BEN LERNER’DAN HAKİKİ ŞİMDİKİ ZAMAN

Hatice Balcı 08 Mayıs 2017 0
BEN LERNER’DAN HAKİKİ ŞİMDİKİ ZAMAN

YENİ ÇIKANLAR – Dünya hepimizden yaşlı, ama aynı zamanda genç de. Tıpkı Ben Lerner’in 22:04’ündeki kalp hastalığından muzdarip yazarının kendisini hem genç hem de yaşlı hissetmesi gibi…

Hatice Balcı  balci.hatice@gmail.com

“Bana kalırsa geçmişi çarpıtmak üzerine yazman gerekmiyor. Şimdiki zamanın içinde yaşamanın bir yolunu bulmalısın.”(1)

Amerikalı şair ve romancı Ben Lerner’in 22:04‘ünde günümüz dünyasının kültürel, küresel karmaşasını didikleyen öyküler dizisiyle karşılaşıyoruz. Bu birbirini kovalamayan fakat aralarından da su sızmayan öykülerin anlatıcısı  -adı olmayan yazar- ise Lerner ile özdeş sanki. Bir de dünyanın gidişatıyla, yazarımızın bize tam da unutmak üzereyken ara ara hatırlatıp durduğu  hastalığı arasında sembolik bir bağ kurmadan edemiyoruz.

Roman adını Back To The Future (Geleceğe Dönüş) filminden alıyor:  Marty’nin içine düştüğü 1955 yılından kendi zamanına (1985) dönmesini sağlayan  o ünlü saat kulesine yıldırımın düştüğü dakikadan. Kitap boyunca birçok bölümde  filme dair göndermelerle karşılaşıyoruz da. -New York’u bir türlü terk etmeyen fırtınada (açılışta ve kapanışta), hem bütünün bir parçası hem de ayrı birer birey olarak caddelerden  geçip giden insanlar saat kulesine önünden geçip gidiyor olabilirdi pekâla. –

ben lerner

Eserdeki tematik çeşitlilik, yazarın olayların yer yer bir parçasına veya taşıyıcısına, yer yer de kahramanına dönüştüğü  hikâyelerle kurulmuş. Anlatıcımız en yakın arkadaşı Alex’e spermlerini bağışlıyor. Occupy Hareketi aktivistlerden birini evinde ağırlayıp ona yemek pişiriyor. Hastane duvarlarında asılı duran tabloların,  hastaların ve çalışanların gözünden bakıldığında taşıdığı mânayı kurcalıyor. Sevgilisi Alena’nın topladığı “pert” e çıkmış sanat eserlerine tutuluyor. Haftanın veya ayın belirli bir gününde, üyesi bulunduğu gıda kooperatifinin paketleme işinde çalışıyor. Minik arkadaşı Roberto’yla müzede dolaştıkları günü, onu kaybetme endişesinin yakasını bırakmayışını anlatıyor.  

Bazen hikâyeler arasındaki zamansal geçişleri, iç sesin bize yansıttığı  “yazma“, yayıncılık piyasası, kimi şair ve yazarların eserleri, resim sanatı vb.üzerine düşüncelerle karşılıyoruz. Örneğin, kitapta bolca yer alan monologlardan birinde adsız yazarımız, nasıl olup da Ronald Reagan‘ın, Challenger faciası sonrasında yaptığı konuşmayla (yazarın gözünde  Reagan toplu katliamcı aslında) birlikte şairliğe soyunduğundan bahsediyor. Ve ona göre şairler “dünyanın onaylanmamış kânun koyucu”ları(2). Yanı sıra, okuyucuya derinlemesine yansıyan diyaloglarda insanın etnik kökeninin, bir sır perdesinin arkasında kaldığında neler olabileceğini; erkeklerin başka erkeklerle kavgada boy ölçüşmeye kalkışırken ne hallere düşebileceğini okuyoruz. Ve bir yandan da dünya değişirken gülmenin, âşık olmanın,  hamileliğin, çocuk büyütmenin, yaşlanmanın, şiirin, ölümün yeni biçimleri sayfalarda kımıldıyor. Yazarın deyişiyle “…tıpkı şiir gibi ne kurmaca ne de kurmaca dışı olan ama ikisi arasında gidip gelen bir yapıt…”(3), 22:04.

Hiç vazgeçemediği uzun yürüyüşlerde anlatıcımızın bedeniyle iç sesi birlikte yol alıyor. Parklardan geçiyorlar. Gökyüzüne, mevsimini şaşırmış sıcak havaya aldanıp çiçek açan kavaklara değiyorlar. Rüzgârın getirdiği kokuları duyuyor, banka oturup şehri dinliyorlar. Etrafta gezinen insanları gözlüyorlar. Tüm bu deneyimler hem hazla dolu, hem de içten içe bir buruklukla. Bedenler, mekânlar, zamanlar arasına dağılan  haz ve burukluk.


(1) 22:04, Lerner, Ben, Çev: Hakan Toker, YKY, Mart 2017, 1.baskı, syf.117
(2) syf.97
(3) syf.164