15. İSTANBUL BİENALİ: BİR ÖZÜR YAZISI!

Arda Kıpçak 28 Ekim 2017 0
15. İSTANBUL BİENALİ: BİR ÖZÜR YAZISI!

YENİ ÇIKANLAR – Bu biraz uzunca yazıda size bu sene Bienal’in kaçıncısının yapıldığı, hangi mekânları kapsadığı, kaç ülkeden, kaç sanatçının katıldığı, başka hangi sanat etkinlikleriyle eşzamanlı olduğu gibi bir takım bilgilere mecburen yer vererek; yine Cumartesi günü gitme gafletinde bulunduğum – nerelerde yapıldığını bildiğiniz (çünkü çoğunuz oradaydınız) – 15. İstanbul Bienali hakkındaki izlenimlerimi aktaracağım.

Arda Kıpçak  ardakipcak@gmail.com

Önceden yazdığım: “Contemporary İstanbul 2017: Sanatseverlik Mi Yoksa Gösteriş Merakı Mı?” başlıklı yazıya paralel olduğundan, bu yazıdaki bazı kısımları o yazıdan direkt alarak birkaç küçük dokunuşla Bienal’e uyarladım. Lütfen üşengeçliğimin kusuruna bakmayın!

Sonuçta akademisyen sanatçıların çoğunun “Yaa ben senelerdir gitmiyorum Bienal’e.” “Bu sene gitmeyeceğim!” “Yaratıcı iş çıkmıyor” diye nitelendirdikleri bir etkinliğe dair – parmakla sayılabilecek birkaç iş dışında – söylenecek çok fazla şey de yok. Twitter’da Sanat Berbat (@sanatberbat) ve Benzer İşler (@benzerişler) hesaplarını takip ederek plastik ve kavramsal sanatımızın özgünlüğü hakkında bilgi edinebilirsiniz.

Yoksa “Kalabalık” Bienal Performanslarından Biri Miydi?

Bu sene ‘İyi Bir Komşu’ başlığını ve komşuluk temasını seçen Bienal’e bu önemli kavramı (özellikle İstanbullular için) sorgulamamıza vesile olduğundan teşekkür ediyoruz. Özellikle Yaşar Adnan Adanalı’nın T24’teki “İyi, Kötü, Çirkin’ Bir Komşu” başlıklı yazısında değindiği “Komşum Yoksa Evim/Mahallem Ne ki!” panelindeki gibi kentsel dönüşüm ve komşuluk kavramını temel alan kamusal etkinlikler ilgi çekiciydi. Derya Ülker’in eXpress’te (sayı : 156, Ekim 2017) yayımlanan kentsel dönüşüm ve komşuluk ilişkilerinde sınıfta kalarak oradan oraya taşınan galerileri anlatan yazısı da mutlaka okunmalı. İki yazara da tamamen katılmakla birlikte ben de birtakım ek eleştirilerde bulunacağım.

Askıda Bir Özür

Daha önce, hafta içi bir gün Pera Müzesi’ni gezmiş ve önceki yazımda Bienal’e Comtemporary kadar ilgi gösterilmediğine değinmiştim. Yanılmışım. Düzeltiyorum: Halkımız akın akın Bienal’e de hücum etmiş ve etmeye devam ediyordu. Bienal’de de kalabalıkla karşılaşınca yoksa bu bir performans da haberimiz mi yok, diye düşünmeye başladım. Ya da halkımız gerçekten sanata ilgi göstermeyi tercih etmişti.

Önce tabii sanata gösterilen bu yoğun ilgiden ağzım açık kaldı. İnsanlar bu sene gerçekten de sanat sevgisi ile yanıp tutuşuyordu. Peki nereden çıkmıştı bu insanlar? Geçmiş senelerde neredeydiler? Önümüzdeki senelerde de bu ilgileri devam edecek miydi? Yıl içinde diğer sanatsal etkinliklere de aynı ilgiyi gösterecekler miydi? Açılışlarda bedava içecek ve atıştırmalıklar oluyor (keşke bunu söylemeseydim) o zaman biz ne yapacaktık gibi şeyler düşünürken kalabalıkta insanlara çarpmadan ilerlemeye çalışıyorduk.

Neyse. Bu sebepten şuraya bir özür asıyorum. Önümüzdeki senelerde de aynı ilgiyi göstermeye devam eden gerçek sanatseverler lütfen özrümü kabul buyursunlar.istanbul bienali

Dikkat Çeken İlk Şey: Yine Kalabalık!

Bu sene 15.’si düzenlenen ve nispeten yakın mekânlar seçilen Bienal’in tamamı bir günde gezilecek gibi değil. Ana Bienal mekanları: Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, İstanbul Modern, Pera Müzesi, Ark Kültür, Yoğunluk Atölyesi ve Küçük Mustafa Paşa Hamamı’ndan oluşuyor.

O cumartesi biz, Rum Okulu, İstanbul Modern ve Ark Kültür’ü seçmiştik. Rum Okulu’na yaklaştığımızda dikkatimizi çeken ilk şey girişteki kuyruk oldu. Yine şaşırdık. Çünkü ne daha önce Pera Müzesi’ni gezdiğimizde – belki hafta içi olduğundan – ne de önceki Bienallerde böyle bir kalabalıkla karşılaşmamıştık. Yine bizim gibi şaşkın olan görevliler rahat gezmek için hafta içi gelmemizi tavsiye ediyorlardı. Contemporary, Bienal, sanatçılar, görevliler, ben, sanata olan ilgisini sorguladığım kuyrukta önümde bekleyen teyze, seneye de gelecek mi acaba diye düşündüğüm arkamdaki amca, burada ne işi var dediğim birileri; insanların sanata olan bu ilgisinden herkes (yani kendileri bile) şaşkındı ve özellikle ben, bir ara yanımdan geçen ve konuşmalarına kulak misafiri olduğum gençler ve belki birileri daha bu ilginin önümüzdeki senelerde de devam edip etmeyeceğini gerçekten de çok merak ediyorduk. Rum Okulu’nda bir yerleştirme işini görebilmek için üç kat aşağıya inen bir kuyruk beklemek gerekiyordu. Sanat aşkıyla yanıp tutuşan insanlar da bu kuyruğa girip bekliyorlardı.istanbul bienali2

Belki içinizde bana kızanlar var, “Gitsin, gezsin ulan işte insanlar sana ne!” diyenler var. Tamam kızmayın, ne bileyim, bana ilginç geliyor…

Ücret ödemeden (Bienal mekânlarına, Contemporary’den farklı olarak ücretsiz giriliyor – söylemese miydim acaba?!) ama yine bu sene çıkan anlamsız QR kodu okutma işlemi nedeniyle uzunca bir kuyruk beklediğimiz mekâna kalabalık seliyle birlikte girdik. İçeride daha yoğun bir kalabalıkla karşılaştık.

Gösteriş Merakı Ve Diğer Meseleler:

Birinci, ikinci ve üçüncü Bienal mekânında da aynı yoğunluk vardı. Rahat gezemiyorduk. Sanatseverlerden adım atacak yer yoktu. Contemporary’de insanların fotoğraf çekme merakı yüzünden eserlerin önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Bienal’de bu durum nispeten azdı. Yok değildi ama çok da değildi. Görevliler ve sanat severler arasında sıkça şöyle diyaloglara tanık olduk: “Eserlere dokunmayalım lütfen!” E görevli haklıydı. Sanat eseri bu. Ancak sanattan anlayan halkımız bakarak anlayamıyordu; kâğıda, kanvasa bir dokunacak kalitesine bir bakacaktı. Kazıklanıyor falan olabilirdi sonuçta. Halbuki mağazalarda alelade ürünlerin bile üzerinde “Lütfen dokunmadan elleyiniz” gibi uyarılar oluyordu.

Peki ya Ai Wei Wei’nin seramiklerinin sanatseverlerden çektiklerine ne demeli. “Pardon! Beyefendi/Hanımefendi. Dur! Dikkat! Amaaan! Hoop hemşerum ezdun oni. Gitti güzelim sanat eseri! Bastığınız yere bakmıyor musunuz siz?”

Bienal’i gezmeye gelenlerin çoğu üniversite öğrencisi gençlerdi. Şarap yoktu. Abartılı giyim kuşam yoktu. İnsanlar daha duyarlı ve kibardı. Yine de anlattığım şeyler oldu. Belki de Contemporary’yi, Bienal’i falan değil de kalabalığı eleştirmeliydim sadece. Zaten Contemporary yazımda hislerine tercüman olduğumu söyleyenlerin yanı sıra beni eleştiren ve anlattığım konulara özellikle galeriler ve fuarların fonksiyonlarına hâkim olmadığımı söyleyen (tahmin edersiniz ki “galericilerden”) ve bilmediğim işler hakkında görüş bildirmemem gerektiğini belirten e-postalar almıştım. Bildiklerimi anlatayım:

Bienal, Contemporary, Fuar, Ticaret, Galeri

Bienal kelimesi Fransızca “yıl aşırı” yani “iki yılda bir” anlamına geliyor. Trienal vardır mesela o üç yılda bir olur. Tamam tamam Venedik’e kadar gitmeyeceğim. Bienal’e sanatsal etkinlikler için kullanıla kullanıla sanki ‘fuar’mış gibi bir anlam yüklenmiştir, orası ayrı. Ne olursa olsun iki yılda bir yapılır ve “Bu seneki Bienal, geçen seneki Bienal’den…” diye bir cümleye başlayan arkadaşınızı “Geçen sene Bienal yoktu!” diye bozabilirsiniz.bienal galata

Bienaller genellikle ücretsiz etkinlikler olur ya da olmalıdır, diyelim ve Contemporary gibi fuarların aksine ticari kaygı gütmezler. En azıdan şimdilik, diyelim. Tabii ki küreselleşme ile kapitalizmin hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve sistem elvermediği için Bienaller de ticarilikten paylarını alıyorlar. İşin içinde sponsorluklar oluyor, Yaşar Adnan Adanalı’nın da değindiği gibi bunlar bazen Bienal’in temasıyla çelişebiliyor falan. Yine de mesela Bienal’de kırmızı nokta olmuyor. Kurban pazarlığı gibi eser pazarlığı yapılmıyor. Satış kaygısı güdülmüyor. Galeri standları arasında emlak satış ofisleri yer almıyor. İnsan sanatla buluşturuluyor. En azından ben böyle biliyorum ve en azından şimdilik.

Biraz da galerileri ve galericileri savunayım da kızmasınlar. Çoğu galerinin ticaretten anlayan elemanları, ortakları oluyor. Sonuçta bu iş iyi yaparsan (burada iyiden kastım ‘dürüst’ değil) oldukça kârlı bir sektör. Düşünsenize galeri mekânı için bir gideriniz yoksa (elektrik, su, kalitesiz şarap, peynir, çerez ve cipsi saymazsak) her ay bir sergi yapsanız ve hiç satış olmasa on iki tabloyu konsinye olarak alırsınız ve acayip kârdasınızdır. Benim kafam ticarete basmaz hele vergi falan işlerine hiç basmaz. Sadece kira işin içine girerse kirası daha ucuz bir mekâna taşınmanız gerekebilir, onu biliyorum. Çünkü pek çok kez şahit oldum.

“Biraz da galerileri ve galericileri savunayım da kızmasınlar,” dedim yine eleştirdim. Çok özür dilerim. Şimdi savunuyorum: Contemporary gibi fuarlara, kiraladıkları alanlara çok büyük paralar ödüyor bu galeriler. E durum böyle olunca da mümkün olduğunca iş satıp en azından maliyeti karşılama peşine düşüyorlar. Bu kadar savunma yeter! E nedir peki fazla iş satmanın yolu? Pazarlamaya Giriş 1: İndirim. Bu dersi geçersek seneye (hani iki senede bir oluyordu. İşte hatanı yakaladım, diyenleri duyar gibiyim. Evet seneye çünkü Contemporary her sene oluyor! Dersi iyi dinlemeyenler var. Çıkın dışarı!) belki görürüz, 2: Promosyon. 3: Bir de sanatçının, emekçinin kâr/zarar durumuna bakalım. Rakam vermeyeceğim. Kafamız karışmasın. Ben zaten anlamıyorum bu işlerden.Pera beton

Zarar Tablosu

Tuval parası + boya parası + vernik + askı ve çerçeve parası + taşıma masrafı (fuar için değil –fuara ellerindeki işleri götürür galeriler ve herhalde bunun için sanatçıdan bir şey istemiyorlardır, diye tahmin ediyorum–  sergi için hesap yapıyorum.) resim yapmak için verilen emek + eserleri taşımak, yerleştirmek ve toplamak için verilen emek = ne kadar yaptı? Bundan şunları düşelim en az -1 konsinye tablo – satılan her tablo bedelinden en az %50 (indirimsiz hesap bu).   

Şimdi bir de sanatçının kârını hesaplayalım:

Biraz bir şeyler kazanıyorlar işte. Şimdi hiç uğraşmayalım, uğraştığımıza değmeyecek.

Sonuç

Ali Artun E-Skop’taki “Sanat Galerilerinin Sonu” adlı yazısında anlatmış:

Artun yazısında, sanat galerinin ortaya çıkışından rağbet görmemeye ve kapanmaya başladığı günümüze kadar geliyor. Galerilerin başlangıçta düşünce ve estetik dünyasına aitken ve galericiler sanat tarihçisi ve eleştirmenlerden oluşurken; finans dünyasına girerek, işi iyice ticarete dökerek tüccarlaşmaya başladıklarına değiniyor. Beni eleştiren galericileri yazının tamamını okumaya davet etmekle birlikte okuyacaklarından şüphe duyduğum için alıntıladığım bir paragrafla cevap vermek isterim:

“Sanat eserlerinin galeride sergilenmesi ve satışa açılması, herhangi bir metanın piyasaya arz edilmesinden oldukça farklıdır. Bir kere, bu doğası itibariyle piyasaya karşı olan bir ‘ürün’ün piyasaya sunulması demektir. Sanat eseri, bütün diğer ürünlere yabancı olmasıyla ve onların üretildiği ilişkilere meydan okumasıyla kendini ayırt eder. Bütün avantgard sanat, piyasayı beslemek için değil, yıkmak için ‘üretilir’. Manzoni’nin ‘kaka konservesi’, Duchamp’ın ‘Paris Havası’, Tinguely’nin kendi kendini imha eden mobilleri, Yves Klein’in boş galerisi hep satış olayını aşağılamaya dönüktür. İkincisi, galerinin görevi, sanat eserlerini öncelikle piyasaya değil, topluma/kamuya sunmasıdır. Galerinin sanat tarihiyle, eleştiriyle ve siyasetle bağları, onu kamusal yükümlülük altına sokar. Ve 20. yüzyılda sanatın kaderinde iz bırakan bütün galeriler bu yükümlülüklerini öne alan galerilerdir. Zaten, pazarlamaya dönük ve müesses beğeniye hitap eden öteki galeriler ‘ticari galeri’ ya da ‘piyasa galerisi’ olarak tanımlanır.” 

Yazının tamamını okursanız galerileri – hadi genellemeyeyim: bazı galerileri ve bu galerileri ya da ne galerisi! SANAT’ı ayakta tutmaya yarayacağı şüpheli kuru kalabalığı neden bu kadar eleştirdiğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Burada görev ne galerilere ne de izleyicilere düşüyor; asıl görev emeklerinin, sanatlarının sömürülmesine izin vermeyecek sanatçılara düşüyor.