzel yıllarından biriydi. Orada çalışırken kimi zaman kendimi romanın ve karakterlerin içinde kaybolurken kimi zaman da bir şehir müzesinde dolaşırken buldum.  Bu gezintiler sayesinde özgün eserlerin insanların hayatlarını değiştirebileceğine olan inancım perçinlendi – müzenin coşkulu ziyaretçileriyle yaptığım sohbetlerin de bunda etkisi büyüktü tabi ki… Objelerle hikaye anlatan ilk romancı da ilk küratör de Orhan Pamuk değil kuşkusuz; ama inanıyorum ki son yüzyılda bunu en etkili şekilde yapan sanatçı o. Böyle bir projede yer almak insanı sanatın ve edebiyatın geldiği yer konusunda heyecanlandırıyor ve düşünmek, yazmak, üretmek için heveslendiriyor.  

Edebiyatla, yazarlığın yanı sıra akademik olarak da iç içesiniz. Birbirine paralel ilerleyen bu çalışmalar öykücülüğünüze ne gibi etkilerde bulunuyor?

Yaklaşık on yıldır edebiyat öğrencisiyim ve akademik unvanım zamanla değişse bile hep edebiyat öğrencisi olarak kalacağım. Bunu bir sebebi benim de sizin gibi “yeni çıkan” eserlere, tekniklere, türlere meraklı olmam, bir diğer sebebi de bana ilham veren klasik eserlere kimi zaman anlatacağım dersler için kimi zaman da tamamen kişisel sebeplerden ötürü geri dönmem. Örneğin iki üç yılda bir Madame Bovary’i yeniden okurum ve her okuyuşumda bambaşka bir bölümünden etkilenirim. Akademik hayatımda çok eser okuyup çözümledim, iki yıl edebiyat teorisi dersi verdim, eserleri kendi dillerinde okuyabilmek için yıllarca dil eğitimi aldım… Mesleğimin amatör yazarlık serüvenimle iç içe olduğu aşikâr. Ama öykü yazarken kendi eserime akademisyen gözüyle bakmamak, analiz etmemek ya da başka eserlerle karşılaştırmamak için çaba sarf ediyorum.

Hem öykü bazlı edebiyat dergilerinin gördüğü ilgiden, hem de öykü kitaplarındaki çeşitlilikten yola çıkarak, son birkaç yıldır diğer türlere göre öykünün biraz daha öne çıktığını söyleyebilir miyiz Türkiye’de? Hem bir öykücü olarak, hem de akademik yönden dünya edebiyatını takip ederken, bu durumu neye bağlayabiliriz?

Son yıllarda hem Türkiye hem de dünyada öykünün öne çıktığı doğru. Akademide bu durumu 2013 yılında Alice Munro’nun Nobel ödülü almasıyla ilişkilendiren görüşler var. Türkiye’deki atölyeler konusunda pek bilgim yok ama özellikle Kuzey Amerika’da yazarlık atölyelerinin kısa hikaye ve kişisel deneme (personal essay) türlerine yoğunlaşması da önemli bir faktör. Okuyucunun kısa hikâyelere yönelmesinin sebebini ise tamamlanması zaman alan günlük veya profesyonel işlerden kaçma isteğine bağlıyorum. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan, bir türlü bitmeyen işlerle boğuşan insanlar ellerine aldıkları hikâyeyi bir oturuşta okuyup bitirmenin vereceği tatmin duygusuna ihtiyaç duyuyorlar.

“İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR…”

Yale Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde, “kozmopolitanizm” kavramını romanlar ve filmler üzerinden incelediğiniz doktora çalışmanıza devam ediyorsunuz. İstanbul’un kişisel ve akademik çalışmalarınızda ne gibi etkileri oldu şimdiye kadar? Kısaca bahsedecek olursak, İstanbul ve diğer dünya şehirlerinin geçirmekte olduğu değişim, bugünün sanat eserlerinde ne denli görünür halde?

Doktora tezimde kozmopolitanizmi bir ahlak felsefesi olarak ele alıp yirminci yüzyılın ikinci yarısında neden bu kelimeyi sıklıkla kullandığımızı inceliyorum. M.Ö. 184 yılında Latin Comedia yazarı Publius Terentius bir oyununda “Homo sum; humani nil a me alienum puto” der. Yani “Ben insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.” Terentius’a ilham veren düşünürlerin izini sürersek M.Ö. 4. yüzyılda kendisine nereli olduğu sorulduğunda “Ben dünya vatandaşıyım,” diye cevap veren Diyojen’e rastlarız. Her insanın eşit haklara sahip olduğunu ve ayırım gözetmeksizin diğer insanlara karşı temel sorumluluklarımız olduğunu öngören kozmopolitanizim kavramının temeli Diyojen’in sınırları ortadan kaldıran bu cümlesine dayanır. Dünya vatandaşlığı rütbesi Aydınlanma Çağı’ndan beri iyi eğitim almış, dil bilen ve ekonomik durumu seyahat edip başka kültürleri tecrübe etmeye müsait olan bireylere verilirdi ama son yıllarda bu kavram başta göçmenlik ve mültecilik olmak üzere yeni yaşam biçimlerinin etkisi altında yeniden tanımlanıyor ve her tanımla birlikte kozmopolitanizm kriterleri yeniden gözden geçiriliyor. Yazılı kanunlar meclislerde, Birleşmiş Milletler komisyonlarında, konseylerde tartışılırken yeni dünya düzeninde birlikte yaşamın zorlukları, güzellikleri, talepleri ve kimlik oluşumuna etkileriyle ilgili hikâyeler de sanatta yer buluyor. Bu hikâyelerin en kolay su yüzüne çıktığı yerler şüphesiz ki İstanbul gibi, New York gibi, Berlin gibi metropoller… Ama kozmopolitanizmi şehirle sınırlamak doğru bir yaklaşım değil. Bu günlerde hem Avrupa hem de Kuzey Amerika’da benzer konular üzerinde çalışan birkaç meslektaşlarımla birlikte “Alttan Gelen Kozmopolitanizm” başlığı altında bir çalışma sürdürüyoruz. Bu çalışmada kozmopolitanizmin özünde yatan hoşgörü, misafirperverlik, dayanışma gibi insani değerlerin elit ya da üst orta sınıfın yaşamını temsil eden eserlerde değil de işçi, prekarya, mülteci ve diaspora yaşamlarını yansıtan eserlerde nasıl ele alındığını inceliyoruz.

Romanlar ve filmler üzerinden gerçekleştirdiğiniz çalışmalarınıza dayanarak, hem yerli, hem de dünya sinemasının kendini tekrar ettiği, bir “öykü sıkıntısı” yaşadığı yönünde güçlü görüşler var. Öykünün diğer sanat türlerini de besleyen özelliği bağlamında neler söylemek istersiniz?

Marxist edebiyat kuramcısı Frederic Jameson post-modern dünyanın merkezindeki problemlerden birinin “nicelik” korkusu olduğunu söyler ve son yıllarda distopya film ve edebiyatına konu olan felaketlerin çoğunun dünya nüfusunun kontrol edilemeyecek kadar artmasından doğduğuna dikkat çeker. “Öykü sıkıntısı” gibi tabirlerin ortaya çıkmasını da benzer bir nitelik/nicelik tartışmasıyla ilişkilendirebiliriz. Sanatsal üretim arttı ve özgün eserleri bulmak için araştırma yapmak en az okumak kadar ciddi bir mesai gerektirmeye başladı. Bilgisayarı olan herkesin blog açıp tefrika yazabileceği ya da akıllı telefonu olan herkesin film çekebileceği bir çağdayız. Ama yanlış anlaşılmasın, blog’a yazılan bir seri romanın ya da telefon kamerası ile çekilen bir filmin değersiz olduğunu söylemeye çalışmıyorum – bu araçları kullanarak ortaya konmuş bence çok başarılı eserler var son yıllarda. Sadece bunca verinin arasında yazarın söyleyecek yeni bir şey kalmamış gibi hissetmesini, açmaza düşmesini ya da okuyucunun/izleyicinin tekrarlardan sıkılmasını anlayabiliyorum. Hal böyle olunca yetenek ve özgünlük keşfine çıkan editörlere ve yapımcılara daha fazla görev düşüyor sanırım.

Ata Tuncer hakkında

1988 yılında, İzmir'de doğdu. Lisans eğitimini Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde tamamlayıp yönetmen yardımcılığı yaptı. Şiir, öykü ve inceleme yazıları çeşitli edebiyat dergileri ve fanzinlerde yayımlanıyor. 2017 yılında 10. AltKitap Öykü Yarışması’nı kazandı. Aynı yıl yazdığı “Kraliçe Gece” adlı oyun, Nilüfer Belediyesi-Mitos Boyut Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda birincilik elde etti ve dereceye giren diğer eserlerle birlikte yayımlandı. "İlk Cinayeti Şiir İşledi" adında bir şiir kitabı var. Şimdi bir müzede çalışırken sinema ve edebiyat alanındaki çalışmalarını İstanbul'da sürdürmeye devam ediyor.

Ata Tuncer tarafında yazılan tüm yazılar →

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir