BİR KİTAP BİR ÖZET: PARİS, MODERNİTENİN BAŞKENTİ

Hatice Balcı 04 Nisan 2017 0
BİR KİTAP BİR ÖZET: PARİS, MODERNİTENİN BAŞKENTİ

YENİ ÇIKANLAR – Modern hayatın karşısında başı dönen Baudelaire Paris’i, “hastane, hapishane, kerhane, araf, cehennem” diye tanımlıyor ve ekliyor; “Seviyorum seni, rezil başkent”.

David Harvey Paris, Modernitenin Başkenti‘nde, Balzac, Baudelaire, Flaubert, Zola gibi edebiyatçıların tasvirleri ve gelecek vizyonları, Daumier‘nin  karikatürleri ve Marville‘in fotoğrafları eşliğinde Haussmann‘ın kenti “zorla modernliğe sürüklediği” ve baştan yarattığı İkinci İmparatorluk Paris’inden günümüze bakıyor.

Harvey’in her yönüyle gözler önüne serdiği Paris’in öyküsü, okuyucuya  içinde yaşadığımız kentlerin, örneğin İstanbul’un dönüşümünü de düşündürüyor. Sel Yayınları’ndan ikinci baskısını yapan kitaptan öne çıkan bazı bölümleri sizler için derledik. Umarız bu özet, Harvey‘nin başyapıtını henüz okumayanlar için bir girizgah olur….

Hazırlayan: Hatice Balcı  balci.hatice@gmail.com

KünyeParisModernitenin

Yazarı: David Harvey
Türü: İnceleme
İngilizceden Çeviri: Berna Kılınçer
Sayfa Sayısı: 478
Baskı Tarihi (Türkçede): Aralık 2013 (2.baskı)
Yayınevi: Sel   

Prolog

1848 yılında Avrupa genelinde, özellikle Paris’te, dramatik bir olay gerçekleşti. Bu tarihte Paris’in ekonomi-politiğinde, yaşamında ve kültüründe bazı köktenci kopuşlar gerçekleştiği üzerine öne sürülecek iddialar, en azından görünürde, bütünüyle akla yatkındır. Ondan önce Ortaçağ kentinin altyapı sorunlarını en iyi ihtimalle düzeltmeye çalışan bir kent vizyonu vardı, daha sonra ise kenti zor yoluyla modernliğe sürükleyen Haussmann geldi. Daha önce Ingres ve David gibi klasikler, Delacroix gibi renkçiler vardı, sonrasında, Courbet’nin gerçekçiliği ve Monet’nin empresyonizmi geldi. Öncesinde romantik şairler ve yazarlar (Lamartine, Hugo, Musset, George Sand) varken sonrasında Flaubert ve Baudelaire’in sıkı, özlü, bilenmiş romanı ve şiiri vardı. Daha öncesinde zanaatkâr usulüne göre düzenlenmiş dağınık imâlat atölyelerinin çoğu, yerini makinelere ve modern sanayiye bıraktı. Öncesinde dar kıvrımlı sokaklar boyunca ya da pasajlarda sıralanan küçük dükkanlar varken sonrasında bulvarlara taşan geniş mağazalar geldi.Öncesinde ütopyanizm ve romantizm varken sonrasında gerçekçi işletmecilik ve bilimsel sosyalizm geldi…1848 yeni olan pek çok şeyin eskinin içinden belirginleştiği kritik bir nokta olarak görünür.(syf. 8)

Aralık 1851’de Louis Napolyon birkaç saat şehirde “Viva l’empereur” (Yaşasın İmparator!) tezahüratları eşliğinde tur attıktan sonra Tuileries Sarayı’na yerleşti. İmparatorluk’un ilân edilmesi (ve bir kez daha halk oylamasında ezici bir çoğunluk tarafından onaylanması) için bir yıl daha halk desteğini kazanmaya çalışması gerekti. Cumhuriyetçilik ve demokratik yönetim denenmiş ve başarısız olmuştu. Otoritercilik ve despotizm (henüz iyi mi kötü mü olduğu ortaya çıkmasa da)  sorunun çözümü olmuştu.  (syf.15)

Kopuş Olarak Modernite

Balzac olağanüstü bir biçimde 1830 ve 1840’larda yalnızca ‘başlangıç aşamasında’ saptanabilir olan toplumsal ilişkileri “öngörmüştü”. Restorasyondan itibaren oluşmaya başlayan modernite, mitlerini açığa çıkarmak üzere perdeyi aralarken, Balzac 1848’den sonra yaşanan görünürdeki radikal kopuşun ardında yatan derin sürekliliği tanımlamamıza yardımcı olur. Hem Flaubert hem Baudelaire’in geliştirdiği görüşlerin, Balzac’a olan üstü kapalı bağımlılığı, bu devamlılığın edebi üretim alanında bile etkili olduğunu gösterir. (syf.27)

Modernitenin Mitleri, Balzac’ın Paris’i

Balzac karakterlerinin umutları, arzuları ve korkuları sokaklara, yürüdükleri semtlere anlam ve kişilik katar. Boş vakitlerini geçirebilir ya da uyumsuzluğun sıkıntısını hissedebilirler ama hiçbir şekilde konumlandırılmış olmalarını  görmezden gelemezler. Balzac bize sitüasyonistlerin (durumcuların) daha sonra kentin semtleri ve sokaklarının “psiko-coğrafya”sı olarak adlandırdığı bir şeyi sunar. Ama bunu kendi bakış açısından çok, sayısız karakterinin bakış açısını kullanarak yapar. Karakterler bir yerden diğerine geçtiklerinde kişiliklerini de değiştirirler. Faubourg St. Germaine’e girmek (bütün aristokratik imtiyazlarıyla) ya da Palais Royale’in kaosuyla bütünleşmek (yalnızca kadınların değil, gazeteciliğin keyifsiz kâr amaçlarına hizmet eden edebi yeteneklerini de içeren fahişelik temasıyla) katılımcılar üzerinde dayanılmaz baskılar yaratır.  Tek direniş biçimi hareket etmektir. (syf.59)

Politik Bedeni Hayal Etmek  

“Bilinçli bir varlık” ya da “politik beden” olarak bir tanımı şöyle dursun bütün olarak kentin tek tanımı yoktur. Flaubert’in kenti ne kadar güzel inşa edilmiş, ne kadar güzel döşenmiş olursa olsun içinde ve üzerindeki insan eylemlerine fon görevini görür. Kent cansız bir nesne haline gelir. (Haussmann’ın planlamasında büyük ölçüde olduğu gibi.) Haussmann’ın çalışmalarını tamamlamasından sonra, 1869’da yayımlanan Duygusal Eğitim, kenti oluşturan cansız nesnelerin ayrıntılı (ve harikulade) tasvirleriyle doludur. Kent algımızda bağımsız bir sanat yapıtının kimliğini kazanır, bağımsız bir sanat yapıtı olarak takdir edilmeli ya da eleştirilmelidir, ancak “bilinçli bir varlık ” ya da “politik beden” olarak karakterini kaybeder.” (syf.119)

Mekân İlişkilerinin Örgütlenmesi

Haussman’ın hakkını vermemiz gerekirse, kendi sınırlı rolünü çok iyi kavramıştı. Çünkü otoriter gücüne ve sık sık görkemlilik kuruntusuna  kapılmasına rağmen, Paris dönüşecekse yalnızca insanları ve malları ortaçağ kısıtlamalarından kurtarmanın yeterli olmayacağını biliyordu. Harekete geçirmek zorunda olduğu güç, -en sonunda da onu yenecek olan da bu güçtü- sermaye dolaşımıydı. Ama bu da zaten İmparatorluk’un doğumundan beri var olan zorunlu bir koşuldu. İmparatorluk ayakta kalacaksa, sermaye ve emek fazlası emilmek zorundaydı. Bu fazlaların Paris’in iç mekânını toptan dönüştüren bayındırlık çalışmaları aracılığıyla emilmesi, mamur çevrenin serbest sermaye dolaşımına olanak sağlayacak özel bir mekânsal düzenlemeyle inşasını gerektiriyordu. Elini kolunu bağlayana feodal kısıtlamalardan kurtulan sermaye, kendine özgü benzersiz ilkelere göre Paris’in içini yeniden düzenledi. Haussmann Paris’i Batı uygarlığına, hiç olmazsa Fransa’ya lâyık bir başkent haline getirmek istiyordu. En sonunda yalnızca, sermaye dolaşımının gerçek İmparatorluk gücüne dönüştüğü bir kent haline gelmesine yardım etmiş oldu.(syf.149-150)

Gözetim ve Denetim

İkinci İmparatorluk otoriter bir polis devletiydi. Gözetim ve denetim eğilimi de oldukça ileri düzeyde ve geniş çaplıydı. Doğrudan polis faaliyetleri, muhbirler, casuslar ve yasal tacizin yanı sıra, İmparatorluk yetkilileri de bilgi akışını kontrol etmeye çabalıyor; olağanüstü propaganda çabalarını harekete geçiriyor; dostu ve düşmanı kontrol ve asimile etmek için siyasi güç ve iltimas kullanıyorlardı. Bu sistem taşrada iyi işliyordu ancak kentlerde uygulanması daha zordu. Paris kısmen devrimci geleneği kısmen de büyüklüğü ve labirent gibi oluşu nedeniyle ciddi sorunlar oluşturuyordu.(syf.192)

Üretkenlik, Verimlilik, Teknoloji

Daha üstün bir verimlilik sağlayabilmesi nedeniyle büyük ölçekli sanayinin küçük ölçekli sanayiyi sürdüğü konusunda tarihçilerin şimdilerde bizi doğruluğuna iknâ ettikleri genel bir mit vardır. İkinci İmparatorluk sırasında Paris’te küçük ölçekli sanayinin devamlılığı bu miti çürütür görünür çünkü küçük atölyelerin tam da üstün üretkenlikleri ve verimlilikleri nedeniyle ayakta kaldıklarına kuşku yoktur. Yine de bu çürütmeyi fazla ileri götürmek tehlikelidir. Ölçek ekonomilerinin kolaylıkla gerçekleştirebileceği sanayiler (tekstil ve daha sonra giyimin bazı alanları) taşraya dağıldı ve büyük ölçekli mühendislik ya banliyöleşti ya da başka yere gitti. Geride kalan ve bu kadar canlı büyüme sergileyen küçük ölçekli sanayi, işletmelerin birleşmesiyle değil de sanayilerarası bağlantıların örgütlenmesi ve sayısız uzmanlaşmış görevin bir araya toplanmasıyla ölçek ekonomisini başarmıştır. Önemli olan işletmenin boyutu değil tüccar ve girişimcilerin örgütleme gücü altındaki sayısız üreticinin coğrafi yoğunluğuydu. Bu da aslında Paris bölgesinde bu tür sanayinin başardığı toplam ölçek ekonomisinin, yeni uluslararası iş bölümündeki rekâbet avantajının temelini oluşturduğunu gösteriyordu.(syf.219-220)

Eğitim

1872 yılında Parislilerin yüzde 20’si hâlâ okuma yazma bilmiyordu. Okuyup yazabilenlerin pek çoğu da yalnızca temel eğitim almıştı ki bu da onları formel eğitim talep eden her türlü beceri söz konusu olduğunda sınırlı yetenekleriyle baş başa bırakıyordu. Paris’teki eğitim sisteminde bu iç karartıcı tabloyu telafi edecek pek az şey vardı. Hükümet ilk başta eğitimi yalnızca bir denetim aracı olarak görenlerin yanında yer aldı. Devlet ve dini okullar yan yana eşit ölçüde büyüdüler. Haussmann, bayındırlık işlerine yaptığı bol keseden harcamaya kıyasla eğitime ayırdığı bütçe konusunda son derece eli sıkıydı. Yeni göçmenlerin ve yeni oluşan banliyö topluluklarının ihtiyaçlarını karşılamak için dini ve özel okullara güveniyordu. Parasız eğitimi yoksul çocuklarıyla sınırlamak için elinden geleni yaptı, böylece devlet okullarına kaydolmak isteyenlerin genellikle para ödemesi gerekti. Yıllık 1500 frank olan öğretmen ücretleri bekâr bir insanın ancak geçinebileceği kadardı, bu parayla bir aile kurmaksa imkânsızdı. Haussmann (ve çok sayıda vergi mükellefi ) tamamen bütçeye dayanan nedenlerle, eğitim konusunu özel sektöre, özellikle de öğretmen ücretlerinin daha da düşük olduğu (800 frank civarında) dini kurumlara bırakmayı tercih ediyordu.(syf.264)

Cemaat

Haussmann’ın kentleşme süreci daha büyük ve yeni bir mekânsal ölçekte tasarlanmıştı. Daha önce birbirinden yalıtılmış olan cemaatleri aynı anda birbirine bağlamıştı. Aynı zamanda bu birleştirme bu tür cemaatlerin kent kalıbı içinde özelleşmiş rollere sahip olmalarına izin veriyordu. Toplumsal yeniden üretimde mekânsal özelleşme, üretim ve hizmet tedarikinde özelleşmeyle birlikte daha büyük önem kazandı. Haussmann’ın programının aynı anda bazı cemaatleri yok ettiği, (örneğin Ile de la Cité), başkalarında büyük gedikler açtığı ve mutenalaştırmayı, yerinden edilmeyi ve yer değiştirmeyi desteklediği de doğrudur.(syf.304)

Bilim ve Duygu

Çoğu kişi bilimin gücü karşısında büyülenmişti. Tıp alanındaki başarılar özellikle önem taşıyordu. Tıp öğrencileri 1860’ın bilimsel ve politik hareketlerinde çoğu zaman öncü olmakla kalmadı, insan bedeni gibi özel bir şeyin soğukkanlılıkla kesilip parçalanması imgesi de bilimin neyle ilgili olduğunun paradigması haline geldi.  Eğer insan bedeni kesilip biçiliyorsa neden aynı şey politik bedene de uygulanmasındı? Bilim bir yöntem olmaktan çok şeylerin sırrını çözmeye, esas niteliklerine nüfuz etme ve onu parçalayıp inceleme mücadelesine kendini adamış bir tutumdu. Böyle bir tutum “sanat sanat içindir”e doğru giden hareketin temelini oluşturuyordu. Yalnızca bilim adamları değil, yazarlar, şairler, ekonomistler, ressamlar, tarihçiler, filozoflar da bilimi amaç edinebilirdi. “Geleneksel ahlâktan ve herhangi bir eğitici nedenden arınmıştı; sanatçıların sanatlarının ‘saf’ olmasını istemeleri gibi o da saftı ve nesnelliğiyle tarafsızlığı sanatçıların duygusallığı ve herhangi bir kişisel duyguyu açıkça göstermekten kaçınma kararlarına benziyordu.” Sainte-Beuve’nin Madame Bovary övgüsünde yazdığı gibi, “kalemi neşter gibi kullanmak” her yazarın ulaşmak istediği noktaydı. Bir doktorun oğlu olan Flaubert hayatı boyunca kadavraların kesilip biçilmesi karşısında büyülenmişti. “Tıp araştırmalarının bu denli ilgimi cezbetmesi tuhaf,” diye yazmıştı, “ama bugünlerde entelektüel rüzgâr bu yönde esiyor.” (syf. 327-328)