BEN ANLAMADIM. THE OA NE ANLATIYOR?

Arda Kıpçak 05 Ocak 2017 0
BEN ANLAMADIM. THE OA NE ANLATIYOR?

YENİ ÇIKANLAR – Diziyi izlemeyi düşünüyor ve spoilerdan hiç hoşlanmıyorsanız lütfen yazıyı The OA’i izledikten sonra okuyun.  Gerçi çok fazla bilgi vermemeye çalışacağım. Zaten bunlar sadece benim yorumum. Siz başka türlü de yorumlayabilirsiniz.

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

Amerikan filmleri izliyorsanız rastlamışsınızdır; kamp ateşi etrafında toplanıp gizemli, belki biraz da ‘korkunçlu’ hikayeler anlatmak gibi bir adetleri vardır. Dizide, kahramanlarımız kamp ateşi etrafında değil de, metruk bir binada, fener ışıkları etrafında toplanıyor ama aynı geleneği devam ettiriyorlar.

Kendini The OA (the Original Angel) olarak nitelendiren Prairie Johnson, kayboluşundan sonra başına gelenleri, topladığı beş kişilik gruba anlatmaya başlıyor. Bu açıdan bir “hikaye içinde hikaye” durumu söz konusudur. Özellikle beş kişi seçilmesinin temelinde de Prairie’nin hikayesindeki beş kişi ile karakterler arasında özdeşleşme sağlanmasının yattığı düşünülebilir. Yine içteki hikayede tanrı rölünü üstlenmiş Dr. Hunter Hap’in yerine bu kez Prairie geçiyor ve Dr. Hap’in Prairie ve arkadaşlarını alıkoymasına benzer bir şekilde aslında o da beş kişilik ekibini etkisi altına alıyor.

Hikaye her bölümde biraz daha ilerliyor ve en son Prairie’nin dönüşüne kadar geliyor. Aslında Prairie’nin hikayesinin çok da önemi yok. Onun hikaye anlatıcısı olduğundan önceki yazımda bahsetmiştim. Dizinin yazarı Brit Marling’in bu konuda iyi iş çıkardığını söylemek lazım. Aktris olmasının da verdiği avantajla başrolü oynayarak bir bakıma hem senaryoda, hem de dizide anlatıcılığı üstlenmiş.

theooa

Başta sıkıcı başlayan hikayesini dinlemek için katılımcıların – ki bunlar okur ya da izleyici olarak düşünülebilir – evlerinin kapısını açık bırakarak gelmelerini istemesi, hikayeye bir şans vermelerini istediği şeklinde bir metafor olarak yorumlanabilir. Kapının neden açık bırakılması gerektiği konusunun başka bir çözüme kavuşturulmaması da bizi bu fikre yönlendiriyor.

Dizinin karakterleriyle birlikte, izleyici olan bizler de kapıyı açık bırakıp hikayenin ilerlemesine bir şans verirsek gittikçe daha gizemli hale gelen biraz fantastik, biraz bilimkurgu denebilecek hikaye bizi tamamen etkisi altına almayı başarıyor. Prairie’nin anlattığı hikaye malesef öyle hemen inanılacak cinsten değil. Kahramanlarımızın internetten araştırmalar yapıp doğru olup olmadığına dair bilgiler bulmaya çalışmasının nedeni de bu.

Son bölümde gruptan birinin Prairie’nin evine girip bir kutunun içinde, Homeros’un İlyada Destanı (Prairie’nin bahsettiği kişilerden birinin adının Homer olması da ilginç), Melekler ve Rusya’yla ilgili birkaç kitap bulması ile anlatılan hikayenin tamamen uydurma olduğunu düşünürler; düşünürüz.

Bir kitap okuduğumuzda, film ve dizi izlediğimizde kendimizi onun gerçekliğine kaptırırız. İngiliz şair ve eleştirmen Samuel Taylor Coleridge bunu “inanmamanın isteyerek askıya alınması” (willing suspention of disbelief) olarak adlandırır. Okuduğumuz/izlediğimiz hikayenin gerçek olmasını ister, biraz gerçeklik payı varsa da hemen araştırıp doğrulamaya çalışırız. Kahramanlarımızın yaptığı da, dizinin anlattığı da budur aslında. Dizinin finalinde Prairie’nin gruba öğrettiği hareketler gerçekten işe yaradı mı yoksa yalnızca tetikçiyi şaşırttı mı konusu da tartışmaya açıktır ama kahramanlarımız hikayenin gerçek olduğuna inanmışlardır. Günümüzde her şey okurun ya da izleyicinin taktirindedir. Biz neye inanmak istersek doğru olan odur.