ARDA KIPÇAK’LA ‘DEĞİŞİK’ BİR SÖYLEŞİ

Ebru Moçoş 21 Mayıs 2017 0
ARDA KIPÇAK’LA ‘DEĞİŞİK’ BİR SÖYLEŞİ

YENİ ÇIKANLAR – Öykü nedir? Bu öyküler neden değişik? Ne anlatmalı ve nasıl anlatmalı sorularının hangisine odaklanır bir yazar? Hayatta bakıp gördüğümüz, yaşayıp deneyimlediğimiz hatta düşündüğümüz şeylerin içinde de hep bir öykü var mıdır? Olmadık şeylerin içinden o öykü bulup çıkartılabilir mi? Arda Kıpçak’ın öyküleri biraz bunları düşündürüyor. Okuru oyunun içine çekiyor, zorluyor, uğraşıyor, sanki “Hey okur! Hadi bakalım canlan biraz, öykü okuyacağız,” der gibi… Öyküleri Kitapçı, Kurşun Kalem, 221B dergi ve Varlık’ta yayımlanan Arda Kıpçak’ın ilk öykü kitabı Değişik’i konuşmak üzere bir akşam üstü buluştuk. Çaylı kahveli bir sohbette konu konuyu açtı. Ben de Arda’ya özenip röportaja şöyle değişik bir spot yapayım istedim. Buyurun bakalım.

Röportaj: Ebru Moçoş  ebrumocos@gmail.com

Sohbette sözü geçenler:

Ebru Moçoş: Çok konuşuyor, sorumsuz cümleler kuruyor, tam soru soruyor da denemez.

Derya Ülker: Ressam. Zihin açıcı yorumları var, aslında çaktırmadan bazı bilgeler veriyor, sorular da soruyor, Arda ile aynı evin yolcusu.

Arda Kıpçak: Değişik öykülerin, iki kadın tarafından, yemek bahanesiyle masaya oturtulmuş yazarı…

arda

(Soldan sağa) Derya Ülker, Arda Kıpçak ve Ebru Moçoş

EBRU: Değişik; ilk öykü kitabın, ancak bildiğim kadarıyla dergilerde yayımlanmış öykülerin de var. Biraz klasik olacak ama nasıl başladın bu değişik öyküleri yazmaya?

ARDA: Klasik bir hikâye aslında. (gülüşmeler) Lisede başladım yazmaya, genelde öyle başlanır ya. Ama benimkinin şöyle bir farkı vardı, ben lise sona kadar yazmayı hiç sevmeyen bir öğrenciydim. Lise sonda, kompozisyon dersinde; üniversite sınavı stresi ve o sıralar fantastik edebiyat okumamın da etkisi ile yarı fantastik bir şey yazdım. Edebiyat öğretmenimiz çok beğendi; konuştuk, ‘bir şeyler daha yaz ‘dedi. İdealist bir hocanın ilgisi ile başladım diyebilirim. Aslında bu da oldukça klişe bir hikâye. İçe kapanık bir gençtim ve kendimi ifade etmenin bir yoluydu yazmak. Edebiyat okumak istiyordum ama hukuk okudum ve hukuk okuduğum dönemde yazmaktan biraz uzaklaştım. Ama yine de o zamanlarda da ara sıra yazıyordum. Sonra yüksek lisansa başladığımda daha fazla ve daha ciddi yazmaya başladım. Yayımlansın istedim ve dergilere gönderdim öykülerimi.

DERYA: Bence senin yazma öykün hiç klasik değil. Klasik olan şöyle oluyor, lisede iken herkes şiir yazıyor, sonra bırakıyor.  O dönemden sonra devam edenler bir yere geliyor. Seninki ise tam tersi. Aslında bu yazma arzusunun üzerine teoriyi koyup yazmaya devam ediyorsun, o kısım enteresan.

EBRU: Yüksek lisansta alan değiştirmiştin, değil mi?

ARDA: Evet, İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum. Tabii teori işin içine girdi. Yüksek lisanstaki tez hocamın da öykülerimi okuyup eleştirip eksik yanları söylemesinin de yardımı oldu. İlgili hocalara denk geldim biraz. Şansım da yaver gitti hep. Aslında şimdi bakınca, ben de ilk yazdığım ve dergilere gönderdiğim ve de kabul edilmeyen ilk öykülerimin iyi öyküler olduğunu düşünmüyorum ama o zaman kızıyordum her yazar adayı gibi. Daha sonra bu değişik diye nitelendirdiğim öyküleri yazmaya başladım.

EBRU: Daha önce yazdıkların bu tür öyküler değil miydi?

ARDA: Hayır bu tür öyküleri 2014’te yazmaya başladım. Daha teorik temelli bir altyapının üzerine kuruldular. Bu öyküleri başta kendime tutmayı istedim. Kitap çıkartma düşüncesi oluşmuştu. Zaten dergilere göndersem yayımlanır mı yayımlanmaz mı diye de bir endişem vardı. Sonra biraz adımın duyulması açısından dergilere göndermem konusunda tavsiyeler geldi. Ben de ilk önce yine daha klasik öykülerimi yayımlattım (bunların bir kısmını kitaba da koymadım mesela), sonra elimde klasik öyküler kalmayınca bu değişik öykülerden göndermeye başladım. En son bu öykülerden birisinin Varlık’ta yayımlanması beni hem şaşırttı hem de mutlu etti. Demek ki bu tür öyküler de anlaşılıyor, okurun ilgisini çekebiliyordu. Bana cesaret verdi bu.degisik

EBRU: Sanki zaman içinde yeni şeyler öğrenip keşfettikçe, bu bilgileri, yazma pratiğinde kullandığın bir araca dönüştürmüşsün.

ARDA: Aslında biraz kendi okumak istediğim öyküleri yazma arayışı oldu. Türk edebiyatının ve yabancı edebiyatın klasiklerini okudum, Sait Faik‘ler, Çehov’lar, vs. Bunlar tartışmasız başarılı eserler. Zamanının üslübuyla kendi dönemlerinin toplumunu anlatıyor. Ama yeni çıkan kitaplara baktığımda anlatılan şeyler yine aynı, üslup yine aynı üslup.

DERYA: Ama toplum değişmiş.

ARDA: Evet toplum değişmiş. E o zaman ben bu yeni çıkan kitabı okuyacağıma Sait Faik’i okurum tekrar tekrar. Niye bunları okuyayım, diye düşündüğüm için bir yenilik katmak istedim. İçerik çok değişmiyor, hepimizin yaşadığı şeyler. Önemli olan bunu farklı şekilde anlatabilmek, yani nasıl anlattığın. Biçimle oynayarak farklı bir bakış getirmeye çalıştım öyküye.

‘HUKUKU SEVMEDEN OKUDUM’

EBRU: Öykülerinin bazılarında avukat, hukukçu, ressam karakterler var ya da onlarla ilgili bir şeyler, avukatlar ve ressamlarla alıp veremediğin ne?

ARDA: Ben ortaokulda resim yapardım, ressam olmak isterdim. Sonra o Abidin’in Üretim Kabızlığı öyküsündeki gibi “ressamlıkla para kazanamazsın sen mimar ol,” dendi. Sonuçta ressamlık ve mimarlık aynı şey değil. Böylece soğudum ben resimden. Hukukta yazıdan kopmam gibi. Öykülerde hukukla ilgili şeyler olması da hadi hukukla ilgili bir şeyler yazayım diye değil. Ben hukuku sevmeden okudum, ailem hukukçu olduğu için zaten o ortamın içinde büyüdüm, adliyelerde geçti çocukluğum. Hiç ilgimi çekmiyordu.

DERYA: Aile hukukçu derken, hâkim savcı, yani en ağırından devlet memuru olduklarını belirtmek gerek.

ARDA: Öykülerdeki yansıması ilk “Tanıktan Soruldu” öyküsünde epigraf olarak bir kanun maddesi alıp koyayım diye düşündüğümde, biraz da bir espri olarak başladı. Sonra o madde üzerinden – aslında maddedeki kelimeler anlatıların içinde tekrar eden kelimeler “namus, şeref, yemin etmek, vs.” – bir öykü oluştu ve öykü de biraz “hepimiz bir şeylere tanıklık ediyoruz ama neye tanıklık ettiğimiz belli değil” gibi bir hikâye anlatıyor.

Yaz Kızım” da belki biraz Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminden esinlenmiş olabilir. Oradaki savcı karakterin gerçekçiliğinden çok etkilenmiştim. Bildiğim bir ortam olduğundan, hâkim duruşma sırasında nasıl metin yazdırır ve o metin nasıl oluşur, bir duruşma nasıldır bunları biraz abartarak, absürt bir öykü kurdum. Orada bazı espriler, ayrıntılar var ki hukukçular, avukatlar ya da mahkemelere yabancı olmayanlar daha iyi anlarlar.

DERYA: Duruşma dediğimiz şey çok teatral aslında. Öyküde o teatral olan şey cereyan ederken onun perde arkasını da görüyorsun. Adaletin tecelli etmesi denilen şey bir hâkimin karar verip önündeki memura onu yazdırıyor olması. Hakimin memurla, memurun da bilgisayarla olan mücadelesi bir durum komedisi aslında.

EBRU: Evet, adaletin tecelli ettiği anda, yani ortaya çıktığı anda olup biten bu aslında: “onu sil kızım, satır başı yap, enter yap, iki nokta üst üste koy.” (gülüşmeler)

ada kipcak

DERYA: Görsellikle ilgili bir şey eklemek istiyorum. Modern sanatın form, biçim endişesi var. Az önce epigraf ile ilgili söylediğin bana şunu düşündürdü, önce boyayı palete sıkar gibi, epigraftaki sözcükleri koyuyorsun, sonra resim yapar gibi bu sözcüklerini, yani oradan aldığın renkleri öykünün değişik yerlerine dağıtıyorsun. Resimdeki görsellik öykülerde de bir biçimde çıkıyor ortaya böylece.

ARDA: Evet. Gördüğünüz gibi işin resim boyutu Derya ile tanıştıktan sonra (Arda ile Derya tanışık ve hatta evliler!) açığa çıktı. Derya’nın anlattığı şeylerden, resim teorisinden biraz esinlenerek ondan aldığım ilham ile yazdığım öyküler var. Abidin K. karakteri “Kürtaj” öyküsünde röportajı yapılan aykırı ressam tipi, aslında daha sonraki öykülerimde tekrar karşımıza çıkacak. “Tanıktan Soruldu” ve “Yaz Kızım” öyküsü de birbiri ile bağlantılı. Bu kitapla daha sonraki kitaplar arasında bir bağlantı kurmayı düşünüyorum, o bağlantıyı da karakterler üzerinden kurmak istiyorum. Yani karakterler yeniden karşımıza çıkacaklar.

DERYA: “Tanıktan Soruldu” öyküsü bana Inarritu’nun Paramparça Aşklar ve Köpekler (Amores Perros) filmini anımsatıyor. Aynı olayı yaşayan üç farklı karakterin bakış açılarını okuyoruz. Bu öykü, o kurgu biçimini çok güzel kullanıyor.

‘POSTMODERNİZMİN SINIRLARINI ZORLAMAYA ÇALIŞIYORUM’

ARDA: Evet. Öykülerimde sinematografik kurguya benzer bir kurgu olduğunu da söyleyebiliriz.

EBRU: Biraz tuhaf bir soru olacak ama öykülerin sadece sorularla yazılmış olanı var, CV formatında olanı var, biçim olarak çok değişik öyküler var. Kitabın kapağını kapatınca insan kendini, şu soruyu sormaktan alıkoyamıyor, bu okuduklarım öykü mü?

ARDA: Evet. Belki de bunlar öykü değil. Postmodernizmde pastiş denen bir şey var. Pastiş, farklı yazın türlerini  bir araya getirmek. Derya ile de bu konuyu konuşuyoruz, resimdeki kolaj gibi mesela… Farklı malzemeleri ve teknikleri kullanarak resim yapmak gibi. Bu ilk “CV” öyküsü ile aklıma geldi. Özgeçmiş biçimini kullanarak bir öykü yazmak. Postmodernizmin sınırlarını zorlamaya çalışıyorum. Genelde romanda kullanılan bilinç akışı, farklı anlatıcılar gibi teknikleri ben öyküde yapmaya çalışıyorum. Onun için de çok öykü gibi gelmiyor insanlara. Belki daha uzun olması gerekiyor bunların ya da okur öylesine alışık. Bağlantılı öyküler var, ikinci kitapta karşımıza çıkacak devam niteliğinde öyküler olacak.  Belki üçüncü kitapta bambaşka bir yere varacak. Türler açısından bir geçişlilik var. Soruya dönersek; mesela “CV” öyküsü bir özgeçmiş değil, orası belli. Ama öykü de değil denebilir mi? Öykü niyeti ile yazılmış, içinde bir öykü, anlatı var.

EBRU: Bu soruyu sorarken, “bunlar öykü mü” diye düşünürken şunu da düşündüm. Mesela neredeyse hiç sıfat yok, hiç betimleme yok, tamlama bile yok. Tabii öykü olması için betimleme, sıfat şart değil.  Karakterler var ama karakterler anlatılmıyor, kendileri konuşuyorlar ve kendilerini anlatıyorlar…

ARDA: Evet bu aslında biraz Yusuf Atılgan’dan esinlenerek yaptığım bir şey, Biraz da Vüs’at O. Bener’den. Onlar da çok betimleme yapmazlar. “Aylak Adam” benim çok beğendiğim, anlatıcı ve anlatım bakımından ilginç bir kitaptır. Bende de anlatıcı ve karakter bazı yerlerde iç içe geçiyor. Anlatıcı bazen karaktermiş gibi olaya dahil oluyor. Bu da postmodern yazının özelliklerinden biri. Üst kurmaca denen (meta kurgu) anlatıcının kendini gösterip geri çekmesi, hikayeye girip çıkması gibi şeyler, hep postmodern yazının özelliklerinden.

DERYA: Okur odaklı yaklaşım diye bir şey var, senin tezinde de bahsettiğin. Bazen de çok betimlemediğin zaman okura da özgürlük alanı sunuyorsun, o da onun içinde hayal edebilir. Sadece yazarı değil de okuru da bir özne olarak var etmek kaygısı güttüğünü söyleyebiliriz.

‘HER YAZARIN TAKILDIĞI MESELELER VAR’

EBRU: Karakterler genelde erkek çocuk ve çocuklar. Bunun sebebi ne sence?

DERYA : Ödipallik

(gülüşmeler)

ARDA: Evet aslında öykülerin çoğu ödipal fanteziler barındıran öyküler ve genelde büyüyemeyen çocuk teması var. Bu sanki yazarın elinde olan bir şeymiş gibi düşünülür ama hayır aslında öyle değildir. Yani her yazarın takıldığı meseleler vardır, yazdıkları genelde o konular etrafında döner ve bunlar bilinç altından kaynaklı konulardır. Birçok büyük yazar için bile böyle söyleyebiliriz. Benim de biraz böyle. Büyüyememiş çocuk, birey olamamış insan, kendini insanlardan uzak tutan, yalnızlık çeken karakterler, yabancılaşma, bunlar var bende. Kendi içinde çatışmaları olan karakterler. O da benim çok da bilinçli olarak hadi ben şunu yazayım, böyle bir karakter yazayım diye yaptığım bir şey değil. Ben öyle olduğum için içimden o çıkıyor.

EBRU: İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi aldın, psikanaliz gibi konularla ilgilendin. Hâlâ da psikanalitik edebiyatla ilgili çalışıyorsun. Dolayısıyla bu teorik alanın yazdıklarına yansıması da olabilir mi?

ARDA : Hem genel edebiyat teorisi hem de psikanaliz, psikanalitik edebiyat teorisi etkiliyor tabii ki. Ne yazdığımı görebiliyorum, yazdıklarımı analiz edebiliyorum. Onun için de “öykülerim şu temalar etrafında dönüyor” diyebiliyorum. Başka öyküleri, başka romanları okurken de bunun faydası oluyor.  

DERYA: Böyle bakınca aslında derinleşiyor, biz hep hikâyeye kapılıyoruz. Ama aslında hikâyenin iskeletinde bir form ve daha derininde bir bilinçaltı var ya, aslında daha yüzeysel gibi görünen ama oralara inen çok dikey bir yapı var Arda’nın öykülerinde… Her okuduğunda farklı bir tarafı görülebilir öykünün.

ARDA EBRU

ARDA: Aslında okuma deneyimi farklılaşan bir şey. Kişiden kişiye yani okurdan okura değişiyor. Kimisi karakterlerle özdeşleşmeyi sever, kendine yakın görür karakteri. Roman okumak bunun için onu çeker. Vasat bile olsa… Kimisi anlatılan hikâyeyi sever, uzun uzun betimlemeler olsun, ben onlarda kaybolup gideyim der. Ben onun için benim yazdıklarımı da beğenecek, betimlemelerden, aforizmalardan sıkılmış farklı bir şey arayan bir okur kesiminin olduğunu düşünüyorum.  Günümüzde neredeyse sadece aforizmalardan oluşmuş kitaplar var. Tamam onun da bir alıcısı var, olsun da, na’palım… Bu açıdan düşününce benim öykülerimin de meraklısı olacaktır.

EBRU: Beğeni dediğimiz şeyi şekillendiren bir geçmiş var. Neyi izlemekten, neyi dinlemekten zevk aldığını belirleyen bir deneyim geçmişi var. Edebiyat için söylersek, neyi okumaktan zevk aldığımızı belirleyen de bir geçmiş var. Yazının bir biçimini okumayı, ondan keyif almayı biliyor olabiliriz. Biraz önce, “Her okuduğunda farklı bir tarafı görülebilir öykünün” demiştik. Evet, belki ikinci kere okuduğunda farklı bir katmanı keşfettiğin/fark ettiğin öyküler bunlar. Başka türlü öyküleri okumaya alışkın bir okur olarak benim için öyle oldu.

DERYA: Afallatıcı!

EBRU: Evet evet afallatıcı, idrak etmeye çalışıyor insan. Bazı ayrıntıları görmemiş olabilirim. Bu yolda yürümeyi yeni öğreniyoruz gibi bir his. Ve içerikten çok biçime takıldım ben. Bir daha okuyunca içeriğe daha çok odaklanabilirim belki.

ARDA: Aslında ben de klasikleri okumayı güncel edebiyata tercih ettiğim için alt metinlerinde bilinçli ya da bilinçsiz onlara gönderme var. Bilinçsiz dememin sebebi şu: CV öyküsünü Oblamov’a benzetenler oldu mesela. Ben Oblamov’u yeni okudum ve evet ben de benzettim. Farklı yazarlar da aynı temalar etrafında dönebiliyor. Bazen psikolojisi değişiyor bambaşka şeyler yazıyor. Shakespeare’i de trajediye kaydıran, babasını ve oğlunu kaybetmesi örneğin. Trajik şeyler yaşaması.

EBRU: Hem öykü isimlerinde, hem de metnin içinde geçen kelimelerde, kelimeleri bölüp parçalama, yeniden icat etme, başka çağırışımlar ile yazma gibi şeyler yapıyorsun. Bunun psikanalitik kuramla, İngiliz edebiyatı okumanla, postmodern yazınla bir ilgisi var mı? Hem absürt, hem espri gibi, ama hem de bir yapı bozum gibi…

ARDA: Evet absürt bir dil, ironi var, parodik şeyler var. Bu kitapta fazla parodi yok ama ikinci kitapta daha çok olacak. Bu kitaba koymadığım 212B dergisinde yayımlanan öyküm, “Polisi Y.” O mesela bir polisiye parodisi. Aslında orada bir polisiye durum yok, çözülecek bir olay yok. Bu tamamen tür ile alay etme gibi bir şey. Ama çok yanlış anlaşıldığı oldu o öykünün, polisiyenin çok farklı bir okuru olduğunu gösterdi bana. “Tercih Meselesi” öyküsünde de var. O öykü aslında “Polisi Y.” ile bağlantılı bir öykü…

DERYA: Oradaki karakter, kadın mı erkek mi diye sorarsak…

ARDA: Evet onu her okuyan farklı yorumluyor. Ben baştan sona gay okudum diyen bile var, ben baştan sona erkek, baştan sona kadın okudum diyen var. Üç durum var zaten, üç şekilde okuyan okur da var. Bu mesela Salinger’in da yaşadığı bir şey. Franny ve Zooey adlı iki uzun öyküsü var. Franny de spiritüel bunalım yaşayan bir genç kızın hikâyesini anlatıyor ve okurlar bunu Franny’nin hamile olduğuna yoruyor. Salinger okurlardan mektuplar alıyor ve çok bozuluyor bu işe. Ben kendi açımdan düşündüğümde bozulacak bir şey yok. Okurun okuma eylemi ikinci bir yazımdır deniyor, okur odaklı teoride. Aslında herkes kendisi okurken bazı kısımları yazıyor, benim yapmadığım betimlemeleri de yapacak, bıraktığım boşlukları dolduracak, anlatmak istediğimin tam tersini çıkartacak okurlar var, o özgürlüğü de tanıyorum ben okura.

EBRU: Ben yazdım ama anlamamış bunlar diyorsun. (gülerek)

ARDA: Aslında bir anlamama durumu da oluyor tabii ama takmıyorum. (yine gülüşmeler)

EBRU: İçerikle biçim arasında bir seçim yapmış bir yazarsın, içerikten çok biçime yoğunlaşmışsın.

ARDA: İçerik olarak anlatabileceğiniz farklı şeyler yok, bu hep söylenir. İçeriği mümkün olduğunca muallak, ucu açık, özgür bırakıyorum. Ben biçimi yapıyorum içeriği de sen tamamla gibi bir şey bu.

EBRU: Şöyle ifade edeyim, okurken yazarın ne yapmaya çalıştığını algılamaya odaklanıyor insan, böyle olunca da senin daha çok biçime yoğunlaşmış bir yazar olduğunu düşündüm. Bu da bana tabii ki İkinci Yeni’yi çağrıştırdı. İkinci Yeni ile bir akrabalık kurdum. Var mı bir akrabalığın?

ARDA: Evet ben de düşündüm bunu epey. Ben de şiirden çok anlamıyorum ama okuduğum ve sevdiğim şiir İkinci Yeni olduğu için daha çok onları okudum. Bunu İkinci Yeni’ye bağlayabilir miyiz, bilemiyorum. Bir benzerlik var, form açısından, çok katmanlılıktan, hemen kolayca anlaşılamama durumundan, kelimelerle oynamadan. Ama o bir şiir akımı. Ben postmodernizmi şöyle tanımlıyorum: Modernizm aslında Klasisizme karşı çıkan teori; kendinden önceki her şeyi, tüm kuralları reddeden teori. Resimde perspektifi ortadan kaldırıp dadayı, fütürizmi, sürrealizmi, kübizmi; müzikte melodiyi, armoniyi reddedip yeni akımları çıkartan bir teori iken postmodernizm, bizim kuşak, yani kabaca 2000lerden önceki ve sonraki süreci görenler için, evimizde kalorifer olsun ama sobamız da olsun kestane de pişirelim, üstünde ekmeğimizi de kızartalım kafası gibi. Ya da doğayla iç içe yaşayalım ama elektrik, internet, teknoloji de olsun. İkili bir durum var.

arda kipcak

19. YÜZYIL ROMANI ŞİMDİKİNE BİN BASAR!

DERYA: Gelenek, modernite, postmodernite, üçü üst üste…

ARDA: Postmodernizm, modernizmin katı kurallarını yumuşatıyor. Geçmişle olan bağı tekrar kuruyor.

EBRU: Bir önceki soru ile bağlantılı olarak şunu da sormak isterim: İkinci Yeni imgenin kendisinin öneminden yola çıkıyor. Dile ve imgeye yoğunlaşmış bir şiir. İkinci yeni ile benzerliği var ama ikinci yeninin imgeye odaklanan hâli sende okura odaklanan bir hâl sanki… Okurun onu algılama, okuma ve düşünme biçimlerine odaklanıyorsun. Okuru şaşırtmak, düşündürmek, ters köşe yapmak gibi…

ARDA: Polisiye edebiyat da okura oynar mesela. Bunlar çok yeni şeyler değil aslında. Ben şu an yaptığım şeye çok yeni şeyler yapıyorum da diyemem. Roman mesela; ilk mektup yöntemi ile yazılan romanlarla başlamış. Ben ne yapıyorum, mektup koymuyorum da cep telefonu mesajlaşması koyuyorum. 19. yy batı edebiyatı romanında çok fazla şeye yer verilir, mektuplar konur, telgraf konur, gazete haberi konur. Polisiye türünü temel alırsak 19. yy.’da yazılan sansasyonel roman günümüzde yazılanlara bin basar. Yenilikçilik ise o zaman yenilikçilermiş. Yine 19. yy.’da yazılmış ama postmodern diyebileceğimiz eserler var. Şimdi biz daha ne yapabiliriz sınırları nasıl zorlayabiliriz, okuru nasıl şaşırtabiliriz. Ama kimse okuru düşünmüyor sanki şimdi. Herkes klasik anlatıyı benimsemiş….

EBRU: Okuyucunun ne düşüneceğini düşünüyor musun yazarken?

ARDA: Öyküler, bakınca sanki matematiksel hesaplar yapılmış, çok kafa yorulmuş gibi gözüküyor ama öyle değiller; bir anda çıkıyorlar. Tabii ilk çıkışından bahsediyorum. Bir günde, birkaç saatte yazdığım öyküler oluyor. Bu aşamada çok düşünmüyorum. Sonra çok defa okuyup üzerinden geçiyorum tabii. Eklemeler çıkarmalar yapıyorum. Ama ilham ile yazıyorum. Okura da yeni bir deneyim sunuyorum. İnsanların defalarca izlediği filmler oluyor. Bir öykü iki kere okunmayı hak etmez mi? Memento’yu izliyoruz, sonuna gelince anlamadım bu filmi diyoruz bir daha izliyoruz. Prestij de öyle bir film. Christopher Nolan’ın filmlerini, kurgusunu seviyorum. Farklı bir kurgu ile anlattığı için filmleri etkileyici oluyor. Çok film izlediğim için filmlerden de çok etkileniyorum. Öyle bir şeyi var benim öykülerimin de, zaten kısacık birkaç sayfalık öyküler, ikinci defa okunabilir. (gülüşmeler)